ANNE-BABA VE ÖĞRETMEN OLARAK NASIL BİR EĞİTİMCİYİZ-Yrd. Doç. Dr. İlhami NALÇACIOĞLU

ANNE-BABA VE ÖĞRETMEN OLARAK NASIL BİR EĞİTİMCİYİZ-Yrd. Doç. Dr. İlhami NALÇACIOĞLU

Bilindiği gibi Peygamberimiz: “Hepiniz çobansınız, güttüğünüz sürüden mes‘ulsünüz.” buyurmaktadır. Bu konudaki, görevlerimizden biri olarak Kuran’da müminin özelliklerinden bahsedilirken öne çıkan hususlardan bir tanesi de “ma’rûfu emretmek, münkerden sakındırmak”tır (Âl-i İmran,104; Tevbe, 71–72). Ma’ruf, Allah katında ve Peygamberimizin sünnetinde istenilen, rağbet edilen, hoşa giden sözler ve fiillerdir. İnsanı insan yapar, güzelleştirir, sevimli kılar. Münker ise bunun tersidir.

Ayette öncelikli sırayı “marufu emretmek” almaktadır. Biz de bu sıraya uyarak; büyüklerin çocuklarımıza ve gençlerimize davranışlar kazandırmak ve bu davranışlara süreklilik sağlamak konusunda basit ama önemli hatalarımıza açıklık getirmeye çalışacağız. Münker konusunda izlenmesi gereken yöntemleri başka bir zamana bırakacağız.

Eğitimle ilgili sevk ve idarede dört temel unsur vardır: Eğiten, eğitilen, çevre ve muhteva. Her birisinin istenilen davranışı kazandırmada ayrı bir yeri vardır. Eğitilen bir unsur olan çocuğun yaşı, zayıflığı, konumu ve himmete muhtaçlığı vb. nedenlerle hatalar yapmasını gayet tabii karşılamak gerekir. Diğer taraftan ebeveyn ve öğretmenlerin çocuğun davranışlarındaki olumsuzlukları kaldırması, çevreyi güzelleştirecek ve olumlu bir ortam sağlayacaktır. Bu sebeple büyüklerin (eğiten) ma’rufu emretme konusundaki davranışlarının ve hassasiyetlerinin ayrıcalıklı ve önemli bir yeri vardır.

Biz büyüklerin elbette ki çocuklarımızdan beklediğimiz davranışlar vardır. Ancak zaman zaman umduğumuz davranışların tamamen tersiyle de karşılaşabiliriz. İşte büyüklerin hatası çocuğun beklenen, istenilen davranışı sergilediği anda veya istenmeyen davranışı ortaya koyduğunda açığa çıkar. “Bu nasıl olur?” diyeceksiniz. Mesela çocuk yemeğe başlarken ma’ruf bir amel olarak besmele çekti, yemekten sonra ellerini yıkadı… Çocuğun bu veya bunlara ilişkin, ma’ruf olarak niteleyeceğimiz her bir davranışının büyükler tarafından onaylanması gerekir. Her bir onaylama ma’rufun emri ve yaygınlaşması için büyüğün dikkate alacağı temel görevlerden birisidir. Bu; sözle, davranışla, mükâfatlandırmayla, gülümsemeyle gösterilmelidir. İşte büyüklerin yaptıkları önemli hatalardan biri ma’ruf bir davranışın onaylanmamasıyla ilgilidir.

Ma’rufu emretmek mü’minin rıfk sahibi olmasının gereğidir. Rıfk, insanlara karşı nazik ve yumuşak olmak demektir. Allah ve Rasulünün razı olduğu ve methettiği güzel ahlakî vasıflardan biridir. Nitekim Allah Teâlâ “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi.” (Âl-i İmran, 159) buyurmaktadır. Rıfk, büyükle çocuğun (veya gencin) arasında ilişkinin kurulması ve etkileşimin açığa çıkması için şarttır.

