İMBİK-Nuri Ercan – Nuri Ercan – Kırmızı Mayo

İMBİK-Nuri Ercan – Nuri Ercan – Kırmızı Mayo

Fakültenin Hakkı ağabeyi, son zamanlarda kantin köşelerinde, amfi çıkışlarında ve yemek sırasında dillerden düşmüyordu. Dedikodu, fakültenin nefes alınıp verilen her yerine sirayet etmişti. Hakkı ağabeyin darmaduman olmuş zihni, vakitsiz öten horozlar misali verdiği komutlarla en ilgisiz öğrencilerin bile dikkatini çekecek düzensiz hareketler yaptırıyordu kendisine. Otururken aniden fırlaması, “hop oturup hop kalkıyor” cinsindendi. Bahçedeki banklarda etrafı kolaçan ederken bacaklarını sürekli sağa sola açıp kapatıyor, bu garip ritmiyle jimnastik antrenmanı yapıyor zannediliyordu.

Hakkı ağabeyin bu hali, beynindeki “savaş ya da kaç” mekanizmasının kontrolsüzce tetiklendiğinin bir dışavurumuydu belki de. Mantıklı düşünmeyi sağlayan zihinsel süreçlerin tamamen devre dışı kalmış gibi gözükmesi; kontrolü kaybettiğine, aklî muvazenesini yitirdiğine yoruluyordu. Bir öğrenci yanına yaklaşıp selam verdiğinde, Hakkı ağabey ona önce donuk, ardından adeta bir tehdit algılamış gibi öfkeli bir sesle “Ve aleyküm selam” diyordu. Tabii ki bu öfkenin nedenini kimse bilmiyordu; bilinmeyen şey de daha çok merak uyandırıyordu. Hakkı ağabeyin beyni, eski iletişim evsafını silmiş, yerine düşük bir iletişim tarzı hâkim kılmış gibiydi. Karşısındakini dinlerken aniden bir başkasına laf verir gibi konuyu değiştiriyordu. Başladığı mevzu, başka bir konunun sonucu ile buluşuyordu çoğu zaman. Kimi zaman da sadece kendi iç sesine ve zihnindeki gürültüye odaklanarak tek başına oturuyordu banklarda.

Durup dururken otobüs durağından okula yaya gelinen yokuşa doğru başını uzatıp gözlerini boşluğa dikmesi görülmeye değerdi. Bu haliyle düşman gözetleyen nöbetçi bir asker misaliydi. Kimi zaman ayakları titremeye başladığında, ellerinin hareketine mani olamayan parkinson hastalarını andırıyordu. Anlattığı konuyu elektriği kesilmiş bir hoparlör gibi aniden kestiğinde, gözlerinde beliren şaşkınlık; dünyayla bağını yitirmiş, yabancısı olduğu bir coğrafyada kendini saklamaya çalışan mülteci bir insanın bakışlarını andırıyordu. Zaman zaman ortaya çıkan içgüdüsel eylemler çevresindekileri huzursuz ediyordu. Masadaki çay bardağını sebepsiz yere fırlatıp kalktığı veya çöp kovalarına hiç sinirlenmeden tekme vurduğu manzaralara şahit olan fakülte sakinleri, onun “zaman algısını yitirdiğini” sanıyordu.

Kapı görevlisi Şerif Efendi bir defasında bu algıya aldırmadan “Sen ne yapıyorsun, şaşırdın mı Hakkı hoca?” diyerek azarlamıştı. Şunu anlamıştık: Sabahlara kadar sabırla kitap okuyan o Hakkı ağabey yoktu artık. O sabır abidesi, tepki verirken saniyelerin geçmesini bile bekleyemiyordu. Cümleler arasındaki mantıksal kopukluklar durumu daha da garipleştiriyordu. Bir anlık sessizlikten sonra, tamamen alakasız bir konudan, güya az önce biriyle konuşuyormuş gibi bahsetmeye başlıyor, ellerini çekiştirip parmaklarını çıtlatıyordu. Düşünceleri zihninden uçup gidiyordu; bu yarım cümlelerden durumun vahameti anlaşılıyordu. Ritmik hareketleri tekrarlayarak o anki olumsuzluğu kapatmaya gayret ediyordu.

