Tahir DAĞASLANI hocamız ile “Aile Ekonomisi” üzerine yapılan söyleşi: AİLE EKONOMİSİ: AİLEDE HARCAMA POLİTİKASI

Tahir DAĞASLANI hocamız ile “Aile Ekonomisi” üzerine yapılan söyleşi: AİLE EKONOMİSİ: AİLEDE HARCAMA POLİTİKASI

M. Akif ÇELİK: Bugün yıllarını öğrenci yetiştirmeye vermiş Tahir Dağaslanı hocamızla birlikteyiz. Hocamız öğretmenlik hayatında ilköğretimlerden, İmam Hatip Lisesi Meslek Dersleri Öğretmenliğine kadar bir dizi görevde bulunmuştur. Memuriyet hayatında ise Milli Eğitim Müdürlüğünde memurluk ve Aile Bakanlığı İl müdür yardımcılığı görevinde bulunarak ailelerin her türlü ihtiyaçları ile ilgili görevler üstlendi. Son olarak Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Daire Başkanlıklarında bulunan hocamız, aile ve eğitimin her aşamasında bulunmuş toplumla iç içe bir hocamızdır. 

Sayın hocam;  Cumhurbaşkanlığı 2025 yılını aile yılı ilan etti. Biz de Enderun Eğitim Vakfı olarak bu ilan edilen aile yılına bir katkımız olsun diye seri röportajlar yaptık. Bugün de sizinle  “aile ekonomisi” ana başlığında, ailenin gelirleri giderleri kısaca harcama politikası vs. etrafında konuşacağız.

 M. Akif ÇELİK: Sayın Hocam,  ailelerin harcama politikası nasıl olmalı? İhtiyaç ya da israf olup olmama durumlarına göre konumuza giriş yapmak istersek neler söylersiniz?

Tahir DAĞASLANI : Ülkemizin geneli için baktığımızda Cumhurbaşkanlığımızın ilan ettiği aile yılı genel bir başlık, üst başlık olabilir. Ama biz İslami bir aileden, Allah’ın Kur’an’ı Kerîm’de istediklerini ve Rasulullah as’in sünnetini uygulamaya çalışan bir aileden bahsediyoruz. Buradan hareketle birkaç cümle söylemem yerinde olacaktır diye düşünüyorum. İslam bir bütündür bütün olarak bakmamız lazım. Bütün parçalarıyla aile de bir bütündür. Aileye bakacağız ama ailenin bir üst başlığı olmazsa alt başlıkları oluşamaz. Ne demek yani? Ailenin kurulma gerekçeleri, işletilme gerekçeleri ve ölümle ya da Allah muhafaza buyursun boşanmayla sonlandığında neler yapılacağı hususunda Allah’ın bizden neler istediği bilgisine sahip değilsek, hangi sebepler ailenin oluşmasını ve ya sonlanmasını gerektirir konularında bir konsensus sağlayarak yuvayı kurmazsak burada problemler kaçınılmaz olur.

Kız tarafının kapısını erkek tarafı çalar. Allah’ın emri, Peygamberin kavli üzerine diyerek söze başlar. Türkiye’de bu sözler konuya giriş için örf adet olarak söylediğimiz, üzerinde düşünmediğimiz bir tekerleme gibi söylenir oldu. Söz ciddiyetini kaybetti. Oysa besmele ile başladığımız bu sözler yuvanın ilk kuruluş sözleşmesinin temellerini oluşturmaktaydı. Aileyi kurma gerekçemizi Allah’ın emrini yerine getirmek ve Peygamber Efendimizin örnek aile yaşantısını, uygulamalarını rehber edinmek olarak belirlemiş oluyorduk.   

Aile ekonomisi, ev ekonomisi, evin bütçesi gibi konular bizim için çok önemlidir. Mesela ailenin rızkını, geçimini, kıyafetlerini, evin kirasını, korunmasını, evin satın alınmasını, diğer ihtiyaçlarını kim karşılayacak? Kadın mı karşılar, erkek mi karşılar? Hani bizde eskiden konuşulurdu “Alman usulü” derlerdi. Yani evin işletimi böyle bir tarz da mı olacak? eşlerden her biri kendi ihtiyaçlarını kendisi mi karşılayacak?

