İMBİK-Nuri Ercan – Gölge ve Tırabzan

İMBİK-Nuri Ercan – Gölge ve Tırabzan

Apartmanın üçüncü katındaki bakla sofa nohut odayı andıran küçük dairesinde, aylardır silinmeyen camlardaki sarımtırak kirli çizgilerin arasından Hasan Dağı’na baktı. Dağ, zirvesinden eteklerine dökülen bembeyaz tül örtüsüyle kışı hatırlatmaya devam etse de, hemen karşıdaki apartmanların arasında yaralı bir keklik gibi mahzun kalmış tek katlı, kırmızı kiremitli çatının altına büzülmüş evin bahçesi başka bir hikâye anlatıyordu. Müvel toprağının kenarında boy veren papatyaların sarı-beyaz neşesi, baharın artık geri dönülemez biçimde yerleştiğinin kanıtıydı.

Çayırın kısık sesli türküsü, gözlerini bir yükseklerdeki dağa, bir aşağıdaki tek katlı evin bahçesine indiren Abdullah İbrahim’in içinde ince bir kıpırtı uyandırdı. Kayısı ağaçlarının yeni yeni patlamaya çalışan yapraklarının diplerini mesken tutan ergen serçelerin aşk cıvıltıları, onu evden çıkma konusunda mütereddit bir eşiğe yuvarladı. Çarşı merkezinde oturmasına rağmen dışarı çıkmayı sevmezdi. Yakınlardaki Ulu Cami’ye vakit namazları için gider gelir; sağda solda eğlenmeden tekrar inziva yuvasına avdet ederdi. Kuşluk vakti tabiatın kışkırttığı bu coşku yine de içinde hafif kaldı.

Hayata tutunma çabasıyla ördüğü bu görünmez kale mi ruhunun pencerelerine siyah perdeler çekiyordu? Yoksa gurbet ellerde dış dünyaya adım atmasını sağlayacak sebeplerin kıtlığı mıydı asıl engel? Şöyle bir iki dostla, iki yarenle çarşıda pazarda muhabbet etmek fena mı olurdu? Ne var ki; dil bilmez, iz bilmez bir Abdullah İbrahim için kahvehaneye gidip vakit geçirmek, evindeki eski kanepesinden kalkıp bir sandalyede oturup karşı duvara yansıyan yalnızlığını seyretmekten öteye geçmeyecekti.

“Dünya bir gölge gibidir; sabah bir yöne, akşam başka bir yöne düşer,” derdi babası.

Ah baba ah! Canım babam… Okuma yazması dahi olmayan o adamın, nadiren dile getirdiği altın değerindeki o üç beş vecizenin nasıl olup da her gün ağzına sakız olduğunu bir türlü çözememişti. Anadolu irfanı mıydı bu? Hayır, olsa olsa “Somali irfanı” olabilir sayın okuyucu.

“Hah!” dedi birden. Sahi, neden böyle demişti? Bu ünlem, zihninin derinlerinden hiçbir süzgece uğramadan dökülüvermişti dudaklarından. Kendi sesine şaşırdı. Sonra acı bir tebessümle, “Zaten her zaman böyleyim,” diye geçirdi içinden. Çok geçmeden, düşüncelerin o tanıdık ve koyu dehlizlerine yeniden daldı. Kalbinden geçen o sitem dolu soruya ise engel olamadı:

“Velâkin ya Rabbi, ne zaman benim gölgem yön değiştirecek?”

Abdullah İbrahim, babasının o sözünü birkaç defa tekrar ettikten sonra kendi kendini sorgulamaya başladı: Tutunuyor muydu, yoksa sıkı sıkıya yapışıyor muydu hayata? Çocukluğundan beri, şartlar ne kadar ağır olursa olsun, sarılıp yapışmayı değil; tutunmayı bellemişti. Tutunmak zorundaydı; çünkü bütün kabile tutunuyordu. Ailesinin, akrabalarının, köylülerinin bu dünyada tutunmaktan başka bir çaresi yoktu. Çocuk babaya, kadın erkeğe, insan tabiata tutunarak ilerliyordu. Yaşamak için buna mecburdular. Tutunmak ve daima tetikte beklemek… Bu yüzden insan savrulmalarının ardı arkası kesilmiyordu. Yapışacak hevesleri hiç olmamıştı; zira o hevesleri üzerine iliştirecek bir zenginliğe hiçbir zaman sahip olamadılar. Onların payına düşen, sadece tutunacakları o büyük yoksunluklardı.

