KAPAK-Hüseyin Kahraman – Modern Çağın Parıltısı ve Kalbin İmtihanı: Batıla İmrenme Fitnesi
İnsanlık tarihi, her çağda kendi çarkında yeni nesilleri işleyerek şekillendirir. Bugünün dünyasında ise bu çark, hiç olmadığı kadar hızlı, gürültülü ve ışıltılı işliyor. Küresel köyün birer ferdi haline gelen günümüz gençliği, tarihin hiçbir döneminde maruz kalınmamış devasa bir algı kuşatması altında. Bu kuşatmanın en sarsıcı cephesi ise şüphesiz, zihinleri ve kalpleri sinsice istila eden “batıla imrenme fitnesi” ve bunun doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan “asli değerleri kabul etmede zorlanma” krizidir.
Bugünün genci, batılı sadece teorik bir fikir akımı olarak değil; “özgürlük”, “başarı” ve “haz” vadeden cazip bir yaşam tarzı olarak tecrübe ediyor. Batıl, modern dünyanın vitrininde kusursuz bir parıltıyla sunulurken; hak, bazen geleneksel tortuların gölgesinde kalabiliyor. Bu durum genç dimağlarda derin bir aidiyet krizini tetikliyor: “Onlar bu kadar özgür ve mutluyken, biz neden sürekli sınırlar ve yasaklarla kuşatılmışız?”
Zihni Prangalar: Gençlik Neden Zorlanıyor?
Gençliğin İslam’ın emir ve yasaklarını kabullenmekte zorlanmasının ardında yatan psikolojik ve zihni bariyerleri doğru analiz etmek mecburiyetindeyiz. Gençlerin zihin dünyası bugün dört büyük tehlikeli virüsle kuşatılmış durumdadır:
- Yetersizlik duygusu: Birçok genç, İslam’ın kendisinden çok fazla şey istediğini, bu kuralların taşınamayacak kadar ağır olduğunu ve kendilerinin bunu asla başaramayacağını düşünüyor.
- Ümitsizlik girdabı: “Ne kadar çabalarsam çabalayayım, yeterince iyi bir Müslüman olamayacağım. Cennet varılması çok zor bir yer ve ben orayı hak edecek kalitede değilim.” düşüncesi, genci daha yolun başında havlu atmaya zorluyor.
- “Çağ Dışı” illüzyonu: Tüm iyi insanların ve asr-ı saadet güzelliklerinin çok eskilerde kaldığı, İslam’ın modern dünyaya uyum sağlayamayacağı algısı genci köklerinden koparıyor. Din, bugünün hayatına yön veren bir rehber değil, geçmişe ait bir tarih malzemesi gibi algılanıyor.
- Hükümlerin ağırlığı ve sahte hümanizm: İslam’ın ahlak kurallarının ve cezai hükümlerinin çok ağır olduğunu düşünen gençlik, modern dünyanın parlatılmış “hümanizm” ve “bireysel özgürlük” standartlarıyla dini mukayese ederek zihni bir yanılgıya düşüyor.
Tam bu noktada, o “çağ dışı” illüzyonunu paramparça edecek tarihi bir hakikati hatırlatmak gerekir: İslam davetini ilk kabul edenlerin çoğu gençti. Hem de bu gençlerin bir kısmı Mekke’nin en zengin, en nüfuzlu ve en konforlu ailelerine mensuptu. Bugün parıltılı hayata özenen gençliğinin önüne asıl model olarak koymamız gereken bu sahabiler Müslüman olduğunda; Abdullah b. Mes’ud henüz 16, Talha b. Ubeydullah ise 17 yaşındaydı. İslam davetine canı pahasına evinin kapılarını açan Erkam b. Ebi’l-Erkam 17, Mekke’nin lüksünü İslam’ın izzetine feda eden Mus’ab b. Umeyr 20, Habeşistan hicretinin önder temsilcisi Cafer b. Ebi Talib ise sadece 21 yaşındaydı. Onlar dini zor bir yük değil, kuşanılması gereken en asil şeref olarak görmüşlerdi.
İllüzyonu Bozmak: İmanı Hayat Kılmak
Gençlik, Allah tarafından insana bahşedilen en büyük nimetlerden birisidir. Bu dönemde elde edilecek kazanımlar bir gencin bütün hayatını yönlendirebilir. Müslüman bir gencin kendisine verilen imkân ve nimetlerin geçici olduğunu hesaba katarak kendisini yetiştirmesi hayati önem taşır. Gençlik dönemi için en sağlıklı tercih, Kur’an’ın yol göstericiliğinde hayatı bütün yönleriyle şekillendirmektir. Kur’an’ın önerdiği güzel ahlak, disiplinli çalışma, zamanını doğru değerlendirme, doğru bilgi kaynaklarına ulaşma, söz ve eylemlerde aşırılıktan kaçınma gibi hasletler, bir mümin için adeta yoldaki işaretler mesabesindedir.
