KAPAK-Furkan Nalçacıoğlu – Sineklerin Sinsi Sessizliği

Eskiler, insanın ismini “nisyan” ile yani unutmakla bir tutmuşlar. Doğru; unutuyoruz. Acıyı, sevdayı, hatta bazen kendimizi bile… Ama bu çağda başımıza gelen şey sadece basit bir zihinsel boşluk değil; biz daha çok “alışıyoruz.” Alışmak, unutmanın en tehlikeli, en sinsi biçimidir. Çünkü insan unuttuğunda bir boşluk hisseder, ancak alıştığında o boşluğu artık kanıksadığı bir normalle doldurur. Bugün modern hayatın o bitmek bilmeyen gürültüsü altında başımıza gelen tam olarak bu: Ruhumuzdaki aşınmayı, karakterimizdeki ufak çatlakları artık fark etmiyoruz. En büyük uçurumların kenarına, o “küçüktür, bir şey olmaz” dediğimiz masum görünümlü küçük adımlarla sürükleniyoruz.
Aslında hiçbir büyük felaket bir gecede gelip kapımızı çalmaz. Bir kale suru, devasa bir balyoz darbesiyle değil; yıllarca içine sızan suyun, kışın donup yazın genleşerek taşı içten içe yormasıyla çöker. Bizim ruh dünyamız da aynı böyle. Kimse bir sabah uyanıp “Ben bugün en büyük hataların insanı olacağım” demez. Her şey o ilk tavizle başlar. Hani o içimizdeki o ince sızıyı “Herkes yapıyor canım, ne olacak?” diyerek susturduğumuz ilk an var ya; işte asıl yıkım orada başlıyor.
Eski insanların günaha bakışındaki o titizlik, bugün bize bazen “eski kafalılık” gibi geliyor. Sahabenin o sarsıcı ölçüsü ne kadar da ağır bir terazi: “Mümin, hatasını üzerine devrilecek bir dağ gibi görür.” Şimdi bir kendi halimize bakalım. Dağ gibi hataları, burnumuzun ucuna konmuş ve bir el hareketiyle uçup gidecek bir sinek gibi karşılıyoruz. Aradaki fark sadece bir dindarlık seviyesi değil, aslında bir “insan kalabilme” kalitesidir. Çünkü bir kum tanesi gözünüze kaçtığında canınızı yakar, oysa koca bir kaya parçasını uzaktan izlemek sadece bir manzaradır. Biz hatalarımıza başkalarının hayatları üzerinden, o parıltılı ekranların arkasından bakmaya alıştığımız için, kendi gözümüzdeki kum tanesinin acısını hissetmez olduk.
Bu durumun en korkutucu yanı ise, artık yanlışlarımızı doğrudan yapmıyor oluşumuz; önce onların isimlerini değiştiriyoruz. Modern dünya bize harika bir “etiket değiştirme” sanatı öğretti. Artık gıybet etmiyoruz, “sosyal analiz” yapıyoruz. Başkasının özel hayatını merak etmiyoruz, “güncel kalıyoruz.” Hak yemiyoruz, “iş bitirici” oluyoruz. Kibri “özgüven”, cimriliği “tasarruf”, mahremiyeti delmeyi “özgürlük” diye paketliyoruz. Kelimelerin bu şekilde yer değiştirmesi, vicdanın o keskin sesini kısan en güçlü uyuşturucudur. Zihin, “kötü” bir sıfatı kabul etmekte zorlanır ama “çağın gereği” denilen o puslu kavramın içine her şeyi sığdırabilir. Bir yanlışı bir kez yapmak bir yaradır, pansumanla geçer. Ama o yanlışı savunmaya başlamak, artık bir kimlik krizidir. İnsan, neyi savunuyorsa zamanla ona dönüşür.
Bir düşünün; su en sert taşı nasıl deler? Gücüyle mi? Hayır, sürekliliğiyle. Kalbi karartan da büyük hataların bir seferlik sarsıntısından ziyade, o küçük görülen, önemsenmeyen günlük alışkanlıkların damlalarıdır. Her damla, kalbin üzerindeki o şeffaf dokuyu biraz daha matlaştırır. Bir süre sonra öyle bir an gelir ki, insan neyin yanlış olduğunu biliyorsa bile artık o yanlışın acısını duymaz olur. İşte asıl felaket, acı hissedememektir. Kalbimizdeki o “heybet” duygusu çekilip gittiğinde, geriye sadece kuralları zorlayan, menfaatini kutsallaştıran ruhsuz bir mekanizma kalıyor.
Peki, bu sarmaldan çıkış yok mu? Elbette var. Ama bu kurtuluş büyük ve görkemli nutuklarla değil, yine o küçük adımların yönünü değiştirmekle mümkün. “Herkes yapıyor” cümlesini hayatımızdan söküp atmakla başlıyor her şey. Çünkü insan kalabalıklar içinde günah işleyebilir ama her zaman kendi kalbinin o ıssızlığında hesaba çekilir. Aynaya baktığımızda gördüğümüz o maskeleri çıkarıp, kendi çıplak gerçeğimizle yüzleşme vaktimiz geldi de geçiyor bile.
Şu bir gerçek ki; hayat bir yolculuksa eğer, ayağımıza takılan küçük taşları temizlemeden o büyük zirvelere asla ulaşamayız. Uçurumun kenarında yürürken atılan o küçücük, dikkatsiz bir adımın telafisi olmayabilir. Ama hala nefes alıyorken, o adımı durdurmak, o “sineği” dağ gibi görüp ciddiye almak bizim elimizde. Ruhun şifası, hatayı kılıflara sarmakta değil; onu olduğu gibi görüp, kalpten söküp atmaktadır. Belki de kurtuluş, o kaybettiğimiz “heybeti” ve inceliği tekrar o küçük, masum anlarda aramaktır.

