KAPAK-Enes Yüksel Demir – Kalbim Hasta!

KAPAK-Enes Yüksel Demir – Kalbim Hasta!

Samimiyetsiz ibadet adamı hasta eder, diyerek başlayayım.

Şu modern çağda en büyük belalarımız dışarıdan değil, içeriden vuruyor. Telefon ekranına bakıp “O niye öyle yaşadı da ben böyleyim?” diye iç geçiriyoruz. Bu özentiliktir ama hayırlıyı şerliyi ayırt edemediğimiz bir özentiliktir, ilerisi ve daha kötüsü ise bir arkadaşın başarısını duyunca içimizde bi “keşke olmasa” hissi hopluyor. İşte buna da haset diyoruz, suizan diyoruz. Tabi ilerde daha iyi açıklayacağım inşallah, evet bunlar kalp ve akılla işlenen, dışarıdan görünmeyen ama insanı yavaş yavaş kurutan günahlar. Aynı kanser gibi, bir insan onuncu kattan düşse öldü deriz, kesindir nettir, ama biri kansere yakalansa yavaş yavaş ölür, göremeyiz tam olarak nasıl eridiğini insanın. İşte kalbi hastalıklarda böyledir yavaş yavaş öldürür, namazsızlık ise ani ölüm olan onuncu kattan düşmektir. Dışarıdaki haramlar gibi değil; bunlar sessiz sedasız, “fısıldayarak” yakıyor adamı. Ama Kur’an ve Sünnet nettir. Bunlar kötü ahlakın ta kendisi, kalp hastalıklarının en sinsi olanları.

Müslim de geçen bir rivayette: ‘‘Birbirinize haset etmeyin, kin tutmayın. Başkalarının ayıbını araştırmayın, konuştuklarını dinlemeyin, müşteri kızıştırmayın. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun.’’(müslim,Birr30)

Efendimiz (sav)’in ‘kardeş olun’ emrini uygularken hatta öncesinde daha iyi bir şekilde açıklayayım, bakalım neymiş bu kalbi hastalıkların bazıları; Haset (kıskançlık, çekememezlik) nedir? Birinin elindeki nimeti (mal, makam, sağlık, ilim, mutluluk) görüp “Keşke ondan gelse, bende olsa” demek. Hatta daha beteri: “O nimet yok olsun da bende olsun.” aslında kibirdir aynı zamanda sanki zincirlemeli günah tamlaması gibi…

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Hasetten sakının! Çünkü ateşin odunu yediği gibi haset de iyi amelleri yer bitirir.” (Ebû Dâvûd, İbn Mâce). Başka bir hadiste de “Bir kulun kalbinde iman ile haset bir arada bulunmaz”(Nesai, cihad,8) buyuruyor. İmanla yan yana duramıyor. Şu ağırlığı fark edebiliyor muyuz acaba?

Kuran’ı kerim’de Rabbimiz Teâlâ buyuruyor: “Yoksa onlar, Allah’ın lütfundan verdiği şeyler için insanları kıskanıyorlar mı?” (Nisâ, 54). Haset, Allah Teâlâ’nın takdirine itirazdır aslında. “Ya Rabbi, Sen o kula niye verdin de bana vermedin?” diye gizli bir itiraz. İmam Gazali rahmetullahialeyh İhya’da bunu kalp hastalıklarının en tehlikelilerinden sayıyor. Mutasavvıflar der ki: Haset kalbi karartır, nuru kaçırır.

Suizan’a (kötü zan) gelince… “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın…” (Hucurât,12). Zan bazen doğru çıkar diye düşünüyoruz ama Efendimiz (sav)’in uyarısı net: “Zandan uzak durun. Zira zan, sözün en yalanıdır.” (Buhârî, Müslim). Kardeşinin bir hareketini görüp hemen “Mutlaka kötü niyetli” diye yargılamak… Bu, şeytanın en sevdiği oyunlardandır. Çünkü suizan gıybeti, iftirayı, kin ve ayrılığı doğuruyor. Yani bir düşünelim elimize bir şeyde geçmiyor yani zannetmeyelim bu önceden kötü düşünüp tedbir almak, hayır hayır bu tam tersi bir çürümedir.