Bilindiği üzere asrımıza iletişim çağı da denilmektedir. Bugün iletişim (karşılıklı ilişkinin kurulması) için yapılan açıklamalardan bir tanesi de iletişimin bir takım olmazsa olmaz parçalardan meydana geldiğidir. Biz bu öğelerin her birinden ayrı ayrı bahsetmeyeceğiz. Ancak her iletişim için bir kaynak ve bu kaynağa ait davranışın onaylanması söz konusudur. Bir örnekle açıklamaya çalışalım: Dinleyici isteklerini yayınlayan bir radyo programı düşünelim. Radyo istasyonu kaynak olur. Dinleyici isteğine program akışı içerisinde yer verir. Dinleyici telefon, faks veya mesaj yoluyla isteğini bildirir. Bu, program akışının, yani radyo istasyonunun istekler konusunda ortaya koyduğu davranışın onaylanması anlamına gelir. Bir an için bu onaylanma işinin yapılmadığını düşünelim; kaynakla dinleyici arasındaki iletişimin kopması anlamına gelir. Programın yürümesi imkânsızlaşır. Çocuk, ortaya koyduğu istenilen davranışla ma’rufun kaynağıdır. Büyüklerin sözleri, davranışları ile verdiği karşılık o davranışların onaylanması anlamına gelir. Büyükle çocuk arasındaki iletişimin kurulması ve devamı için bu onaylama konusu hayatî önem taşır. Nitekim araştırmalar göstermiştir ki; bu onaylama işlemi yapılmadığı ve işletilmediği takdirde çocuklardaki olumlu davranışların (ma’rufun) azaldığı ve hatta zamanla ortadan kalktığı gözlemlenmiştir.

Gençlerin onure edilmesi, önlerinin açılması, yeteneklerinin baskı altında tutulmaması ve kabiliyetlerinin geliştirilmesi şarttır. Hazreti Ömer’in radiyallahu anh oğlu Abdullah (İbni Ömer radıyallahu anh) anlatıyor: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile bir seferde idik. Babama ait bir devenin üzerinde idim. Onu zapt edemiyor, kavmin önüne geçip duruyordum. Babam bu duruma üzülerek geliyor, deveyi geri alıyor ve;

“Ona sahip ol! Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellemin önüne geçmesin.” diyordu.

Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem,

“Onu bana satar mısın ey Ömer?” buyurdu.

Babam:

“Deve sizindir Ya Rasulellah!” diyerek ona sattı.

Bundan sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle buyurdu:

“O senindir ey Abdullah! Onu istediğin gibi kullan.” (Buhari, Büyü, 47; Hibe, 25/2)

Bu olayda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem gençlerin baskı altında tutulmamasının gerektiğini, bu durumun onların yeteneklerinin açığa çıkmasındaki ön şartlardan birisi olduğunu göstermektedir. İnsan psikolojisinin gereği olarak kişi, içtenlikle yaptığı işlerin onaylanmasına sevinir. Onu yapmaya daha çok gayret eder. Bu, çocuk için de böyledir; büyükler için de. Bu onaylama yapılmadığı, tersine hareket edildiği takdirde istenilen davranış bir süre sonra yok olur. Tersine hareketin bir örneği de şudur: Babasının arabasını yıkayan bir çocuğun, bu konuda onaylama işleminin yapılmaması ve sessiz kalınması sonucunda, aynı işlemi üç defa daha tekrar ettikten sonra bırakıp bir daha yapmadığı gözlemlenmiştir.

Çocuklarımızın ma’rufu yaptıkça onaylanması temel görevlerimiz arasında yer almalıdır. Çocukla büyük arasındaki iletişimin devamı için bu şarttır. Burada bir tehlikeden de bahsetmek gerekecektir. Onaylama kelimelerini (aferin, çok güzel, ne güzel yaptın vs.) veya fiillerini (sırtını sıvazlama, gülümseme…) dengeli kullanma şartına da dikkat etmek gerekir. Onaylama sözü olarak sürekli “Bravo” kelimesini kullanan bir öğretmene bu kelimenin lakap olarak takılmasının gözlenmesi yaşanmış açık bir örnektir. Bu sebeple onaylama sözlerini ve davranışlarını sürekli farklı farklı kullanmak gerekir. Yoksa etkisini kaybeder. Alay konusu olabilir.

Sonuçta bu onaylama davranışını sergileyen büyükler, hata arayan, suçları öne çıkaran bir varlık olmaktan kurtularak; iyiyi, güzeli, hoş olanı, kısaca ma’rufu öne çıkaran bir insan konumuna çıkar ki bu; çocuğun eğitiminde çok önemli ve vazgeçilemeyecek bir ayrıntıdır. Öncelikle büyük, ayetteki sırasında yer aldığı gibi ma’rufu emreden bir insan olur. Bu, küçükle büyük arasında sevginin doğmasına, onların kaynaşmasına, büyüğün üsve-i hasene (en güzel örnek) konumunun açığa çıkmasına sebep olur.

