SİZDEN GELENLER-Yusuf Necati Aslan – Terkedilmiş Mevziler, Firari Düşkün Askerler
Kıymetli Dostlar; Bir mümin olarak nefes alamadığımız hatta boğulduğumuz, manevi radyasyonlar altında kaldığımız, ruhumuzun kirlendiğini sık sık hissettiğimiz hatta duyargalarımızın zaman zaman felç olduğu talihsiz günlerden geçiyoruz.
Oysa mümin nefes alan ve aldıran insan değil midir?
Bu kadar nefessiz, bu kadar duyarsız ve umarsız kalmamızın sebebi ne olabilir ki?
Sohbetsizlik, muhabbetsizlik, zikirsizlik, şükürsüzlük, tefekkürsüzlük, dünya nimetlerine doyumsuzluk olamaz mı?
Hani şu terk ettiğimiz ya da öylesine, körler, sağırlar birbirini ağırlar kabilinden toplanıp toplanıp dağıldığımız ve hayır üzere bir daha bir araya gelemediğimiz sohbetler, sohbet meclisleri olamaz mı?
Çok yorulduk, yorgun düştük, hastalandık, narkoz yedik âdetâ. Namazlar diriltmiyor, sohbetler oldurmuyor, Kur’anlar coşturmuyor. Sohbet meclislerimiz vurgun yemiş balıklar, gönlü kaymış kalabalıklarla bile dolmuyor şimdi.
Oysa sohbetler; İslam dışı sistemlerin, İblisî yaşam koşullarının yaydığı her türlü manevî radyasyonlara, virüs ve nefsi zehirlere karşı Allah için nefes alabildiğimiz bir OKSİJEN ÇADIRI ve bir KORUMA KALKANI değil miydi bir zamanlar bizim için?
Her sohbet; İblis’e, İblisleşmiş her türlü küfür ve zulüm düzenine bir başkaldırı değil miydi?
Sohbetler küfre, şirke, nifak ve zulme karşı, bizi Rabbimize kulluktan uzaklaştıran nefsi arzularımıza, hevâ ve isteklerimize karşı kazdığımız mevziler değil miydi?
Ne oldu da terk ettik mevzileri, ne oldu da uzaklaştık sohbetten. Daha hayırlı hangi işe koyulduk da terk ettik sohbetleri, terk ettik mevzileri?
Çağırılıp da gittiğimiz her sohbet; bir Tebük Gazvesi, terk ettiğimiz her sohbet Uhud harbinde terkedilen bir Ayneyn tepesi değil midir?
Evet mevsim sıcaktır, dünyevi kazanç yolları sonuna kadar açıktır. Oturduğumuz koltuklar çok rahat, konfor alanımız inanılmaz geniş, işlerimiz en önemli (!) hiç bitmeyen işlerdir. Bahâneler gayet inandırıcı, hiç yetişemediğimiz çocuklarımızın istekleri elzemdir.
Fakat zaman çetin, sefer zor, müminler acı içindedir. İblis tüm dünya da iktidarını ilan etmiş, sen uyurken, senin ruhun dahi duymadan yan odadaki evladını, kızını hem de senin parasını ödediğin türlü oyuncaklarla senden koparabilecek, İblis’in ordusuna asker yapabilecek bir güce ulaşmıştır.
Sen otururken evde neler olmamıştır ki dünyanın farklı köşelerinde bir zindanda kardeşlerin işkenceden geçirilirken, diğerinde namusun çiğnenmektedir mesela.
Bütün bunlar sen uyurken olmaktadır, sen ev de rahat rahat otururken hem de…
Sen uyurken iğfal edildi kutsal dediğin ne varsa, varsa tabi ki hâlâ. Sen evdeyken öldü ruhlar, bedenler bir köprü ayağında bir altın vuruşla, bir işret kapısında tarumar edildi seni sen yapan ne varsa. Sen varken oluverdi bu kadar da olmaz dediğin ne varsa.
