SEYAHATNAME– Ahmet Belada – Gönüllerimiz Bayram Yapıyordu

Mekke’ye gelişimin ikinci günü. Harem’den geç saatte gelmeme, yorgun olmama rağmen gece 3-15’te tekrar Kâbe’ye gitmek üzere istirahate çekildim. Tam uyumak üzereydim ki, “tık tık” bir ses geldi. Oradan-buradan derken emanet sandığı kasadan geldiğini fark ettim. Fark ettim fark etmesine ama bu tık-tık uykusu sah olan beni tedirgin etmeye yetti. Ne yaptımsa bir türlü sesin kesilmesini durduramadım… Kalkıp abdestimi alıp giderken öfkeyle kasaya tekme attığımda ses kesildi. Kesildi ama iş işten geçmiş oldu…
Her neyse belirtilen saatte kalkıp deneyimli, hoş görülü ve iyi bir dini rehber olan değerli dostum Muhlis Akar’la servise binip doğruca Kâbe’ye gittik. Sabah namazını eda edip, tavafımızı yaptıktan sonra otele gelip kahvaltımızı yapıp tekrar Cuma namazımızı eda etmek için Eskişehir müftüsü Bekir Gerek Bey’i de alarak Kâbe’ye gittik. Cuma namazını yeni yapılan revakların altında kıldık.
Kâbe’yi yeterince göremediğimden “arkadaşlar Kâbe’yi görsek de öyle gitsek olmaz mı” dediğimde arkadaşlarım çok sıcak bakmadılar. ‘Gidelim geri geliriz dediler.’ Fakat çıkıştaki zorluk haremin içinde bir müddet daha kalmamızı sağladı. Bu arada yürüyoruz. Bir de ne göreyim kendimizi Kâbe’nin hem de Altınoluk’un karşısında bulduk. Tavaftaki rahatlığı da görünce Muhlis Bey; “Ahmet hocam tavafa ne dersin?” dedi. “Varım” dedim. İkimiz tavafımızı yapıp otele döndüğümüzde Bekir Bey henüz otele yeni varmış.
Kâbe’yi görmeden gidecek olan biz, hem de en rahat yaptığımız tavaflardan birisini yapmış olduk. Üstelikte Mültezem’e temas edip dua etmecesine…
Akşam namazını eda ettikten sonra bizim ekip (Fetva ve İrşat) için hazırlanmış minibüsle saat yedi de tekrar Hareme gittik. Mekke’de bulunduğumuz müddetçe gündüz gitmelerimin dışında akşam on dokuz ve yirmi iki de Kâbe’ye gitmeye çalıştım. Akşam namazından yatsıya kadar Kuran okuyor, yatsıdan sonra da tavafımızı yapıp istirahat için otelimize geliyordum.
Geldikten sonra da bir başka güzellik yaşıyordum. Gecenin geç saatlerine kadar değişik üniversitelerden gelen hocalarımız, birbirinden farklı özellikleri olan müftülerimiz ve merkez teşkilattan gelmiş olan hocalarımızla padişahın sarayında yapılan “huzur dersleri” niteliğinde çok güzel muhabbetlerimiz oluyordu. Ayrıca “okuyucu” diye adlandırılan birbirinden güzel Kuran Bülbüllerinin ilahi, kaside ve Kuran tilavetleriyle gönüllerimiz bayram yapıyordu.
