TATİL İLLA DENİZ Mİ OLMALI?
Kelimelerin ardındaki manalara bakıldığında, bazen bir çağın bütün yanılgısı gözler önüne serilir. Bugün dillerden düşmeyen “tatil” kelimesi de bunlardan biridir. Arapça kökeni itibarıyla atâletten türeyen bu kavram; âtıl kalmak, işe yaramaz hale gelmek, kenara çekilip zamanı boşlukta tüketmek manasına gelir. Modern dünya dinlenmeyi süslü vaatlerle sunarken, farkında olmadan koca bir gaflet uykusunu “en doğal hak” gibi zihinlere yerleştiriyor. Oysa bir Müslümanın kulluk şuurunda zaman sermayesini böylesine askıya almak, ömrü şuursuzca tüketmek yer bulamaz. Rabbimiz İnşirah Suresi’nde dinlenmenin ve vakti diriltmenin ilahi ölçüsünü açıkça bildirir: “O halde boş kaldığın zaman hemen başka bir işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.” (İnşirah, 7-8). İslam’da dinlenmek bir köşede çürümek değil; bedeni bir meşguliyetten dinlendirirken ruhu başka bir hayırlı amelle, tefekkürle ve ibadetle ihya etmektir.
Fakat her yaz aynı manzara tekrarlanıyor: Kitleler görünmez bir komut almışçasına tek bir istikamete kilitleniyor; güneye inmek, kumlara serilmek ve güneşin altında vakit öldürmek… Gitmeyeni eksik, bronzlaşmayanı hayattan nasibini almamış sayan sinsi bir dayatma hüküm sürüyor. Kimse insanın gerçekten neyi sevdiğini, gönlünün nereye aktığını, neyle huzur bulduğunu sormuyor; herkes birbirine aynı şablonu dayatıyor. Peki, dinlenmek ne zamandan beri yalnızca bir sahil kenarına sıkışmak oldu?
Asıl üzerinde durulması gereken husus, o şezlonglara uzanırken nelerin feda edildiğidir. Bir insan tatile çıktığında kulluğundan da mı izne ayrılır? Sahil rehavetinde, havuz başı lakırdılarında ezanlar duyulmaz, namazlar ya kazaya bırakılır ya da alelacele aradan çıkarılır hale geldi. Sanki otel kapısından girince amel defterleri kapanıyor, sahile adım atınca harama bakma yasağı kalkıyor! Oysa deniz, Cenab-ı Hakk’ın büyüklüğünü haykıran muazzam bir ayettir. Ancak bugünün sahil kültürü; tesettürün hiçe sayıldığı, bedenin teşhir edildiği bir pazar yerine dönüştü. Nûr Suresi’nde Rabbimiz açıkça gözlerin haramdan sakınmasını emrederken; Peygamber Efendimiz (s.a.v.) harama bakışı “İblis’in zehirli oklarından biri” olarak tarif eder. Kalbe zehirli okların saplandığı bir ortamda bir mümin nasıl huzur bulabilir? Gözün gördüğü her münasebetsiz kare kalbe bir çizik atarken, oradan gerçekten dinlenmiş dönmek mümkün müdür?
Meseleyi sadece dinlenme ihtiyacı olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Sosyal medya platformuna erişim kısıtlandığında otel rezervasyonlarını birbiri ardına iptal ettiren kitleler, bu niyetin aslını açıkça ortaya koydu. Demek ki gaye nefes almak, bir an olsun ferahlamak değilmiş; ekrana iki kare yetiştirip “ben de oradaydım” ispatına girişmekmiş. İnsanlar birbirinin neyi sevdiğini, içinin neyle durulacağını umursamıyor; herkes sadece kendini sergileme yarışına giriyor. İbadet sayılması gereken dinlenme vakti bile modern bir riya pazarına kurban ediliyor. Açık büfelerde çöpe dökülen onca nimetin, sırf gösteriş uğruna harcanan ve aylarca borcu ödenen paraların vebali ise hiçbir vicdanda yankı bulmuyor.
Oysa Kur’an-ı Kerim insanı yeryüzünü gezmeye çağırırken gayeyi çok berrak ortaya koyar: “Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki düşünecek kalpleri olsun?” (Hac, 46). İbret alacak bir kalp taşıyan insan için alternatifler sahillerden ibaret değildir. Çam kokulu serin bir ormanda yürümek, sakin bir göl kıyısında yaprakların zikrini dinlemek, asırlık bir caminin serin taşında secdeye kapanmak en hakiki tatildir. Hatta ekranları tamamen kapatıp, evin bir odasında seccade, kitap ve aileyle baş başa kalabilmek, o sahil kalabalığından katbekat daha derin bir dinlenmedir.
Müslümanın dinlenmesi bedeni güneşin altında kavurup nefsi şımartmak değil, daralan ruhunu doyurmaktır. Zorla dayatılan bu yapay tatil şablonlarından sıyrılma vakti geldi. Bir yere gidilecekse; haramların, riyanın ve israfın kol gezdiği sahillere değil; insanın fıtratına ve Rabbine dönebileceği o sade duraklara gidilmelidir. Çünkü hakiki huzur şezlong tepelerinde değil; kalbin günahtan arınıp selamet bulduğu yerdedir.
Hamide ÇAVUŞOĞLU