Hep başkası suçlu değil mi?
Ya sen; mevcudu bile korumaktan aciz ak kaşık…
Ey nefsim, ey özüm sana söylüyorum.
Bir namazın var kırık dökük, her tarafı yaralı. Rükû desen rükû değil, kıyam desen kötürüm, secde biraz karışık. Az önce ne okudun der gibi sanki…
Mevzi dedik yâ hani, çöküş orada başladı. İlk mevziiydi camimiz, mescidimiz. Terk ediverdik birkaç pir-i fâni dedeye.
Ne de güzel demişti oysa Gökalp şâir;
“Minareler süngü, kubbeler miğfer,
Camiler kışlamız, müminler asker,
Bu ilahi ordu dinimi bekler,
Allahu Ekber, Allahu Ekber.”
Kışlamız kışla da asker mevziiyi terk etti şâir, asker firarda, asker dünya sarhoşu, asker konfor düşkünü, asker artık bağımlı onu bağlayan ne varsa.
Dinimi bekleyecek asker, kışlayı da kazdığımız en önemli mevziiyi de terk etti bir ganimet uğruna. İndi ayneyn tepesinden, Yüce Rasul sözünü hiçe sayarak hem de. “Sakın inmeyin” denmişti oysa, “sakın inmeyin”…
Oysa Tâlut dememiş miydi; içmeyin, ne olur içmeyin şu dünya denen nehirden, kana kana içmeyin. Şimdi diriliverse o güzel komutan dirilse de görse yolda dökülen ordusunu, vâh ki vâh…
Ya Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem görse tel tel dökülen ordusunu kim bilir nasıl üzülürdü bir düşün.
Korktuğu başına gelmiş bir Peygamber edâsıyla derin bir iç çeker, demiştim ben demiştim, beni mahcup ettiniz derdi kesin.
“…Sakın, (günah işleyerek) yüzümü kara çıkarmayınız!
…Ey mü’minler! Size iki emânet bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. Bu emânetler, Allâh’ın kitâbı Kur’ân ve O’nun Peygamberinin Sünnetiʼdir…” (Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56)
Sahi ne oldu emânetlere, hangi emânete bıraktık?
Neremizde taşıyoruz, nerede muhafaza ediyoruz?
Kalbimiz, zihnimiz, amelimiz, davranışlarımız, aile hayatımız, sosyal hayatımız, sahi nerede muhafaza ediyoruz emânetleri?
Sohbetler demiştik yâ hani, içi boşaltılmış, terk edilmiş mevzi, kutsal mevziimiz vardı ya hani…
Sahi çöküş oradan başlamış olabilir miydi?
Mekke’ de mescid yoktu, bir Erkam bir de Erkam’ın Evi vardı. Bir dost meclisiydi orası, şeksiz ve şüphesiz bir Allah’a adanan; ev de adanmıştı, evdekiler de.
Evler de Erkam’ın evi gibiydi, vahiyle aydınlanan ama orası bir başka. Emanet; yâni Kur’an ve Sünnet orada talim edilip taşındı tüm yeryüzüne. Önce eve, aileye, sonra cümle topluma, sonra Yarımada’ya ve de bütün dünyaya.
Emanet orada talim edilip korundu. Emanet Erkam’ın evinde ki o doyumsuz sohbetlerin özünden damladı sahabe gönüllere. Tohum orada ekildi, tohumlar fidan oldu, cahiller âlim; müşrikler ashâb oldu; anlı şanlı krallara meydan okuyan.
Bir sohbetten ne olur demeyin dostlar. Bir sohbet bir sahabe olur, bir sohbet Allah’a rabıtalı cemiyet olur.
Bir sohbet Musab (ra) olur, Abdullah (ra) olur, Bilal (ra) olur, Hazret-i Ebubekir (ra), Hazret-i Ali (ra) olur. Rabbim hepsinden razı olsun.