Büyüklerin “münkeri nehyetmek” konusundaki yani kötülüklerden sakındırmadaki tutumlarına açıklık getirmeye çalışalım.

Çocuğun davranışlarında; namaz kılmamak, derslerini yapmamak, yalan söylemek, yerinde duramamak (afacanlık, yaramazlık…) gibi örneklerini çoğaltabileceğimiz tasvip edilmeyen, hoş karşılanmayan, istenilmeyen, kısaca “münker” diye vasıflanabilen davranış örneklerine her zaman rastlamak mümkündür.

Bu davranışlardan biriyle veya birkaçıyla karşı karşıya gelen mü’minin temel göreviyle ilgili olarak Allah Teâlâ Hazretleri Kur’an-ı Kerim’de “Sizden hayra davet eden, iyiliği emredip kötülüklerden sakındıran bir ümmet bulunsun! İşte onlar gerçekten kurtuluşa erenlerdir.” (Ali İmran, 104) buyurmaktadır. Elbette ki çocuklarda, gençlerde ve hatta büyüklerde görülen olumsuz davranışların giderilmemesi, toplumsal birliğin devamına, insanlar arasında sevgi-saygının sağlanmasına büyük zararlar verir. Düzeltilmesinin ise sosyal kurtuluşu, barışı, insanlar arasında kaynaşmayı sağlayacağını Allah Teâlâ beyan etmektedir.

Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurmaktadır:

 “Size bir kısım insanlardan haber vereyim mi? Onlar ne peygamber ne de şehittirler; ancak kıyamet gününde peygamberler ve şehitler onların Allah -celle celâluhû- katındaki makamlarına gıpta ederler. Nurdan minberler üzerinde oturmuşlardır. Ve herkes onları tanır.

Ashab-ı Kiram radıyallahu anhüm: ‘Onlar kimlerdir yâ Rasûlallah.’ diye sordular.

Allah Rasûlü buyurdu: Onlar Allah’ın kullarını Allah’a sevdiren ve Allah’ı –celle celâluhû- kullarına sevdiren kimselerdir. Yeryüzünde nasihatçi ve tebliğciler olarak dolaşırlar.

Enes radıyallahu anh dedi ki: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’ı, kullarına sevdirmeyi anladık. Peki, Allah’ın kullarını Allah’a sevdirmek nasıl olur?’

Allah’ın Rasûlü buyurdular ki: İnsanlara Allah’ın sevdiği şeyleri emrederler, insanları Allah’ın sevmediği şeylerden de sakındırırlar. İnsanlar da bunlara itaat edince Allah -azze ve celle- onları sever.” (Beyhaki, Şubu’l-İman, D, 367)

Kur’an-ı Kerim iyiliği emretmeyi, kötülüklerden sakındırmayı büyük cihad olarak vasıflandırır. Elbette ki düşmanla karşı karşıya gelen mü’min cihad eder. Bir mü’minin gerek önceden kazandığı iyilikler ve güzellikler ve gerekse kötülüklerden arınması ve bu arınmayı sağlamak için yaptığı tebliğler, davranışlar, o mü’minin hem kendisinin hem de içinde bulunduğu toplumun güzelleşmesini sağlar. Ayrıca toplumun fiilî cihada hazırlamasına yardımcı olur. Ancak mümbit bir zeminden verim alınır. Bu zemindir ki mü”minleri sağlam bir kale gibi cihad için hazır kılar. Amaca götürende amaç kadar önem taşır. Hatta bazen de onun önüne geçer. Hayatın ve yaşamanın amacına ulaştırır. Böyle mü’minler başarının da kaynağı olur. Bu sebeple, Allah Teâlâ’nın indinde “Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker”in müstesnâ bir yeri vardır.

Bu konuda daha çok şeyler söylememiz mümkündür. Ancak sözü uzatmak bizi konumuzdan uzaklaştırır. Hemen kötülüklerden sakındırmak konusunda sergilediğimiz yanlışlıkları ve bu hayatî konuda yapmamız gerekenleri, bazı yönleriyle sıralamaya çalışalım.