Kur’an-ı Kerim’de başta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) olmak üzere, diğer peygamberlerin hayatından ders alınabilecek sabır, tevekkül, hayâ, cesaret ve ilim merakı gibi örnek davranışlar zikredilmiştir. Bir Müslümanın dünya ve ahiret saadeti, dini tamamen Allah rızasına hasreden dengeli bir yaşamda yatmaktadır. Çağımızın batıla imrenme fitnesiyle beslediği o meşhur aşırılıklar, aslında gençlik heyecanından ve nefsi tatmin etmekten kaynaklanmaktadır. İradesini nefsinin arzularına bırakan bir kişinin, bu asrın fırtınalı denizinde güvenli bir limana ulaşması güçtür.
Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde, kıyamet gününde insanoğlunun beş şeyden hesaba çekilmedikçe yerinden kımıldayamayacağını haber verir. Ömür, mal, ilim ve amel sorgusunun yanında, bu beş sorudan biri müstakil olarak şudur: “Gençliğini nerede ve nasıl tüketti?” (Tirmizî, Kıyamet, 1). Ömür içinden cımbızla çekilen bu gençlik sorgusu, bu dönemin ne kadar büyük bir emanet ve ne denli çetin bir imtihan sahası olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Nefsi arzulara set çekip çetin gençlik sorgusuna karşı kalbimizi korumak istiyorsak, pratik ve net bir hayat nizamı kurmak zorundayız. Bu nizamın köşe taşlarını ise şu 3 pratik esas oluşturmaktadır:
1. İman sadece bir kimlik değil, hayatın kendisi olmalıdır: İman, kalbe hapsedilmiş soyut bir kabulden ibaret kaldığında, dışarıdan gelen en ufak rüzgarda sarsılır. Gencin ilk vazifesi imanını korumak ve onu hayatının merkez üssü haline getirmektir.
2. Haramlarla imanı riske atmamak: Batıla imrenme fitnesi büyük günahlarla başlamaz; küçük tavizlerle, “bir kereden bir şey olmaz” denilen gri alanlarla başlar. İslam hukukundaki seddi zerai (kötülüğe giden yolları kapatma) ilkesi, bugün gençliğin en büyük kalkanıdır.
3. Anne Baba duasının koruyucu zırhı: Dünyevi ve uhrevi başarının kapısı, anne ve babanın rızasından geçer. Onların hayır duasını almak, gencin üzerine gerilmiş manevi bir şemsiyedir.
Sıradan ve Sürüden Olmamak
Bu esasları hayatına mihmandar kılan bir genç, çağın getirdiği rüzgarlarda savrulmamak için entelektüel ve ahlaki bir duruşa da sahip olmalıdır. Gencimiz her şeyden önce meraklı olmalı, batılın sunduğu sığ gündemler yerine hakikatin peşine düşmelidir. Enerjisini tüketen kısır tartışmalardan uzak durup işine bakmalıdır. Yol haritasını çizerken ehline danışmalı, karşılaştığı krizlerde soruna değil, çözüme odaklanmalı; modern popüler kültürün tek tipleştirme çabalarına inat sıradan ve sürüden olmamalıdır. Ve nihayet, elindeki gençlik nimetinin farkına varıp her daim şükretmelidir.
En Büyük Hesap
Âhiretteki hesabın asıl ve en sarsıcı konusu hiç şüphesiz “israf” olacaktır. Maddî veya mânevî, insana her ne bahşedilmişse onun hoyratça harcanması, ambalajlı batıl vitrinlerinde tüketilmesi büyük bir hüsrandır. İşte bu yüzden Resûlullah’ın (s.a.v.) verdiği şu altın nasihate bugün her zamankinden daha dikkatle kulak vermeliyiz:
“Beş şey gelmeden önce beş şeyin değerini iyi bilmelisin: Ölümünden önce hayatının, meşguliyetinden önce boş zamanının, fakirliğinden önce zenginliğinin, ihtiyarlığından önce gençliğinin ve hastalığından önce sağlığının.” (Hâkim, el-Müstedrek, IV, 341; Buhârî, Rikak, 3; Tirmizî, Zühd, 25).
Gençliğimizin batıla imrenmesi, aslında ruhlarındaki o büyük anlam ve sermaye arayışının yanlış adreste israf edilmesidir. Bize düşen; İslam’ı zorlaştıran değil kolaylaştıran, nefret ettiren değil sevdiren bir üslup kuşanmaktır. Kalplerindeki yetersizlik ve ümitsizlik duygusunu, İslam’ın merhamet ve hikmet diliyle tamir etmek zorundayız.
Hesap gününde “gençliğini nerede tükettin?” sorusuna alnı ak bir cevap verebilmek; gençlik sermayesini batılın girdaplarında israf etmeyen, “sürüden olmayıp” şahsiyetini koruyan, iradesini nefsine ram etmeyerek güvenli limana ulaşan bir nesil inşa etmekle mümkündür. İşte bu nesil, çağın parıltılı illüzyonlarını bozacak ve batılın fitnesine karşı Hakk’ın yaşayan en güzel şahidi olacaktır.