MEFKURE-Zeki Soyak – Tek Bir Millet Olduğumuzu Unutmayalım[1]

MEFKURE-Zeki Soyak – Tek Bir Millet Olduğumuzu Unutmayalım[1]

Çok çirkin oyunlar oynanıyor. Çok çirkin pazarlıklar yapılıyor. Zihinler bulandırılıyor. Akıllar karıştırılıyor.

Figüranlar ne kadar maharetli olsa da takke altındaki kel görünüyor.

Allah aşkına bir anlayan varsa, lütfen söylesin. Bir türlü anlamıyorum.

Bütün duygularımı, tarih bilincimi, bizi biz yapan değerlerimizi didik didik ediyorum. Bir insan olarak, bir Müslüman olarak kendi insanımı, din kardeşimi, masum bebekleri, çocukları, ak saçlı nineleri, aksakallı dedeleri, maddî çıkarlar, yeşil dolarlar karşılığında pazarlık konusu yapmayı bir türlü anlamıyorum. Bir türlü kabullenemiyorum.

Şayet, “bu bir politikadır, gereği yapılıyor” deniliyorsa batsın böyle bir politika.

Bu bir siyaset zannediliyorsa, bizim inancımızda, bizim medeniyetimizde böyle bir siyaset anlayışı yok.

Meselelerin insanî ve İslâmî boyutuna gelince, böyle bir anlayışa insanlık da Müslümanlık da müsaade etmiyor.

Irak bizim toprağımız.

Iraklı bizim kardeşimiz.

Onlar bizim bir parçamız.

Biz de onlardan bir parçayız.

Çünkü biz tek bir ümmetiz.

Çünkü biz tek bir milletiz.

Bütün Müslümanlar tek ümmet, tek millettir.

Her ne kadar, bir kısım İslam düşmanları, içimizdeki bir kısım beyinsizler, bizi bölük pörçük etse de küçücük küçücük, güçsüz, zayıf devletçikler haline getirse de zaman zaman aramızda savaşlar çıkarsa da her şeye rağmen biz kardeşiz. Aynı kökün ayrı ayrı dallarıyız. Aynı yaprakla, aynı çiçekle donanmışız. Kimisi küçük, kimisi büyük, kimisi çürük, kimisi hastalıklı, kimisi istenilen, arzu edilen şekilde olgunlaşmamış olsa da bu ağacın aynı meyvesiyiz. Müslümanız.

Şu topraklara bir bakınız.

Maziye bir yolculuk yapınız.

Bu topraklar, her ırktan, fakat tek ümmetten, tek milletten milyonlarca şehidin kanıyla sulanmış. Bu milletle, bu ümmetle aynîleşmiş. Yerin altıyla, yerin üstüyle, kanımızla, terimizle, bedenimizle hamur olmuşuz. Bu toprağı bu kandan, bu terden, bu bedenden ayıramazsınız. Hamurdaki unu sudan, suyu undan ayırmak mümkün mü? İşte öyle bir şey. Un suda, su da unda fani olmuş. Yeni bir oluşum vücut bulmuş. İşte biz bu topraklarda, yüzlerce yıldan beri böyle bütünleşmiş, böyle aynîleşmişiz. Bugüne kadar olanlardan, hâlâ içinde yaşadığımız olaylardan hisse almamak, ders çıkarmamak ne acı.

Böyle zamanlarda, asrın dâhi sultanı, merhum, mağfur, cennetmekân II. Abdülhamid Han’ı daha bir hasretle, daha bir coşkuyla nasıl hatırlamazsınız?

Filistin’den kendilerine verilecek bir toprak parçası karşılığında, Osmanlı Devleti’nin bütün borçlarını ödeme teklifinde bulunan Siyonistlere, büyük bir hiddet, büyük bir nefretle milyonlarca şehidin kanı pahasına fethedilen bu topraklardan bir karışının bile para karşılığında satılamayacağını haykırıp, bu aşağılık Yahudileri huzurundan kovuşunu, nasıl yâd etmezsiniz?

Diyeceksiniz ki, o koca sultan, Siyonistleri reddedip, huzurundan kovdu da ne oldu? Sonunda şu veya bu yolla aşağılık Siyonistler o kutsal toprakları ele geçirmedi mi? Bebek, çocuk, yaşlı demeden, hiçbir ayırım yapmadan asrın en aşağılık katliamlarından birini yapmıyorlar mı?

Maalesef öyle oldu. Fakat bu sonuçtan II. Abdulhamid mi, yoksa II. Abdulhamid’i Yahudi, Ermeni milletvekilleri ile saraya varıp tahttan indiren cahil, yeteneksiz, şımarık; tarihten, siyasetten anlamaz İttihat Terakki serserileri mi sorumlu?

Elbette onların acemilikleri, cehaletleri, hayalleri o zamanki bir kısım Avrupalı büyük devletlerin yaldızlı sözlerine kanmaları, vaatlerine aldanmaları ve devleti savaşa sokarak, 600 yıllık koskoca bir devletin tarih sahnesinden silinmesi neticesinde bu durum meydana geldi.

Büyük siyasetçiler, büyük devlet adamları, başkalarının denkleminde yer almak, o denklem içinde kalmak yerine, kendileri denklem kurarlar, dış güçlerin çıkarlarına, dış güçlerin politikalarına asla alet olmazlar.

Hele hele dış güçlerin çıkarları, bizim topraklarımızda, bizim insanlarımız, din kardeşlerimiz aleyhinde yoğunlaşırsa böyle politikalara destek veremez, böyle denklemlerin içinde asla bulunamazlar.

