KAPAK- Hüseyin Kahraman – Allah Rızası İçin Seyahat

Sözlükte “suyun yeryüzünde sürekli akması” anlamına gelen seyh kökünden türeyen seyahat, tıpkı suyun yeryüzünde akması gibi yeryüzünde gezip dolaşmayı ifade eder. Yolculuk edene de bu sebeple sâih veya seyyah denilmiştir. İslam anlayışında hayatın kendisi zaten büyük bir yolculuktur ve müminin yeryüzündeki adımları, durağanlıktan ziyade bu akışın bir parçasıdır. Yeryüzünde Allah’ın rızasını aramak için yola düşmek, durağanlığı aşıp bedeni ve kalbi diriltmektir.
Kur’an-ı Kerim’de, Tevbe sûresinin 112. ayetinde, Allah’ın hoşnutluğunu kazanan müminlerin övgüye değer nitelikleri sıralanırken “sâihûn” (seyahat edenler) ifadesi yer almaktadır. Tefsirlerin çoğunda bu kelime “oruç tutanlar” anlamında kullanılmış, seyahat edenlerin yolculukları sırasında azıksız kalmaları ve eşlerinden ayrı düşmeleri ile oruç tutanların durumu birbirine benzetilmiştir. Ancak âlimler bu kelimenin manasını sadece oruçla sınırlandırmamıştır. Şevkânî (v. 1250), bu ifadenin; cihad edenler, hicret edenler veya hadis toplamak ve ilim tahsil etmek için seyahate çıkanlar manasına da gelebileceğini aktarmıştır. Şevkânî’ye göre seyahat, kulun insanlardan ayrılarak Allah’ın yarattığı varlıklar üzerinde düşünüp ibret almasına imkân sağladığı için ayette seyahatin hakiki manası da kastedilmiş olabilir. Kuşeyrî (v. 465) ise bu kelimeyi “ibret almak için yeryüzünde seyahate çıkanlar” veya “varlığın sırlarını kavramak amacıyla kalp dünyalarında seyahat edenler” şeklinde açıklayanların bulunduğunu kaydetmiştir.
Daha İslam’ın ilk yıllarında, seyahat bir ibadet ve Hakk’a sığınış vesilesi olarak görülmüştür. Nitekim Hz. Aişe’den bir rivayette Hz. Ebû Bekir, Mekke’nin zor günlerinde Habeşistan’a doğru seyahate çıktığında, yolda karşılaştığı bir kişiye niyetini; “Kavmim beni yurdumdan çıkardı, yeryüzünde dolaşıp rabbime ibadet etmek istiyorum.” sözleriyle ifade etmiştir.
İlim İçin Çıkılan Yollar
Müminin seyahatindeki en yüce gayelerden biri ilim tahsilidir. Hz. Peygamber, ilim elde etmek amacıyla evinden çıkan kimsenin evine dönünceye kadar geçirdiği bütün zamanın Allah yolunda harcanmış sayılacağını müjdelemiştir. Bu nebevî teşvik sayesinde Müslümanlarda büyük bir ilim sevgisi doğmuş ve “rıhle” adı verilen ilim seyahatleri başlamıştır. Bilgi edinmek için birçok alim ilim merkezlerini dolaşmış, anayurdundan binlerce kilometre uzaklara gitmiştir.
Pek çok âlimin en önemli eserleri, bu uzun ve bereketli seyahatlerin birer ürünüdür. Gazzali (v.505), İhyâ’ü ‘ulûmi’d-dîn adlı kitabını yaklaşık on yıllık seyahati sırasında hazırlamıştır. Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin el-Fütühâtü’l-Mekkiyye adlı büyük eseri de onun Mekke seyahatinin mahsulüdür. Sadece dinî ilimler değil, Arapçayı en fasih haliyle bedevilerin ağzından dinleyip öğrenmek isteyen dil âlimleri dahi, Kur’an başta olmak üzere İslami kaynakları doğru anlamak gayesiyle meşakkatli çöl seyahatlerine çıkmışlardır. Ayrıca yeryüzünün coğrafi, tarihi ve kültürel zenginliklerini derlemek isteyen İbn Havkal, Ya’kubi ve Makdisi gibi isimler on yıllar süren seyahatler yaparak eşsiz eserler bırakmışlardır.
Gönül Dünyasını Arındıran Bir Terbiye Metodu
Allah rızası için yapılan seyahat, nefsi terbiye etmenin ve manevi olgunluğa erişmenin temel şartlarından biri sayılmıştır. Sufi geleneğinde, manevi seyahatin istenen sonucu vermesi için bedeni seyahatten de faydalanılmıştır. Sufiler; nefislerini güçlüklerle sınayıp terbiye etmek, tevekkülü derinden yaşamak, gördüklerinden ibret almak ve gönül dünyalarını arındırmak gayesiyle vatanlarını terk edip ülkeden ülkeye dolaştıkları için “seyyahin” olarak da adlandırılmışlardır. Ruhsal gelişme ve yücelmenin sırrını bu meşakkatli yolculuklarda aramışlar, dağlarda ve çöllerde yaşayarak maneviyat iklimlerini adımlamışlardır.
Günümüz dünyasında seyahat imkânları artmış ve mesafeler kısalmış olsa da mümin için seyahatin özü değişmemiştir. Attığı her adımda ilahî kudretin tecellilerini okuyan, sıla-i rahim yapan, ilim ve irşat gayesi taşıyan mümin, sıradan bir gezgin değil; hakikat arayışında şuurlu bir seyyahtır. Yeryüzünün neresine giderse gitsin, gayesi yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak olan bu kutlu yolcular, çağlar boyunca müjdelenen müminlerin kervanına isimlerini yazdırmaya devam edeceklerdir.
İşte bu şuur ve idrak nedeniyledir ki, İslam medeniyetinin ve ümmetin ortak hafızası sayılan mukaddes ve tarihi merkezleri bizzat ziyaret etmek büyük bir ehemmiyet taşır. Vahyin nazil olduğu Mekke ve Medine’yi, ilk kıblemiz Kudüs’ü, ilim ve medeniyetimizin bir yansıması olan Şam’ı, Doğu’nun incisi Semerkand’ı ve ilim ile estetiğin zirvesi Endülüs gibi bereketli coğrafyaları gidip yerinde temaşa etmek, o manevi iklimleri solumak ve medeniyet mirasımızla hemhal olmak, her Müslümanın yapması gereken bir olgudur. Yeryüzüne bu nazarla bakmak atılan her adımı kalıcı bir berekete dönüştürecektir.