Vizeler biteli iki ay olmuştu neredeyse. Vize notlarının stresi bir nebze olsun dindi sanılmıştı ama bir hafta sonra başlayacak finallerin o soğuk gölgesi şimdiden kapıya dayanmıştı. Final telaşının yerini, çözülemez bir bilmeceye dönüşen Hakkı ağabeyin garip hareketleri almıştı.

Fakültede birbirine mesafeli üç ana öğrenci kümelenmesi vardı: Yönetimle uyum içinde olan tutucu grup; keskin bir aidiyet duygusuyla gelecek hayalleri kuran, alenen mücadeleyi seçen grup ve her türlü çekişmeden uzak, sessiz bir dünyada yaşayan pasif grup. Fakülte mevcudunun büyük çoğunluğu bu üç farklı dünyadan birine aitti. Hakkı ağabey okulda doğal olarak oluşmuş bu kategorik yapılanmaların dışında, sadece kitaplara aitti. İdeolojisini net bir şekilde ortaya koymazdı; “partiler üstüyüm”den öte, “gruplar üstüyüm” duruşu hâkimdi. Ciltli kapakların arkasına sakladığı hayatı, tozlu bir kütüphane mesaisi gibiydi. Gazali’nin İhya’sı, İbn Teymiye’nin Mu’cem’i, Maturidi’nin Te’vilat’ı gibi klasik eserler ve Ahmed Arvasi, Necip Fazıl, Said Nursî gibi meşhur yazarların kitapları koltuğunun altında olabildiği için, bütün grupların sempatisini kazanmıştı. Her topluluk onu “bizden biri” diye sahiplenebiliyordu.

Son sınıfın son günlerine gelmiş olan Hakkı ağabeyin başı, Himalayalar’da gezer gibi hep yükseklerdeydi. Kendisini entelektüel bir bireysellik aksesuarı ile süslemişti. Yıllardır herkesle iyi geçinir ama hiç kimseyle samimi olmazdı. Okula yaya gelinip gidilecek uzaklıktaki bir mahallede, bodrum katındaki 1+1 dairesinde yaşadığı bilinirdi; lakin evine gidip bir bardak çayını içmiş tek bir arkadaşından bile bahsedilemezdi. Ancak fakültenin keskin çizgileri, onun hangi kitabı taşıdığına göre şekillenmişti bile.

Neden böyle oldu? Hakkı ağabey bütün grupların ağabeyi idi. Okula geç gelirdi. Koltuğunun altında, biri dün gece okuduğu diğeri bu gece okuyacağı iki cilt kitap getirirdi. Derslere ehemmiyet vermezdi ama hocaların ekseriyeti onu tanır, onunla tartışmayı severdi. Son zamanlardaki Hakkı ağabey ise hocaların yan gözle beklediği ve dudak altından gülümsediği bir kişilik olmuştu. Düne kadar onun zekâsına ve hikmetli sözlerine meftun olanlar, şimdi onun yıkılışını izlemenin ağırlığı altında eziliyorlardı. Kiminin gözünde hayal kırıklığı, kiminin gözünde derin bir acıma vardı: “Aman Allah’ım, sen de mi Hakkı ağabey?” diye soruyordu bir öğrenci. Bir başkası, elindeki kitabı hırsla kapatan hocasına kulak misafiri oluyordu: “Akıl almıyor, nasıl olur? O kütüphaneyi bir ömür taşıyan adam, şimdi kendi zihnine hapsedilmiş durumda.” Kimi, “Gece gündüz o ağır ciltlerin arasında yaşarsan, olacağı buydu.” diyor; kimi ise daha acımasızca ekliyordu: “Kafa gitmiş artık, ne oldu bu Hakkı ağabeye!” Hakkı ağabey ise tüm bu fısıltıların ötesindeydi. O, artık kendi zihninin yıkıntıları arasında başka bir gerçeğin peşindeydi.

