KAPAK-Abdulkerim Temizcan – Rab Kavramı ve Rab Edinilenler

Sözlükte “bir şeyi yetkinlik noktasına varıncaya kadar kademe kademe inşa edip geliştirmek” manasındakirab(rabb) kelimesi, mübalağa ifade etmek üzere daha çok sıfat gibi kullanılır ve kelimeye hepsi de Allah Teâlâ hakkında olmak üzere “mâlik, seyyid, idare eden, terbiye eden, gözetip koruyan, nimet veren, ıslah edip geliştiren, mâbud” gibi anlamlar verilir (Râgıb el-İsfahânî,el-Müfredât, “rbb” md.;İbnü’l-Esîr,en-Nihâye, “rbb” md.)
Rab; tedricen, aşama aşama terbiye etmek demektir. Yüce Rabbimiz anne karnında bir nutfe ile var etmesi, doğduktan sonra da bebeklik, çocukluk ve gençlik, orta yaş ve ihtiyarlık gibi değişik evrelerden geçirmesi Rab sıfatının bir tecellisidir. Bu sadece insanlar için değil; hayvanlar, cinler, melekler ve bildiğimiz, bilmediğimiz nice varlıklar için de geçerlidir. Hatta cansız dediğimiz bitkiler içinde söz konusudur. Yüce Allah Azze ve Celle yoktan yaratır, rızıklandırır ve sayısız nimetler ihsan eder.
Yüce Rabbimiz insanı zahiren, beden olarak aşama aşama büyüttüğü ve yetiştirdiği gibi manevi olarak da eğitmiştir. Sadece beden ve şekilden ibaret olmayan insanı başıboş bırakmamış, ona bir sorumluluk yüklemiştir. Tarih boyunca her kavme Peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Böylece insanlığa doğru yolu göstermiştir. Son olarak da Kur’an-ı Kerim ve Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz gelmiştir. Kim bu temel iki emanete sahip çıkar, hayatın her aşamasında ölçü kabul eder, yaşam tarzını ve hayat modelini buna göre belirler ve sımsıkı sarılırsa Allah’ın Rab sıfatını kabul etmiş ve O’nun terbiyesine girmiş demektir. Mevla Teala’nın bu eğitimini kabul etmeyenler, kendi heva ve heveslerine göre bir yaşam sürenler ise nefislerini ilah ve put edinmiş olurlar. Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor: “Bayağı arzularını tanrılaştıran kişiyi gördün mü?” (Cariye, 23; Furkan 43)
Rab yaratıcı olduğu gibi ayrıca kanun, kural ve nizam koyan demektir. Allah Teala’nın yaratıcı ve rızıklandırıcı olduğunu kabul edip yönetici olduğunu kabul etmemek Allah’ı yeterince tanımamaktan kaynaklanır. Mevla Teala yaratıcı ve rızıklandırıcı ise elbette yönetme hakkı ve yetkisi de vardır. Mekkeli müşrikler ve günümüzde şirke giren, Müslüman olmayan insanlar Allah’ı kabul etmekle beraber O’nun yönetici olmasını kabul etmiyorlar.
Yüce Rabbimiz şöyle buyurdu:
“Şayet o inkârcılara, “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı yasalarına boyun eğdiren kimdir?” diye soracak olsan, hiç tereddütsüz “Allah’tır” derler. O halde haktan nasıl yüz çevirirler? Allah rızkı kullarından dilediğine bol bol, dilediğine de ölçülü verir. Allah her şeyi hakkıyla bilir. Yine onlara, “Göklerden su indirip de onunla ölü toprağa hayat veren kimdir?” diye sorsan, hiç tereddütsüz “Allah’tır” derler. De ki: “Hamd Allah’a mahsustur; ama onların çoğu akıllarını kullanmazlar.” (Ankebût, 61-63)
Kur’ân-ı Kerîm’de rab kelimesi 962 yerde Allah’a doğrudan nisbet edilmektedir (M. F. Abdülbâkī,el-Muʿcem, “rbb” md.). Bunun dışında dört âyette beş defa “hükümdar” mânasında Hz. Yûsuf dönemindeki Mısır meliki için kullanılmış (Yûsuf 12/23, 41, 42, 50), bir âyette Hz. Mûsâ devrindeki Firavun’un tanrılık iddiasıyla kendisi hakkında kullanımı şeklinde (en-Nâziât 79/24), bir âyette de Allah’tan başka rab aranmamasının gerektiği vurgulanırken (el-En‘âm 6/164) zikredilmiştir. Rabbin çoğulu olanerbâbda birden fazla rab edinmenin eleştirisi çerçevesinde dört âyette yer almıştır (Âl-i İmrân 3/64, 80; et-Tevbe 9/31; Yûsuf 12/39).