Üç beş keçi, sekiz on kümes hayvanı ve barakadan hallice sığındıkları evleri vazgeçilmez değildi belki; ama yaşamak için tutunma fırsatı buldukları biricik değerleriydi. Yıl boyu tepelerine balyoz gibi inen sarı sıcağın altında, ellerine geçen her neyse ona sarılmak, hayata tutunmaları için kâfi geliyordu.

Aksaray’ın Gâvurlar Mahallesi’nin tam ortasındaki bu apartman dairesi, çok dar da olsa bazen topallayan, her an yana yatacakmış hissi veren ama yine de hayatın inişli çıkışlı yollarında yürürken tutunduğu eski bir “tırabzan” gibiydi. Ne zaman eseceği belli olmayan rüzgâra karşı duran ama şiddetli kasırgalara karşı dayanıp dayanmayacağı belli olmayan bir korkuluk gibiydi o ev. Hayatın renklerinin yansıdığı cıvıl cıvıl Şemsiyeli Çarşı’ya, gurbetçi çocuklarının cirit attığı Kültür Park’a, ergenlerin buluşma yeri olan alışveriş merkezine, köylü kadınların allı pullu kıyafetleriyle şehirlilere karıştığı Salı Pazarı’na gitmek içinden gelmiyordu. Her ne kadar o ev müridi olduğu yalnızlığın çilehanesine dönüşse de halinden memnundu. Şehrin dar sokaklarına karışıp mülteciyi tahkir edici, sorgulayan kimi bakışlara maruz kalmaktansa; kitaplarının, tozlu raflarının ve yarım kalmış cümlelerinin arasında kaybolmayı yeğliyordu.

Abdullah İbrahim; çocukluğunda kendi köyünde, gençliği ve evlilik döneminde Yemen’de, eşi ve çocuklarından uzak gurbet havası soluduğu Aksaray’da yaşadığı günlerin yükünü taşıyan yorgun omuzlarını, köyündeki evinin geniş balkonundaki ahşap sandalyeye yasladı. Nasıl olmuştu da yıllar sonra ömrünün sonlarına doğru köyüne dönebilmişti? Kendi bile anlamlandıramadı. Şükretti. Dedelerinin ve bütün kabilenin yurdu olmuş Eldere köyü, o çocukluğunda kaçtığı tozlu, kurak ve çaresiz yer değildi artık. Yollar nispeten genişlemiş, altmış yıl öncesindeki kamış barakaların yerini pirketten inşa edilmiş tek katlı boyalı evler almıştı. Köye elektrik gelmiş, internet denilen ucube bu ücra köşeye kadar sızmıştı. Ancak Abdullah İbrahim için değişen sadece binalar değildi; o, kendi içindeki “gölgenin” artık akşam serinliğine kavuşurcasına üzerine gelmesini bekliyordu.

Abdullah İbrahim, elindeki fotoğraf karesini sofra kenarına koydu. Heyecanlıydı. Ağır misafirlerin gelişi de ağır olacaktı. Yılların hasreti zaten her şeyi ağırlaştırıyordu. Ayda yılda WhatsApp’tan görüp konuştuğu cennet kokuları, hâlâ cennet kokuyor muydu? “Niye kokmasın?” dedi. “Çocuk çocuktur.” Gözü fotoğrafa kaydı. Düşündü. Aksaray’ın soğuk odalarında sığındığı o tek fotoğraf karesi, koca aileden tutunabildiği tek suretti. Çocuklarının henüz Yemen’in sam rüzgârlarının ruhlarını kavurmadığı o ilk çocukluk kokularını kokladığı tek fotoğraftı. Suat’ın Avustralya’da ölümüyle kalbinde sönen o son kavuşma ümidi, şimdi karşısında gelecek evlatlarının başka bir hasret ocağında alevlenmişti.

