MUHASEBE-İbrahim Cücük – Her Gün Kur’ân-ı Kerîm’e Başvurmak Nasıl Hâsıl Olur?

MUHASEBE-İbrahim Cücük – Her Gün Kur’ân-ı Kerîm’e Başvurmak Nasıl Hâsıl Olur?

Kur’ân-ı Kerîm’i yüzünden okumak, kıraattir; içindekileri bilmek, ilimdir; ilmin gereği olan iman edip amel etmek hidayettir; sorumlu olduğumuz çevreden başlayarak Müslümanlara halimizle, uygun ve isabetli sözlerimizle hakkı ve sabrı tavsiye etmek, nasihattir; gayrimüslimleri İslâm’a davet etmek de tebliğdir.

Kıraat, bilmeye; bilmek, hidayete; hidayet, önce kendi nefsine, ailesine ve yakın çevresine nasihate ve nasihat de tebliğe götürmelidir. İlâhî saraya çıkmak isteyenin bu basamaklara tek tek basarak çıkması gerekir.

Sadece kıraat ile uğraşan, sevap nasibini alır ama gerçek hedefe ulaşmak isteyenin, “Bana Allah Teâlâ ne emrediyor?” diye bilmeye yönelmesi gerekir. Öğrenen, gereğini yapar.

İlmin gereği, sadece kendisinin iman ve amel etmesi değildir. Bu yarım kurtuluştur.

Tam kurtuluş, ateşe düşmek üzere olanlara nasihat etmek; ateşe düşmüş olanların da elinden tutmaktır. Çünkü iman ve amel yarım sâlihliktir; tavsiye ve tebliğ, peygamber vârisliğidir ki tam sâlihlik yani muslihliktir. Zira Allah’ın, sâlihlerin bulunduğu ülkeleri helak ettiği olmuş ama muslihlerin bulunduğu yeri helak etmemiştir.

a) Her gün okuyarak ve en azından namazda okuyacak miktarı ezberleyerek

Okumanın, tecvidiyle birlikte olması vaciptir. Önce tecvidsiz başlamak caizdir ama hemen tecvidiyle okumaya yönelmesi gerekir.

Esas okumak, namazda okumaktır.

Ustasız çırak olmadığı gibi tecvid bilene müracaat gerekir. Çünkü her şey ehlinden elde edilir.

Kur’ân-ı Kerîm okumaya her gün bir sayfa ile bile olsa başlanmalı ve zamanla iki sayfa, daha sonra da artıra artıra yarım cüze, belki bir cüze kadar çıkarılmalıdır.

Namazda okuduklarımızı bir hocaya dinletelim, eksik ezberlerimiz varsa tamamlayalım, yanlış okuyorsak mutlaka düzeltelim.

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s) ne güzel buyurmuştur: “Kalbinde Kur’ân’dan bir miktar bulunmayan kimse, harap ev gibidir.” (Tirmizî, Fazâilü’l-Kur’ân, 18; Dârimî, Fezâilü’l-Kur’ân, 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 223.)

Ebû Zer-i Ğıfârî (r.a.)’nin rivayet ettiğine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Ey Ebû Zer! Sabahleyin evinden çıkıp Kur’ân’dan bir ayet öğrenmen senin için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin evinden çıkıp mükellefin ameliyle ilgili olan veya olmayan ilimden bir bâbı öğrenmen (senin için) bin rekât nafile namazdan daha hayırlıdır.” (İbn Mâce, Mukaddime, 16.)

Kur’ân âyetlerinde olan duaları öğrenelim, namaz sonrası yaptığımız dualarda bu dualarla dua edelim. Çünkü en kapsamlı dualar Kur’ân’da ve hadîs-i şerîflerde geçen dualardır. Kur’ân’da ve hadîs-i şerîflerde olan zikirleri öğrenelim ve bu zikirlerden vird edinelim.

b) Meal ve tefsirine bakarak

Sadece mealine bakmak, anlaşılması için yeterli değildir. Az açıklanması bile farklı olur. Esas fayda, tefsirine müracaatladır.

Esasında kitaplardan istifade, uzmanla birlikte, uzman denetiminde gerçekleşebilir.

Kur’ân-ı Kerîm açıklanmaya muhtaç ki Allah Teâlâ Hz. Peygamber’e açıklamasını öğretmiştir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılması açısından Kur’ân’ın hadîse ihtiyacı, hadîsin Kur’ân’a ihtiyacından daha fazladır.

İşte Evzâî bu konuda şöyle demiştir: “Sünnetin Kitab’a olduğundan çok, Kitab’ın Sünnete ihtiyacı vardır.” (İbnu Abdi’l-Berr, Câmiu Beyâni’l-İlm, II, 191.)

Gerek Evzâî ve gerekse başkaları bu sözle, Kur’ân-ı Kerîm’in manalarını en iyi bilen insanın, teşrî’ ifade eden konuşmalarında hevadan konuşmayan, konuştuğu ancak vahy-i ilâhî olan Rasûl-i Ekrem olduğuna işaret etmek istemişlerdir.

