KAPAK- Dr. Abdussamed Kaya – Hamd Eden Müminleri Müjdele

Gün içerisinde belki de en sık kullandığımız ifadelerden biridir, “Elhamdülillah.” Sabah uyandığımızda, sofradan kalktığımızda, hâlimiz hatırımız sorulduğunda yahut sevindirici bir haber aldığımızda dilimizden dökülüverir. Peki, böylesine aşina olduğumuz bu sözün anlamı üzerinde ne kadar düşünüyoruz? Hayatımızda bu kadar yer edinmiş olan hamd, acaba gönül dünyamızda da aynı ölçüde yer bulabiliyor mu?
Rabbimiz, Tevbe suresinin 112. ayetinde müjdelenen müminlerin özelliklerini sıralarken tevbe ve ibadet edenlerin hemen ardından hamd edenleri zikreder. Ardından sâihûn (seyahat edenler; yaygın tefsire göre oruç tutanlar), rükû ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten sakındıranlar ve Allah’ın sınırlarını gözetenler sayılır. Burada belirli zamanlarda hamd etmekten ziyade, hamdi kendisine vasıf edinmiş müminlerden söz edilmektedir. Yani hamd etmek müminin temel bir özelliğidir. Bir önceki ayette ise Allah Teâlâ’nın müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldığını, onların Allah yolunda gerektiğinde canlarını ortaya koyduklarını görürüz. Üzerinde tefekkür etmeye değer bir birliktelik değil mi? Hamd edenler, yalnızca bolluk ve ferahlık içerisinde yaşayanlar değil, en büyük fedakârlıkları göze alan müminler arasında zikredilmektedir. Öyleyse hamd, dilimizden dökülen güzel bir sözün ötesinde, hayatımıza yön veren bir kulluk şuuru olmalıdır.
Malum, biz insanlar kelimelerle düşünür, kavramlarla anlamlandırırız dünyayı. Bir kelimenin anlamını ne kadar derinlikli kavrarsak ifade ettiği hakikati de o ölçüde idrak edebiliriz. Öyleyse dilimizden düşürmediğimiz “hamd” ne anlama geliyor? Hamd, Allah Teâlâ’yı zatı, sıfatları ve nimetleri sebebiyle övmektir. Bu kavramın şükürle ilişkisi ve aralarındaki incelikler tefsirlerimizde genişçe ele alınmıştır. Biz ise hamdin özellikle farklı şartlar karşısında müminin gönül dünyasına nasıl yansıdığına bakalım.
Kur’an’ın ilk suresi Fâtiha’nın “Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn” ifadesiyle başlaması ne kadar da anlamlıdır. Namazlarımızda tekrar tekrar hamd ederek Rabbimize yöneliriz. Üstelik hamd yalnızca dünya hayatımıza mahsus değildir. İsrâ suresinin 52. ayetinde insanların yeniden diriliş çağrısına Allah’a hamd ederek karşılık verecekleri, Fâtır suresinin 34. ayetinde ise cennet ehlinin kendilerinden hüznü gideren Allah’a hamd edecekleri bildirilir. Dünya hayatında dilimizden düşürmediğimiz hamdin yeniden dirilişte ve ahiret yurdunda da karşımıza çıkması ne kadar düşündürücüdür.
Peki, böylesine önemli bir yere sahip olan hamd, ruh dünyamıza nasıl yansıyor?
İnsan zihni çoğu zaman sahip olduklarından ziyade eksikliklerine, kayıplarına ve tehlikelere odaklanma eğilimindedir. Birçok nimetin varlığına zamanla alışırız. Sağlığımızı kaybettiğimizde sağlıklı olmanın, bir yakınımızdan ayrıldığımızda onun varlığının kıymetini daha iyi anlarız. Hamd ve şükür bilinci ise bizleri nimetleri kaybetmeden de fark etmeye davet eder. Güçlükleri görmezden gelmeden, sahip olduğumuz güzellikleri de görebilmeyi öğretir. Nitekim psikoloji alanında minnettarlık üzerine yapılan geniş kapsamlı araştırmalar, bu duyguyu geliştirmeye yönelik uygulamaların ruhsal iyilik hâlini destekleyebildiğini göstermektedir.
Ancak önemli bir hususu hatırlamak gerekiyor. Müminin nihai gayesi her zaman mutlu hissetmek değil, Allah’ın rızasını kazanmak ve kulluk vazifesini yerine getirebilmektir. Huzur ve ferahlık elbette Rabbimizden dilediğimiz nimetlerdir. Fakat bunları hayatımızın her döneminde yaşayamayabiliriz. Hamdi yalnızca bize iyi hissettiren bir alışkanlık olarak değerlendirmek, onun asıl anlamını eksik bırakacaktır.
