CİHAD DERSLERİ-Prof. Dr. Mustafa Ağırman – Çocuklar Ölmesin Yaşasın

Temmuz ayında bu sütunda yayınlanan “Şehidsiz Olmaz” başlıklı yazımda size Reci’ vak’asında şehid olan sahâbîleri anlattım. Şimdi de size, o olayda yakalanan ve Mekke’ye götürülüp müşriklere para ile satılan Hubeyb’in şehid olmadan önce, kıyamete kadar gelen bütün insanlara ve özellikle Müslümanlara verdiği mesajı anlatacağım. Zeyd ve Hubeyb’i esir alan Hüzeyloğulları, bu iki sahâbîyi Mekke’ye getirip Kureyş müşriklerine para ile sattılar. Hubeyb’i Huceyr b. Ebî İhâb, Bedir’de öldürülmüş olan babasına karşılık olarak öldürmek için satın aldı. Zeyd’i de Bedir’de öldürülen babası Ümeyye b. Halef’e karşılık olarak öldürmek için Safvan b. Ümeyye satın aldı. Hubeyb, Huceyr’in câriyesi Mâviye adındaki kadının evinin küçücük bir odasına hapsedildi. Zeyd de Safvan b. Ümeyye’nin kölesi Nistas’ın evinde hapsedildi. Huceyr’in sonradan Müslüman olan câriyesi Mâviye hâtûn, olup bitenleri şöyle anlatır:
“Hubeyb, benim evimde hapsolunmuştu. Bir gün Hubeyb’in yanına vardığımda elinde büyük bir üzüm salkımı vardı ve Hubeyb o salkımdan üzüm yiyordu. Hâlbuki o zaman Mekke’de ve hatta hiçbir yerde üzüm yoktu. Çünkü mevsim, üzüm mevsimi değildi. Kendisi zincirle bağlı olduğu halde, bunu ona rızık olarak Allah veriyordu. Ben, Hubeyb’den daha hayırlı bir esir görmedim. O, Kur’ân okur ve teheccüd namazı kılardı. Onun okuduğu Kur’ân’ı dinleyen kadınlar rikkate gelir ve ağlarlardı. Bir seferinde ona; “ey Hubeyb, herhangi bir ihtiyacın var mı?” diye sormuştum. O da şöyle demişti: ‘Hayır, herhangi bir ihtiyacım yok. Senin, bana içilecek bir su vermenden, putlar adına kesilen hayvanların etlerini yedirmemenden ve bir de öldürülmek istenildiğim zamanı bana haber vermenden başka bir şeye ihtiyacım yok.’
Haram olan aylar çıkıp kendisini öldürmeye karar verdiklerini bildirdiğim zaman vâllahi onun, bundan hiçbir korku ve endişe duyduğunu görmedim. Öldürüleceği gün gelip çatınca Hubeyb, ‘bana bir ustura gönder ki, onunla etek tıraşı yapıp ölüme hazır olayım’ dedi. Ben de üvey oğlumun eline bir ustura verip ‘bunu, şu odadaki adamın yanına gir de ona ver’ dedim. Çocuk, usturayı alıp içeri girince ben kendi kendime ‘eyvah! Ben, ne yaptım böyle. Bu adam, çocuğun elinden usturayı alır ve onu öldürür’ diye korkmaya ve titremeye başladım. İşte tam bu sırada Hubeyb, usturayı çocuğun elinden aldı ve çocuğu kendi dizine oturttu. Bu durumu da görünce son derece korktum ve hayli tedirgin oldum. Hubeyb, benim korktuğumu ve tedirgin olduğumu görünce bana dönüp şöyle dedi: ‘Çocuğu öldürürüm diye mi korkuyorsun? Korkma! Ben, böyle bir şey yapmam. Haksız yere bir cana kıymak bize yakışmaz.’ Bunun üzerine ben de ona şöyle dedim: “Ey Hubeyb, ben, çocuğu sana Allah’ın emânıyla emniyet ettim, sana güvendim. Sana verdiğim usturayı senin inandığın Allâh’ın rızası için verdim. Yoksa çocuğu öldüresin diye vermedim.’ Benim bu sözlerimden sonra o da şöyle dedi: ‘Ben, senin oğlunu öldürecek zâlim bir kimse değilim. Bizim dinimizde haksız yere bir cana kıymak haramdır, yasak edilmiştir.’[1]
Mekkeli müşrikler, öldürmek üzere kararlaştırdıkları gün gelince, Hubeyb ile Zeyd’in zincirlerini çözdüler ve kendilerini Mekke haremi dışında bulunan, Mekke’ye altı kilometre mesafedeki Ten’im denilen yere götürdüler. Kadın, erkek, büyük, küçük, köle, câriye, Mekke halkının hemen hepsi, seyretmek için oraya gittiler. Hubeyb ile Zeyd, Ten’im’e götürülürken, başlarına gelene karşı sabırlı olmayı ve olup bitenlere katlanmayı birbirlerine tavsiye ettiler.”