Bir sohbetten Hakk’a adanmış bir mümin, kenetlenmiş surlar gibi sapasağlam bir ümmet olur. Allah için toplanan, Allah için konuşan, Allah için dinleyen bir topluluktan ne olmaz ki dostlar, ne olmaz ki…
Sohbeti olmayanın ailesi olmaz, sohbeti olmayanın devleti olmaz, sohbeti olmayanın izzeti olmaz, sohbeti olmayanın milleti, sohbeti olmayanın Bedir’i, Uhud’u, Hendek’i olmaz, olmuyor da zaten, hâlimiz âyan beyan.
Sohbeti olmayanın birliği olmaz, sohbeti olmayanın dirliği olmaz, sohbeti olmayanın kuvveti olmaz.
Sohbeti olmayanın câmisi, cemaati, cemiyyeti olmaz.
Çünkü mevziiyi terk eden müminden hiçbir şey olmaz. Seni sohbete götürmeyen iman, seni câmiye götürmeyen iman, seni vakfa, derneğe, hayra, hasenâta götürmeyen iman cihad ve gazâ meydanlarına nasıl götürecek Müslüman, nasıl götürecek Allah için çileye.
Sohbetler mevzidir, câmiler, mescidler mevzidir, vakıflar, dernekler mevzidir, aileler mevzidir, okullar, iş yerleri, kısacası Allah için yaşanan ve yaşatılan her yer mevzidir, terk edilemez.
Çünkü terk ettiğin mevzi senin değildir. Yarın nefes dahi alamazsın, nefes aldırmazlar sana. Aldırmıyorlar da zaten. Gün geçmiyor ki bir felaket haberi gelmesin müminleri kahreden, mümin yürekleri kanatan.
Ne olur terk etmeyin, terk ettirmeyin, boş bırakmayın mevziiyi. Düşman kavî, düşman arsız, düşman vicdansız, hiç olmadığı kadar hem de.
Ayneyn tepesi boş kalmasın, boş kalmasın mekanlar. Sen yoksan kimse yok, sen yoksan bir eksik. Sen yoksan sohbet yok, sen yoksan destek yok…
“Müminlerden bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve aralarında müzâkere ederlerse, üzerlerine sekînet iner, onları rahmet kaplar ve melekler etraflarını kuşatır. Allah Teâlâ da o kimseleri kendi nezdinde bulunanların arasında anar.” (Müslim, Zikr 38. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitr 14; Tirmizî, Kırâat 12; İbn Mâce, Mukaddime 17)
O sekîneye, o rahmete, meleklerin kanatları arasında koruma altında olmaya o kadar ihtiyacımız var ki, bir de Rabbimiz anarsa bizi. Bundan büyük devlet mi olur, bundan büyük rahmet mi?
Bundan daha önemli ne işiniz, ne işimiz olabilir ki Yüce Rabbi razı etmekten başka?
Allah’ın dininin hâkim olduğu o saadet günlerinin tekrar dönmesini istiyorsak, terk ettiğimiz bütün mevzileri geri almak, o mevzilerde Ashab-ı Kiram gibi vuruşmak, o mevzileri tekrar kazanmak zorundayız.
Aksi halde cepheden firar eden askerden, mevziiyi terk eden düşkünden bir farkımız kalır mı?
Olgun Verim şairimiz ne de güzel anlatmış hâli pür melâlimizi:
“Cepheler bir bir kapandı
Tepeleri düzledik, düzlükleri tepeledik
Kalmadı bir tepe kalbimizden başka
Okçular tepesi boş hâlâ!
Acaba kim bilir düşman beklemeyi?
İmrenmeden dünyanın ahvali zevkine,
Varsa aramızdan böylesi kırk kişi,
Okçular tepesi boş hâlâ!
Okçular tepesi boş hâlâ!
Ben bunu mevziimden anlıyorum.
Bir düşman çatmaz,
Yollarıma imrenmez ruhum.”
Selam, dua ve hürmetle…