Resûlullah (s.a.v.), “Müminin hâli ne hoştur!” diye başlayan hadis-i şerifinde, müminin sevindirici bir durumla karşılaştığında şükrederek, sıkıntıya uğradığında ise sabrederek hayra ulaşacağını müjdeler (Müslim, 2999). Sevinç ve sıkıntı, hayatın farklı fakat kaçınılmaz iki hâlidir. Müminin kazancı ise yalnızca karşılaştığı olaylarda değil, onlar karşısında gösterdiği kulluk tavrındadır.
Bu noktada Rabbimizin güzel isimlerinden Kâbıd ve Bâsıt’ı hatırlayalım. Kâbıd daraltan, Bâsıt ise genişleten anlamlarını taşır. Hayatımızda kimi zaman darlık ve sıkıntı, kimi zaman bolluk ve ferahlık yaşarız. Allah’ın Hamîd, yani her türlü övgüye layık olan ismi ise bizlere önemli bir hakikati hatırlatır: Rabbimiz yalnızca ferahlık verdiğinde değil, imtihan zamanlarında da hamde layıktır.
İşte hamdin kuşatıcı yönü burada kendisini gösterir. Şükür nimet karşısında, sabır musibet karşısında öne çıkarken hamd her iki hâlde de devam edebilir. Mümin, nimete kavuştuğunda da imtihanla karşılaştığında da Rabbini hamde layık bilir. Zira değişen, insanın içinde bulunduğu hâllerdir; Allah’ın hamde layık oluşu değil. Kaldı ki bütün mülkün sahibi olan ve her şeye gücü yeten Rabbimiz, her türlü hamde zaten layıktır (Teğâbün, 64/1).
Bu bakış açısı insanın ruhsal dayanıklılığı açısından da önemlidir. Huzurunu yalnızca güzel gelişmelere bağlayan insan, şartlar değiştiğinde daha kolay sarsılabilir. Oysa değişen şartların ötesinde kalıcı bir anlam ve dayanak bulabilmek, güçlükler karşısında insana kuvvet verebilir. Elbette hamd etmek üzülmemek, kaygılanmamak veya her yaşanan karşısında mutlu olmak zorunda hissetmek değildir. Mümin de üzülür, kayıpları karşısında sarsılır, çaresizlik hissedebilir. Ancak bütün bunların içerisinde Rabbine güvenmeye, sabretmeye ve O’na yönelmeye devam edebilir. Hamd, kimi zaman yaşadığımız olayın kendisine değil, bütün güçlüklerin içerisinde dahi hamde layık olan Rabbimize yönelişimizdir. Nihayetinde bizi biz yapan, yalnızca başımıza gelenler değil, yaşadıklarımızı nasıl anlamlandırdığımız ve onlar karşısında nasıl bir tutum sergilediğimizdir?
Belki de yeniden günlük hayatımıza dönüp dilimizdeki elhamdülillah sözünü düşünmeliyiz. Namaz sonrası tesbihatlarımızda, sofralarımızda ve günlük konuşmalarımızda bu söze ne kadar sık yer veriyoruz. Üstelik Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Zikrin en faziletlisi Lâ ilâhe illallah, duanın en faziletlisi ise Elhamdülillah sözüdür.” buyurarak hamdin kıymetini hatırlatmaktadır (Tirmizî, 3383). Besmele, sübhanallah ve estağfirullah gibi zikirlerimiz de hayatımıza böylesine yerleşmiş durumda. Bu güzel alışkanlıklarımızı sürdürürken anlamları üzerinde de durabilmek, dilimizdeki zikrin gönlümüzdeki tesirini artıracaktır.
Öyleyse kendimize bir kez daha soralım: Günde defalarca elhamdülillah diyoruz; peki bu söz, hayata bakışımıza ne kadar yansıyor? Belki de hamd eden müminlerden olabilmenin yolu, dilimizdeki bu güzel sözü hayatımızın her hâlinde Rabbimize yönelen bir gönül duruşuna dönüştürebilmektir.
Yararlanılan Kaynaklar
- Türkiye Diyanet Vakfı, İslâm Ansiklopedisi.
- Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili.
- Diyanet İşleri Başkanlığı, Hayat Rehberi Kur’an.
- Choi ve arkadaşları (2025), “A Meta-Analysis of the Effectiveness of Gratitude Interventions on Well-Being Across Cultures”, Proceedings of the National Academy of Sciences.