Şimdi gelelim hayatımızın çoğunu kapsayan medyaya, internete. Bugün maalesef sosyal medya tam bir suizan fabrikası olmuş durumda. Birinin story’sini görüp “Acaba ne ima etti?”, bir siyasetçinin lafını çarpıtıp “Kesin kötü niyetli” demek… Gündemde ne kadar kutuplaşma varsa, arkasında büyük oranda suizan ve haset var. Bir tarafta “Onlar şöyle” diye genelleme, öbür tarafta “Bunlar böyle” diye önyargı. Hâlbuki habibi Kibriya sallallahu aleyhi ve sellem “Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yalnız bırakmaz…” buyuruyor. (Buhari,mezalim3) Hüsnü-ü zan farz-ı ayn’dır neredeyse! Ama senin gözün kalpleri gören röntgen makinası ise tabi o ayrı…

Mutasavvıflar bu konuya yine çok eğilmiş. Kalp, Allah’ın nazargâhı. Orada haset, suizan, kin, ucub (kendini beğenme) gibi hastalıklar varsa, o kalp pas tutuyor. Hasan Basri Hazretleri gibi büyükler “Kalbi tedavi etmek, bedeni tedavi etmekten daha mühim” demiştir

Absürt bir benzetme yapayım: Kalbimiz bir nevi “sosyal medya algoritması” gibi. Sürekli kötü içeriğe maruz kalırsa, hep kötüyü öneriyor. Ama sen “hüsnü-ü zan” butonuna basarsan, akış değişiyor. Kardeşini iyi görürsen, şeytanın vesvesesi azalıyor.

Efendimiz (sav) bir hadiste üç şeyden kurtulmanın zor olduğunu söylüyor: Haset, suizan ve tayera (uğursuzluk hissi). (camiusağir). Ama emin olalım ki zor olanı başarmak, Allah tealanın rızasını kazandırır inşallah.

Ve son olarak kibir ile ucub (kendini beğenmenin en üst seviyesi). Mutasavvıflar der ki: “Kibir, kul ile Rabbi arasındaki en kalın perdedir.” Modern dünyada ise bu “kişisel markalaşma” adı altında pazarlanıyor. İnsanın kendi başarısını, zekâsını veya dindarlığını sadece kendinden bilmesi, o gizli kibrin (ucub) ta kendisidir. Mevlana Celaleddin Rumi’nin dediği gibi: “Testide ne varsa dışına o sızar.” Kalp kibrin esiri olmuşsa, akıl sadece o kibri haklı çıkaracak bahaneler üretir. Kibrin kalbimizde zerre kadar olması bile imanımızı çürütmeye yetebilir maazallah.

Buraya kadar lafı nereye getiriyorum? Şuraya: İnsan denen mahlûk, nefsini terbiye etmekle yükümlüdür. Bedenini yıkayıp temizlemek ne kadar önemliyse, kalbini de kötü ahlak hastalıklarından arındırmak o kadar önemlidir. Kimi zaman bu hastalıkların varlığını fark etmek zordur, ama sonuçları ağırdır. Günümüzde insanlar, “stres”, “imtihan” deyip geçiyorlar. Oysa bu manevi hastalıkların ruh sağlığımız üzerindeki etkisi, bir doktorun ilaçla çözemeyeceği kadar derindir ki manevi doktorlar olan ehlisünnet dairesi içindeki sadatı kirama, mürşitlerimize, hocalarımıza yönlenmek zorundayız. Nitekim bir hadis-i şerifte Efendimiz (sav), “Müminin kötü ahlaklı ve cimri olması düşünülemez” buyuruyor. Demek ki güzel ahlak, adeta imanın bir cilasıdır.

Siz boş bir odayı neyle doldurursanız, o oda onunla dolar. Aynı şekilde zihin de öyledir. Olumsuz düşüncelerle, vesveselerle dolu bir kafanın, içindeki zehri kusması an meselesidir. Yalnızca “iyi düşün” demek fayda vermez; çünkü nefis konuşarak ikna edilmez. Uyku gibidir bu iş; bir adama “Hadi uyu” diye bağırdığında uyumaz. Ama kendiliğinden uykusu geldiğinde mışıl mışıl yatar. İşte bu manevi hastalıkların ilacı da, kafanı sürekli iman hakikatleriyle doldurmaya gayret etmek, salihlerle beraber olabilmek ve bol dua almaktan geçer. Aynı zamanda Kuran’ı kerim’i anlayarak oku, tefekkür et, bol istiğfar et. Boş zamanlarında kaliteli şeyler oku, aklını ve kalbini sürekli temizle. Dışarıdaki günahlar gibi değil bunlar unutma. Bunlar içerdeki sinsi virüsler. Kalbini mamur et, gerisi gelir biiznillah…

YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.