Hazırlanan sofranın başında titreyen eliyle fotoğraf karesine yeniden dokundu. Parmağı ile önce, şimdi bu alemde olmayan zevcesi Suat’ın yüzünü okşadı; sonra kızı Sadia’nın, büyük oğlu Abşir’in ve küçük oğlu Cawil’in yüzünde gezdirdi. Heyecan doruktaydı. Sık sık, köyün Mogadişu tarafındaki girişinde toz bulutu yükselip yükselmediğine bakıyordu.

Kapı eşiğinde belirdiklerinde, Abdullah’ın göğüs kafesi daraldı. Kollarını kocaman açtı, göz pınarlarında yılların birikmiş nemi vardı. Ancak beklediği o sıcak rüzgâr esmedi. Kapıdan giren büyük oğlu, babasının uzanan ellerine sadece parmak ucuyla dokunup, “Hi old man! (Merhaba moruk!)” diyerek içeri daldı. Kızı ise sanki bir müze gezisindeymiş gibi etrafı süzerek, “How are you? (Nasılsın?)” dedi; sesi, Somali’nin o sıcak toprağına düşen yabancı bir buz parçası gibiydi. Abdullah’ın boğazındaki o büyük yumru büyüdükçe büyüdü.

Toparlanmaya çalıştı Abdullah İbrahim, bir baba olgunluğuyla. “Gelin,” dedi İngilizce, sesi titreyerek. “Gelin canlarım, sofra hazır.” Bu arada en küçük oğlu Cawil’in neden gelemediğini sormaya gerek olmadığına karar verdi. Onları Somalili bir babanın gururuyla, özenle hazırladığı sofranın başına davet etti. Ortadaki büyük kaba işaret ederek, “Bu Mugmad’dır, çocuklar,” dedi. “Kuyruk yağında ağır ağır pişen, sabırla bekletilen ettir. Bizim toprağımızın en meşhur aşı budur. Bilirsiniz, biz Doğu toplumları gelenek ve göreneklere çok önem veririz. Ben de bizim yüzyıllardır süregelen geleneksel yemeğimizi tadınız istedim.”

Sadia, üzerindeki hippi kıyafetinin saçaklarını düzeltirken göğüs dekoltesi ortaya çıktı. Abdullah İbrahim bakışını kaçırdı. Sadia tabağa merakla baktı. Eline çatalı aldı; lakin eli ve çatal havada kaldı. Yavaş yavaş tabağı es geçerek sofranın kenarına dayandı çatal. Abşir, babasının tekrar tekrar “Buyurun, tadına bakın,” demesine hiç aldırmadı. O sofra, bir kavuşma meydanı değil, iki farklı dünyanın arasına çekilmiş, aşılmaz bir sınır çizgisi şekline benzeyecek gibiydi. Abşir sofradaki tabağı hafifçe kendinden uzaklaştırırken sırtını dikleştirdi ve babasının gözlerinin içine bakarak, “Bu ne baba!” deyip yemek tabağını gösterdi. Sonra

“Artık çok geride kalmış bunlar baba,” dedi sesi donuk ve mesafeli bir tonla. “Senin kutsal saydığın gelenekler, görenekler, hatta din benim için sadece birer pranga. Ben artık o dar dünyalara ait değilim.”

Bakışları, modernleşme adına kendi köklerini bir çırpıda silip atan oğlunun üzerinde gezindi ve yüreğinin derinlerinden o sessiz yakarış döküldü:

“Ya Rabbi… Benim gölgem, ne zaman bu sahte güneşleri örtecek?”

Abdullah İbrahim, ellerini dizlerinin üzerine koydu. Durdu, derin bir sessizliğe gömüldü. Hayatı boyunca tutunmaya çalıştığı o görünmez tırabzanlar, parmaklarının arasından kayıp gidiyordu. Eldere’nin güneşi sarı sıcağını gönderip balkona iyice hâkim olmaya başladığında Abdullah İbrahim, “Ya Rabbi… Benim gölgem, ne zaman bu sahte güneşlere engel olacak?” diye mırıldanırken aynı zamanda kiraladıkları araçlarına binmekte olan “cennet kokularının” arkasından bakakaldı. Elleri ise evinin balkon tırabzanına tutunmuştu.

YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.