Kaldı ki gerçek yöneticiler, büyük siyasetçiler ve böyle yöneticiler tarafından yönetilen devletler, sadece kendi dindaşları, kendi milletleri, kendi vatanları için değil, hangi milletten, hangi inançtan olursa olsunlar mazlumun yanında yer alır. Asla zalime yardımcı olmazlar. Zalimin zulmüne mani olmak için bütün imkânlarını kullanırlar.

Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Zulmedenlere meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostunuz yoktur. Sonradan size yardım edilmez.” (Hud 11/113)

Dikkat edilsin, tefekkür edilsin. Ayet-i kerimede mümin gönülleri derinden etkileyen mesajlar var:

1- Zalimlere yardım etmek şöyle dursun, onlara kalben meyletmek bile men ediliyor. Zalimlere meyletmenin cezası ateş olunca, ya onlara yardım edilirse, onlarla beraber hareket edilirse, bir düşünelim böylelerinin hali nice olur.

2- Müslümanın dostunun Allah olduğu beyan ediliyor. Müslüman ancak Allah’ı ve Allah’ın dostları olan peygamberleri, salihleri, müminleri dost edinir. Allah’ın düşmanlarını dost edinemez. Hem Allah’ı seviyorum demek, hem de Allah düşmanları ile dost olmak! Müslüman, İslam’da böyle bir anlayışın olmadığını bilir, inanır ve ona göre hareket eder.

Atalarımız ne güzel söylemiş: “Gâvurdan dost, domuzdan post olmaz.”

3- Zalimlere meyledenlere asla yardım olunmayacaktır. Ya yardım edenler! Onların hâli nice olacak? Şayet idrakimiz paslanmamış, ferasetimiz, basiretimiz körelmemişse şu ilâhî mesajları, bütün kalbimizle inanarak, eğmeden, bükmeden, bütün içtenliğimizle derinlemesine bir tefekkür edelim.

Bir Müslüman, bir zalime yardım edebilir mi? Onun hegemonyası altında, mazlum din kardeşlerine savaş açabilir mi?

Bir Müslüman olarak, kendi tarihimizin, tarihî eserlerimizin, medeniyetimizin harabeleri üzerinde, bunlardan çok daha mühimi, din kardeşlerimizin, masum bebeklerin, çocukların kanları, cansız cesetleri üzerinde sofralar kurup, kan kokan yiyecek ve içecekle tıka basa mide şişirebilir miyiz? Başkalarının dünyası için ahiretimizi harap etme hamakatlığını gösterebilir miyiz?

Böyle bir anlayış, böyle bir yaklaşımla, bir çıkar savaşının içinde bulunmak, insanlıkla, Müslümanlıkla bağdaşır mı?

Sosyal bilimler çok üstün, çok kıvrak bir zekâ, bir akıl ister. Ortalama bir zekâ, ortalama bir akılla sosyal hadiseler sağlıklı bir şekilde yorumlanamaz. Devlet yönetimi, siyaset yapmak çok ayrıcalıklı özellikler gerektirir. Aksi takdirde ya olayların arkasında kalırsınız ya da olaylardan önce olay olacak aceleci, acemi açıklamalar yaparak, olacak olaylarda eli kolu bağlı kalır, inisiyatifi başkalarına kaptırırsınız.

Siyasetçiler, devleti yönetenler, sağlıklı kararlar vermek için hem bin düşünecek, hem ehliyle istişare edecek hem de süratle karar verme yeteneğine sahip olacaktır. Binlerce düşüneyim, ehliyle istişare edeyim derken, bu hususta ayak sürer, bir türlü karar veremez, risk yüklenmeyi göze alamazsanız fırsatları kaçırır, kaybedersiniz. Artık zamanında alamadığınız, geciktirdiğiniz, dolayısıyla avantajları kaçırdığınız bir karar isabetli de olsa bir işe yaramaz. Ya da hiç düşünmeden, ehliyle istişare etmeden alelacele kararlar alırsanız, hem kendinizin, hem yönettiğiniz ülkenin ufkunu karartırsınız. Telafisi çok güç ya da imkânsız felaketlere sebep olursunuz.

Onun için yöneticiler:

1- Çok zeki ve çok akıllı,

2- Bir yönetici için gerekli olan bütün bilgilerle donanmış,

3- Her haliyle dürüst,

4- Cesur ve gerektiğinde risk yüklenmekten asla çekinmeyen özelliklere sahip olmalıdırlar.

Aksi takdirde uydu politikalar, uydu yönetimler, kimliksiz yaklaşımlarla idare-i maslahat etmek memleketi perişan eder. Milleti perişan eder.

Diyeceksiniz ki nerede öyle yöneticiler! Nerede aynı coğrafyada yaşayan, aynı inancı, aynı kültürü, aynı tarihi paylaşan bu ülkeleri birleştirecek güçlü devlet adamları! İslam ülkelerinin başında ahmaklar, piyonlar bulundukça bunlar çok uzak ihtimaller diyeceksiniz.

Ancak Müslüman yeise düşmez, ümit kesmez. Ben inanıyorum ki, çok uzak olmayan bir zamanda Allah Teâlâ’nın yardımıyla her şey Müslümanların lehine değişecektir.

İlahi! Biz Müslümanlara basiret ve feraset ihsan et.

Mazlum, mağdur ve mustazaf kardeşlerimizi, zalim ve zorbaların şerrinden koru.

Filistin, Çeçenistan, Doğu Türkistan gibi bütün İslam coğrafyasında çok onurlu bir bağımsızlık mücadelesi veren tüm Müslümanları muzaffer kıl. Âmin.


[1] Bu yazı II. Körfez Savaşı sırasında, Amerikan askerlerinin Irak’a saldırması için Türkiye topraklarını kullanabilmesi için meclise sunulan Tezkere tartışmaları sırasında yazılmıştır. Günceli aşan yönü sebebi ile kitaba alınmıştır. (Y. H.)

YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.