KAPAK-Mustafa Yasir Demirkol – Allah’tan Başka İlahlar mı İstiyorsunuz?*

“İmdi şunu bil ki, ‘şüphe yok Allah’tan başka ilah yoktur’.” [Muhammed, 19]
İnsan, diğer mahluklar gibi kün emrine muhatap olmakla vücuda gelmiş, emaneti (mükellefiyet) yüklenmekle de diğer mahlukattan ayrışmıştır. Bu emaneti yüklenmenin bir getirisi olarak insan Cenâb-ı Hakk’ın emir ve nehiylerine muhatap olmuş ve bütün mahlukat Allah Teâlâ’yı zikreder halde insanın emrine müsahhar kılınmıştır.
İnsanın muhatap olduğu ilk emir onu yaratan Allah Zü’l-Celâl’i; zatında, sıfatlarında ve fiillerinde birlemek (tevhid), ilk nehy ise O’na -yine zat, sıfat ve fiillerde- hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. Kul bu bilgiyi kalbine indirmekle mü’min olur. Akaid kitaplarında beyan edilen “iman kalp ile tasdik, dil ile ikrardır.” ifadesinde kendine yer bulan iman da yine kişinin Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve Fahr-i Âlem Efendimiz’in (s.a.v.) Allah Teâlâ’nın kulu ve resulü olduğuna iman etmesidir.
Buraya kadar zikredilenler her ne kadar defaatle tekrarlanmakta ve herkesçe malum ise de bu mevzuların sıklıkla duyuluyor olması, bize bu noktada gaflete düşülmeyeceğine ilişkin herhangi bir garanti vermemektedir. Hatta, bir meselenin çokça konuşuluyor olması genellikle mevzunun hakikatini ıskalamaya sebep oluyor, demek de mümkündür. Kulun tefekkürünü kelime-i tevhidde yer alan “ilah” kavramı üzerine yoğunlaştırması ise onun için, bürünmüş olduğu gaflet örtüsünü üzerinden atma noktasında önemli bir adım olmalıdır.
Kelime-i tevhidin ilk yarısı “Allah’tan başka ilah yoktur.” şeklindedir. Her ne kadar burada geçen ilah kelimesinin Türkçe karşılığının “tanrı” olduğunu söylemek mümkünse de “tanrı” kelimesini tercih etmek de hakkıyla tefekkür etmeye mani olacaktır. İlah kelimesine karşılık olarak akla gelen bir başka kelime de “mabud/kendisine ibadet edilen zat/şey”dir. Bu karşılık da doğrudur, ancak bu tercihin de aynı sonuca müncer olacağını bilmek, dolayısıyla başka bir karşılık bulmak gerekmektedir. O halde ilah nedir?
“(Onlar) Bilginlerini, rahiplerini ve Meryem’in oğlu Mesih’i de Allah Teala’dan başka tanrılar (rab-erbab) edindiler. Halbuki Allah Teala’dan başkasına ibadet etmekle emrolunmamışlardır. Ondan başka ilah yoktur. Onların şerik koştuğu şeylerden münezzehtir.” [et-Tevbe, 31]
Bu ayet-i kerimenin tefsiri sadedinde zikredilen bir rivayet de vardır: Buna göre sahabeden, evvelce Hristiyan bulunan Adî b. Hâtim (r.a.) ilgili ayet-i kerimeyi duyduğunda Fahr-i Kâinât Efendimiz’e (s.a.v.) “Ya Resûlallah, onlara ibadet etmezdik.” demiş, Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) de “Allah’ın helal kıldığına haram derler, siz de onu haram görmez miydiniz? Allah’ın haram kıldığına helal derler, siz de onu helal görmez miydiniz?” buyurmuşlardır. Adî b. Hâtim’in (r.a.) “evet” cevabı üzerine Habib-i Muhterem Efendimiz (s.a.v.) “İşte bu hâl onlara ibadet etmektir.” buyurmuşlardır.
Buradan hareketle, -her ne kadar yukarıdaki ayet-i kerimede “rab” kelimesi ile geldiyse de- ilah kavramını da kişinin emir ve nehiylerine uyduğu zat/şey olarak anlamlandırmak mümkündür. Nitekim “Gördün mü o kimseyi ki kendi hevasını kendine ilah edinmiş…” [el-Câsiye, 23] ayet-i kerimesinde hevanın ilah edinilmesi de bu şekildedir.
O hâlde, buraya kadarki ifadelerden hareketle “Allah’tan başka ilah yoktur” ifadesindeki “ilah” ile akla belki de ilk gelmesi gereken heva/nefistir. Zira insanoğlunu çoğu zaman günahlara sevk eden şey, o günahı kendisine cazibedar gösteren hevası ve nefsidir. Bu noktada akıllara “o hâlde günah işleyen bir kimse hevasını/nefsini ilah edinmiş ve bu sebeple de kafir mi olmuştur?” sorusunun gelmesi kuvvetle muhtemeldir. Bu noktada iki hususun altını çizmek gerekir.
1. Allah Teâlâ, münafıkların Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (s.a.v.) Allah’ın resulü olduğuna şahitlik ettiklerinden -ki burası da kelime-i şehadetin ikinci kısmıdır- bahsederken [el-Münâfikûn, 1] onların “yalancı” olduklarını söyler. Burada münafıkların yalancı vasfını kazanmaları onların sözünün muhtevası ile alakalı değil, dillerinin söylediklerini kalplerinin söylememesi/tasdik etmemesiyle alakalıdır. Bu durum, salihlerden olmak için “sıdk” vasfını haiz bulunması gereken kul için de aynıyla geçerlidir. Sıdk vasfını kazanmak ancak dilin söylediğini kalbin de söylemesiyle olur. Zaten tasdik mahalli de dil değil, kalptir.
2. Ehl-i Sünnet’e göre “kul ancak kendisini iman dairesine dahil eden hususu inkar etmekle [yani kelime-i şehadeti inkar ile] iman dairesinden çıkar”. Kulun dil ile söylediklerinin hilafına bir surette yapmakta olduğu fiiller kulun kalbindeki itikada doğrudan delalet etmez. Nitekim kul işlediği günahlar ile evvelemirde kelime-i tevhidi inkar edecek değildir. Yine nefsine bir ilahlık da atfetmez. Bununla beraber işlenen günahların kalpte yer etmesi, kulu zamanla o günahı kendisine emreden nefsi ilah kabul etmesiyle sonuçlanabilir. “Her günahta küfre giden bir yol var” sözü de bu hakikati beyan eder.
O halde kulun her daim işlediği fiillerin kalpte karşılığını gözetir olması (murakabe) gerekmektedir. Nitekim salih olma yolunda “sıdk”ı takip eden diğer haslet “murakabe”dir. Kul günah işlemekle kafir olmasa da her günah kulun kalbine bir günah sevgisi tohumu eker, kulun kalbinde günah sevgisi varsa dildeki hak söz nefsülemrde doğru da olsa kul doğru söylemiş olmaz ve -maazallah- kul ahirette “yalan söyledin” itabına duçar olur. Buraya kadarki kısmın, günah işlemeye alışmış bir kulun kalbinde yer etmiş günah sevgisiyle irtibatlı olduğunu söylemek de mümkündür. Bundan daha vahim bir senaryo ise günah sevgisinin kulun kalbini ele geçirmesi ve kulun kelime-i tevhidi de inkar eder vaziyette emaneti teslim etmesidir.
Mevla Teâlâ cümlemizi hıfz-ı samedaniyesiyle muhafaza buyursun.
*es-Saffât suresi, 86. ayet