Bu hataları iki grupta toplamak mümkündür. Birisi hoşlanılmayan davranışla karşılaşıldığında yapılan hatalardır. İkincisi ise düzeltme esnasında sergilediğimiz yanlışlıklardır. Bunları sırasıyla ele almaya gayret edelim.

Mesela çocuğun, gencin veya herhangi birinin namaz kılmadığını gözlemlediğimizde bunu hemen onun dine ilgisizliğine bağlar ve bununla ilgili hükümler veririz. Yalan söylediğini duyduğumuzda “yalancı” deriz. Derslerini yapmadığında zaten “tembel”di hükmünü veririz. Yerinde duramadığına şahit olduğumuzda “hiperaktif” deriz. Bu yargılamalar sağlıklı yargılamalar değildir ve hiçbir çözüm üretmez. Bakınız “tembel” demek ödevini yapmamak, derslerine çalışmamak demektir. “Yalancı” demek yalan söyleyen demektir. “Hiperaktif” demek çocuğun yerinde duramaması, hareketlerini kontrol edememesi demektir. Namaz kılmama konusundaki yargıların altında yatan da aynı tür değerlendirmelerdir. Bu, bir şeyin kendisiyle açıklanması demektir. Matematiksel olarak A eşittir A şeklinde açıklanmasıdır. Böyle bir açıklamanın ne matematikte, ne de mantık kuralları içerisinde yeri vardır. Diğer taraftan bu yaklaşım sorunlu davranışın nedenlerini araştırmayı örter. Problemli davranışlar sergileyenler hakkında dine ilgisiz, tembel, yalancı, hiperaktif gibi sözler söylenir, geçilir. Davranışın nedeni olarak sorunlu davranışın kendisi görülür. Bu hiçbir zaman sorunlu davranışın sebebi olamaz.  Hâlbuki sorunlu davranışı düzeltme konumunda olan anne-baba veya öğretenin, kısaca büyüklerin problem ve sebeplerine ilişkin tespitler yapması gerekir. Çocuğu o davranışa götüren sebepler ortadan kalktığı zaman düzelme arkasından gelecektir.

Abbad bin Şurahbil radıyallahu anh anlatıyor: “Bir zamanlar fakir düşmüş idim. Bu sebeple Medine bahçelerinden birine girdim. Başak ovup hem yedim hem de torbama doldurdum. Bu esnada bahçe sahibi gelip beni yakaladı, dövdü, torbamı elimden aldı ve Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e götürdü. Durumu ona anlattı.

Allah Rasûlü mal sahibine hitaben: ‘Cahilken öğretmedin, açken doyurmadın.’  buyurdu. Sonra emir buyurdu da bahçe sahibi torbamı geri verdi. Akabinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana yarım sa’ miktarında yiyecek verdi.” (Ebu Davud, Cihad, 85)

Görülüyor ki sorunlu davranış cahillikten kaynaklanabilir. Kişiyi o davranışa iten, örneğimizde olduğu gibi, fakirlik, açlık gibi sebepler olabilir. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, “nehy-i münker” konusunda öncelikle bilgilendirmeyi, başka bir deyişle eğitmeyi emretmekte ve sadece bunu da yeterli görmemektedir. Arkasından kişiyi yanlışa götüren sebeplerin de ortadan kaldırılmasını istemektedir.

İnsanlar, diğer insanların uygun görmediği vasıflarla anılmayı tasvip etmezler, psikolojik olarak hoş karşılamazlar. Bugün geliştirilen davranış bilimi de bunu söylemektedir. Allah Teâlâ da “Onları bağışla ve kendilerine güzel davran” (Hicr, 85) buyurmaktadır. İslam ümmeti, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellemden aldığı uygulama ve ahlakî olgunluklar ile inanan insanların arasını ilmik ilmik örmüş; son derece kıraç bir bölgeden ve çöllerde serazat yaşayan bedevilerden koskoca İslam Medeniyetinin açığa çıkmasını sağlamıştır.

Rabb’im üzerimizdeki kara bulutları kaldırsın. Bizleri anlayışlı, sabırlı ve yumuşak huylu kılsın.

Not: Hocamızın bu yazısı İlkadım dergisinin 2009 yılında yayınlanan 245. ve 246. sayısından alınmıştır.

YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.