Yine bu cümleden olarak Tâbiî’nin büyüklerinden, zâhid ve hadîs rivayetleri sika/sağlam ve güvenilir bir zat olan Mutarrif b. Şıhhîr’e: “Bize yalnız Kur’ân-ı Kerîm’den bahsediniz”, denmişti. O, böyle söyleyenlere şu karşılığı vermişti:

“Vallâhi biz, Kur’ân-ı Kerîm’in bir mukâbili olduğunu söylemiyoruz; fakat Kur’ân-ı Kerîm’i bizden iyi bilen birinin bulunduğunu söylüyoruz.” (Şâtıbî, el-Muvâfakât, IV, 26.)

Allah Teâlâ’nın âyetlerdeki muradını iyi kavramak için âyetleri açıklayan âyetleri, âyetleri açıklayan hadîs-i şerîfleri ve Arap’ın şiir ve edebiyatını iyi bilmek gerektiği gibi, ilk müfessirlerden sayılan Sahabenin ve Tâbiî’nin tefsirlerini de bilmek gerekir.

İşte bu usul ile yazılmış tefsirlerden istifade etmelidir.

c) Hükümlerine müracaat ederek

Kur’ân-ı Kerîm’in hükmüne müracaat demek, Allah’a müracaat demektir. Allah’a müracaat da Kur’ân-ı Kerîm’e müracaatla gerçekleşir.

Kur’ân-ı Kerîm’e müracaat etmeyen yani Kur’ân ahkâmı ile amel etmeyen hakkında üç hüküm bildiren üç âyet-i kerîme vardır: “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Mâide, 5/44)

“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mâide, 5/45)

“Kim, Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.” (Mâide, 5/47)

Birinci âyet-i kerîme (5/44), Kur’ân ahkâmını kabul etmeyerek veya hafife alarak veyahut beğenmeyerek hükmetmeyen hakkındadır.

İkinci ve üçüncü âyetler (5/45, 47), Kur’ân ahkâmını Allah’ın indirdiğine inanıp kabul etmesine rağmen gereğiyle hükmetmeyen kişiler hakkında olup haram işleyen günahkâr hükmündedirler.

Allah’ın hükmüne inanmamak, hükmünü kabul etmemek; Allah’a inanmamak ve Allah’ı kabul etmemek demektir.

Allah’ın indirdiği hükümlere inanmasına rağmen gereğiyle hükmetmeyen veya hükümlere uymayan, fâsık yani itaat sınırından çıkan ve zâlim yani itaatin yerine isyanı koyan kimse demektir.

Bu konuda Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ne güzel buyurmuştur:

“Kim Kur’ân’ı okur ve onu güzelce ezberler, helalini helal, haramını haram kabul ederse; Allah bu sayede o kimseyi cennetine sokar. O kişi de kendi ailesinden hepsi cehennemi hak etmiş on kişiye şefaat eder.” (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân, 13; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 148.)

d) Başkalarına öğreterek, Kur’ân âyetlerini birbirimize nasihat ve başkalarına tebliğ ederek

Bu konuda Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizin en hayırlılarınız, Kur’ân’(ın kırâat ilimleri de dâhil Kur’ân ilimlerinden) öğrenen ve onun (ilimlerinden) öğretenlerinizdir.” (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân, 21; Ebû Dâvud, Salât, 349; Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân, 15.)

En hayırlı iş, en hayırlı olanla uğraşmaktır. En hayırlı iş; ilimle, faydalı olan, lazım olan ilimle uğraşmaktır. Uğraşılan iş de Allah’ın ilmi ile uğraşmak ise, elbette en hayırlı iş olur. En hayırlı insan da bu en hayırlı Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerîm ilmi ile uğraşan kimsedir.

Bu hadîs-i şerifin, tercümesi verilirken daha ziyade “sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğreten” diye tercüme edilmekte ve böylece de sadece Kur’ân’ın yüzünden okumak manasına anlaşılmaktadır. Bu ise, hadîsin maksadının binde biri değildir. Hâlbuki hadîs-i şerîfte, “teallüm ve ta’lîm” yani Kur’ân ilimlerinden öğrenen ve Kur’ân ilimlerinden öğreten manası kastedilmektedir. Tecvid ilmi de Kur’ân ilimlerinden sadece birisidir.

Birbirimize olan en güzel nasihat, Allah’ın nasihati ile nasihat etmektir.

Nasihat ederken kendimizi öne çıkarmadan, Allah Teâlâ şöyle buyuruyor diyerek nasihat etmek faydalı da olur tesiri de olur: “Öğüt ver, muhakkak öğüt müminlere fayda verir.” (Zâriyât, 52/55)

En güzel nasihat, mü’min için Kur’ân ile yapılan nasihattir.

Şu ayette belirtildiği gibi: “Benim uyarımdan korkan kimselere Kur’ân ile öğüt ver.” (Kaf, 50/45)

Öğüt verirken de öğüt zamanını, nasihat üslubunu ve faydalı olmayı gözeterek öğüt verilmelidir. İşte bu konuda da Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “O halde, eğer öğüt fayda verirse, öğüt ver.” (A’lâ, 87/9)

Önce öğüdün, uygun üslupla ve seviyeye göre verilmesi gerekir.

Bu verilen öğüt fayda verirse devam edilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Fakat öğüt, zaman ve zemin müsait olmadığı, muhatabın sosyal ve ruhî şartları müsait olmadığı zamanda verilmişse fayda vermez. Demek ki öğüt vereceğiz ama öğüdün faydalı olmasına da çok dikkatli olacağız.

YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.