Müşrikler, Ten’im’de darağacı kurarak bu iki sahâbîyi şehid ettiler. Biz, bu iki sahâbînin başına gelenleri, onların şehid edildiği gün orada hazır bulunan ve sonradan Müslüman olan kişilerden öğreniyoruz. Yukarıda dinlediğimiz Mâviye hâtûn gibi onlar da gördüklerini bütün teferruâtıyla anlatmaktadırlar. Bu anlatılanlar da bizim Siyer kaynaklarımızda kayıt altındadır. Siz, bunları Siyer ve İslâm Târihi kitaplarından daha tafsilatlı bir şekilde okuyabilirsiniz. Ben, bu yazımda sizi bu olaydan hareketle içinde yaşadığımız dünyada cereyan eden olayların içine çekmek ve buradan size bir mesaj vermek istiyorum.
Saygıdeğer okuyucularım, Rabbimiz Allah (c.c.), peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.), dinimiz İslâm, kitabımız Kur’ân, yolumuz şeriat, mâbedimiz câmi, hedefimiz Yüce Allâh’ın rızası ve cennettir. Bu saydığım özellikler, bizi diğer insanlardan ve İslâm’ın dışındaki dinlerin mensuplarından ayıran özelliklerdir. Bizim her hareketimiz bu sisteme göre olur. Biz, başına buyruk insanlar değiliz ve öyle olamayız da. Bizim imânımız, ibâdetimiz, ahlâkımız, cihâdımız, çalışmamız, tebliğ ve irşadımız, savaşımız ve barışımız yani hayatımızın her ânı bu sisteme göre şekillenir. İşte bu sistemi esas alan ve hayatını buna göre şekillendiren insanlara Müslüman diyoruz. Müslüman, sadece ibâdetini değil, her fiilini ve eylemini İslâm’a göre yapan medenî ve derviş bir insandır. O, ölçüsüz ve ilkesiz değildir. Mâsûm bir çocuğu öldüremez, yuva yıkamaz, haddi aşamaz, dünyayı ateşe veremez.
Saygıdeğer okuyucularım, Hz. Peygamber efendimiz, savaştan önce ashâbına şu tâlimâtı verirdi: “Çocukları öldürmeyin, kadınları öldürmeyin, din adamlarını öldürmeyin, yaşlıları öldürmeyin, elinde silah olmayanları öldürmeyin, ekili araziyi tahrip etmeyin, mâmûr yerleri yıkmayın, haddi aşmayın.”[2] Şurası bir gerçektir ki, Hz. Peygamber efendimizin savaşları düşmanı imhâ etmek yani yok etmek için değil, ihyâ etmek yani diriltmek için yapılmış savaşlardır. Hukuk kurallarının göz önünde bulundurulduğu bu ilkeli savaşları yapan ve kazananlar da Hz. Peygamber efendimizin dizinin dibinde yetişen ashâb-ı kirâmdır. Bu yazımızda onlardan biri olan Hz. Hubeyb’i daha yakından tanıdık. Kendisine ustura getiren çocuğu rehin alabilirdi veya öldürebilirdi; hiçbirini yapmadı. Yukarıdaki sisteme uydu ve kendisine yakışanı yaptı; şehid oldu ama İslâm’a leke sürmedi. Kaybeden o değil, Mekkeliler oldu. Onun dâvâsı kısa zamanda üç kıtaya yayıldı. Bu gün Hubeyb gibi ilkeli hareket eden Filistinlilerin kazanacağını ve Yahûdî hâinlerin eninde sonunda kaybedeceğini unutmayın. Çocuk katliâmı yapan bebek katilleri, Mekke müşrikleri gibi kaybedecekler inşâallah.
[1] Vakıdî, el-Meğâzî, I, 358; İbn, Sa’d, Tabakât, VIII, 302.
[2] Geniş bilgi için şu kaynağa bakınız. Mustafa Ağırman, Asr-ı Saadet’te İslam, “Asr-ı Saadet’te Ordu ve Savaş Stratejisi”, III, 430-432, Beyan Yayınları, İstanbul, 1994.