Başta Hz. Mûsâ olmak üzere geçmiş peygamberlerin bağlıları için kullanılanribbiyyûn, rabbâniyyûn(Rabbe bağlı olup ilmi ve ameli yetkin derecede bulunanlar) dört âyette geçmektedir (Âl-i İmrân 3/79, 146; el-Mâide 5/44, 63; Diyanet Ansiklopedisi). Buradan şunu anlıyoruz ki Rab sıfatı insanlar için kullanıldığında “efendi” manasında, Allah azze ve celle hakkında kullanıldığında “Melik ve yönetici” anlamında daha çok anlaşılıyor. İnsanlardan da itaat edeceğimiz kişiler olur. Yalnız insanlara olan itaat sınırlı ve ölçülüdür. Allah’a isyan noktasında hiçbir kula itaat yoktur. Kayıtsız ve şartsız teslim olacağımız ve pazarlıksız iman edeceğimiz yegane mutlak otorite Allah azze ve celle’dir.
Biz Müslümanların imanının Allah’ın istediği şekilde olması için O’nun “Rab” sıfatını kabul etmemiz gerekir. Yüce yaratıcı, kullar üzerinde tasarruf sahibidir. Sadece yaratma ve rızıklandırmasını kabul edip hayatına Allah’ı karıştırmayanlar; yaşam tarzlarını, hayat modellerini ve dünya görüşlerini ilahi vahyin ölçüleri ile düzenlemeyenler, Allah’ın ‘Rab’ sıfatını kabul etmiş olurlar mı?
Rablerine tam manasıyla teslim olanlar hayatlarındaki her aşamada Allah azze ve celle’nin rızasına uygun hareket etmeye gayret gösterirler. Ticaretlerinden eğlencelerine, düğünlerinden kız erkek iletişimine varıncaya kadar Müslümanca düşünme ve yaşama gayreti içerisinde olurlar. Şurası çok iyi anlaşılmalıdır; bir Müslüman, Yüce yaratıcının Rab sıfatını kabul eder ve hayatının her aşamasına Allah’ın karışma hak ve yetkisinin olduğuna inanır, öyle de yaşamaya çalışır. Ama Müslümanlığı yaşarken elbette hatalarımız, eksiklerimiz olabilir. Tövbe ve yenilenme ile telafi etmeye çalışırız. Müslümanlığımızı yaşarken hatalarımızın olması başka bir şey, en baştan Allah’ın hayatımıza tamamen karışma yetkisi olduğunu kabul etmemek ayrı bir vakıadır.
Müslüman olduğunu iddia eden bir kimse, hayatının bir kısmına Allah’ın karışıp bir kısmına karışamayacağına inanıyor ve böyle bir hayat yaşıyorsa Yusuf Suresi 6. ayet-i kerimede geçen Allah’ın kınadığı kişiler arasında olma durumu söz konusudur: “Onların çoğu ortak koşmadan Allah’a iman etmezler.” (Bakara, 106). İnsanların çoğu, göklerdeki ve yerdeki delilleri ibret gözüyle incelemedikleri ve akıllarını doğru kullanmadıkları için, Allah’ın varlığını kabul ettikleri halde O’na çeşitli yollarla ortak koşarlar. Nitekim câhiliye döneminde Arabistan halkı da Allah’a inanmakla birlikte (Lokmân 31/25) çeşitli şekillerde O’na ortak koşuyorlardı. Meselâ, bazı putperest Araplar meleklerin Allah’ın kızları olduğuna inanırken (Nahl 14/57), bir kısmı da kendilerini tanrıya yaklaştırsınlar diye putlara tapıyorlardı (Zümer 39/3). Hıristiyanlar, Hz. Îsâ’nın Allah’ın oğlu olduğunu iddia ederken, yahudilerin bir kısmı, “Üzeyir Allah’ın oğludur” diyorlardı (Tevbe 10/30). Ayrıca cinleri Allah’a ortak koşanlar da vardı (En‘âm 6/100; Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 261)
Allah azze ve celle’yi Rab olarak kabul etmeyenler başkalarını Rab etmeye başlarlar. Allah’ı Rab kabul etmeyenler veya Rab sıfatını anlamayanlar ve Rablerine teslim olmayanlar, “hayat boşluk kabul etmez” kuralına göre farkında olarak veya olmayarak başkalarını Rab edineceklerdir. Bu; bir beşer olan insan, karşı cins, putlar, nefis, şeytan veya batıl inanışlar olabilir.
Biz Müslümanlara düşense “Müslüman” kelimesinden de anlaşılacağı üzere Allah azze ve celle’ye tam teslim olmak, hayatın her aşamasında Yüce Rabbimizin karışma hakkının ve yetkisinin olduğuna inanmak ve öylece yaşamaya gayret göstermektir. Böylece her türlü şirkten uzak durarak sadece Mevla Teala’ya kul oluruz. İşte gerçek özgürlük budur. İnsanı nefsin prangalarından, şeytanın esaretinden ve insanların tahakkümünden kurtaran yegane hürriyettir; Allah’ı Rab bilmek ve O’na kul olmak.