Derken dedikodular, sınıftaki üç öğrencinin sabahları arkalarında Hakkı ağabey olduğu halde okula beraber gidip geldikleri; bu yürüyüşe milliyetçi gruptan üç kişinin, ertesi gün de şeriatçı gruptan üç kişinin en arka safta yerini aldığı bilgisiyle ayyuka çıktı. Ev ile okul arasındaki bir kilometrelik yol tiyatro sahnesine dönüşmüştü. En önde hızlı adımlarla yürüyen üç genç kız… Onların on beş adım gerisinde, bir gölge gibi Hakkı ağabey… Milliyetçi grubun liderlerinden üç kişi öncü koruma kuvvetleri; arkada ise şeriatçı gruptan üç kişi, “Biz de varız, kızları yedirmeyiz!” dercesine tam kıta güvenlik hizmeti veriyordu. Sabah erkenden okula geliyorlar, onlar derse giriyor, Hakkı ağabey dışarıda kalıyordu. Onu kitapsız görmemiş olanların hayretleri artık sönümlenmişti; millet Hakkı ağabeyin meselesini anlamaya başlamıştı: “Hakkı ağabey âşık!”, “Aşk böyle bir şey!”, “Ahh minel aşk”, “Hele canıım..!” gibi dedikodular yine atmosfere doğru savrulup gitti. Kime tutulduğu, artık fakültenin yeni muammasıydı. Üç isim etrafında dönen dedikodular giderek koyulaşsa da bir isim üzerinde ittifak edilemedi. Hakkı ağabey bir süre kayboldu; tedavi için ayrıldı dediler.

Bir gün ikinci ders bitimi, tam sınıftan çıkıp kantine gidecekken arkadaşımın kolunu tutup kapıya doğru yönelmiştim ki Hakkı ağabey sınıfa girdi. Ön sıralarda oturmakta olanlardan birinin önündeki boş sıraya oturup yüzünü ona döndü ve “Ben deliler gibi peşinde geziyorum, gece gündüz seni düşünüyorum ama sen pas vermiyorsun!” diye yüksek sesle bağırdı. “Sen pas vermiyorsun” kısmını tiz sesle sertçe söyledi. Vurguyu iyi yapmıştı. Neye uğradığını bilemeyen öğrenci ağlamaya başladı. Arkadaşımla hemen koşturup Hakkı ağabeyin kolundan tutup kapıdan zorla çıkartırken, “Abi delilik yapma!” dedik. Bize, “Ne delisi, ben hepinizden akıllıyım!” diyerek arkadaşa son defa bakıp hızlıca koridorun derinliklerinde kayboldu.

Hakkı ağabeyden yaz tatili sonrası haber alamadık. Doğrusu merak da etmedik. Yeni dönem başlayınca biz 3. sınıftaydık. Eylülün sonlarına doğru, İzmir’in sıcak günlerinin sabahında, birinci dersin bitiminde Hakkı ağabey aniden sınıfa girdi. Sağa sola baktı. Sınıfta 8 kişi kalmıştı, başları açıktı. Hakkı ağabey onlara baktı, baktı… Kimseyi gözü ısırmadı. Döndü, çıktı kapıdan. Üstünde sarı bir tişört ve beyaz bir pantolon vardı; pantolonun arka kısmından görünen kırmızı mayo, beyaz kumaşın altından “ben buradayım” dercesine iyice belirgindi. Hakkı ağabeyin âşık olduğu o kız ise, başörtüsü probleminden dolayı okulu terk edip Amerika’ya gelin gitmişti.

YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.