Kur’an-ı Kerim’de Bakara suresinin 233. ayeti kerimesinde Allah Teâla eşinin ve çocuklarının rızkı, kılığı, kıyafeti, geçimi yani her şeyiyle erkeğe aittir, erkek sorumludur buyuruluyor. Evliliğe başlangıç süreci olarak baktığımızda genç adam evlenmek istiyorsa eşinin hem maddi hem manevi ihtiyaçlarını karşılayacak, onun korunması ve kollanması hususunda güç ve iktidara sahip olmalıdır. Bu mümkün değilse bunları kendisine temin edecek ailesi, akrabası dostları vs. tarafından bunlar teminat altına alınmış olmalıdır. Bu şartlar O zamanın dünyasında da böyleydi bugünde böyledir. Bu durum Allah’ın insanların ruhuna, özüne koyduğu temel kanunun tescilidir. Dünyanın neresine giderseniz gidin, insanların hangi özellikleri, güzellikleri olursa olsun iki kişi bir eve girdikten sonra sabahleyin kalkıldığı zaman şöyle bir durum gerçekleşmez; Yani kadın ben iki ekmek ve kahvaltılık bir şeyler alayım. Sen de kahvaltıyı hazırla demez. Ama erkek ben kahvaltılık bir şeyler alayım sen de kahvaltımızı hazırla der ve bu masrafı kendi maddi imkânlarıyla karşılar. Belki beraber hazırlıyor olabilirler, belki buna karar vermiş olabilirler ama dünyanın çoğunluğunda gördüğümüz evin ihtiyaçlarını erkek karşılar. Allah Teâlâ da bunu vicdanımıza böyle yerleştirmiştir.

Ev ekonomisi dediğimiz ekonomi sorumluluk olarak, bilinç olarak erkeğe aittir. Erkek para kazanmalıdır, erkeğin kazancı olmalıdır. Son yüzyılda tabii ki değişik durumlar da karşımıza çıkmaya başladı. Özellikle kadınlara dışarda çalışma imkânları verildi. Çalışma imkânı derken kadın her zaman evinde, tarlasında, bağ ve bahçesinde çalışıyordu.  Tarıma dayalı bir ekonomi vardı. Dünyada kadınların hepsinin durumu da buna benzerdi. Sanayileşmeyle birlikte köyden şehre doğru gelmek icap etti. Çünkü köyde geçinilemiyordu. Çocuklar tahsil, yeni ustalıklar, sanatlar öğrenmek zorundaydı.  Tüm dünyada aileler şehre doğru akın ettiler. Çünkü sanayileşme şehirde başladı. Şehirde de sanayiciler insanları daha ucuza çalıştırabilmek adına erkeğe beş lira vermesi gerekiyorsa vermedi üç lira verdi. Şehirde kiralar,  masraflar falan fazla olmaya başlayınca kadınlar da geçim şartlarının zorlaması sonucu çalışmaya başladı.

Kadınların da çalışmasının üzerinden neredeyse bir yüz yıl geçtiğini düşünecek olursak, kadın da evde artık erkek kadar ekonomik güce sahip oldu. Hatta bazılarının erkekten daha fazla maaş ve ekonomik güçleri var, iş kadını oldular. Buradan hareket ettiğimizde evin içerisinde nasıl bir ekonomi uygulanacak? Çocuklar geç evlenmeye başladılar. 18 yaşında, 20 yaşında, 22 yaşında işe giriyorlar. 30 yaşında, 35 yaşında evleniyorlar. Bu arada kimisi mühendis, kimisi doktor, kimisi öğretmen, kimisi sanayide ya da değişik iş konularında gelirleri var. Eve birçok gelir getiren kişi olabiliyor. Ama erkeğin sorumluluğu olarak baktığımızda kazancı kadarlığını eşine ve çocuklarına harcamakla yükümlüdür.

Evin temel ihtiyaçları dışında kalan özel ihtiyaçlar için babanın borçlara girmesi gerekmez. Oğlanın şu ihtiyacı var bunu karşılayayım, kızın tablet ihtiyacı var, şunun parfüm ihtiyacı var, şunun şu ihtiyacı var, bunun için erkek kendini yıpratmamalı. Ne demek istiyoruz? Öğretmen maaşı üzerinden gidelim. Diyelim ki bir öğretmen arkadaşımız var. Aylık aldığı ücreti belli eşi de çalışmıyor. Ya da ikisi de öğretmen. Beraber bir yuva kuracaklar geçinip gidecekler, Biraz önce ifade ettiğim gibi evin maişetini erkek sağlamalıdır. Bu konuda birçok hadis-i şerif var. “Bir adam Allah rızasını umarak ailesinin geçimini sağlasa ve bunu sağlamak için harcadıkları her şey bir sadakadır” buyruluyor Yani erkeğin evine harcama yapması için teşviki var.  Belki erkek de şunu sorgulayabilir. Ya Rabbi erkek kadın bizi eşit Müslüman olarak yarattın. İkimiz de cennete aynı gideceğiz. İkimiz de suç işlediğimizde cehenneme aynı gideceğiz. İbadetlerimiz de aynı. Onun geçimini niye bana, benim üstüme verdin? Bu bana bir yük değil mi diyebilir. Ama hem ayet-i kerimelerde hem hadis-i şeriflerde sana bir yük gibi gelen iş aslında seni cennete götürecek. Her kazandığından, her ailen için, eşin için, çocukların için harcadığın sana bir ahiret azığı, ahiret nasibidir diyerek erkeği teşvik eder.

Dünyanın her yerinde inancı ne olursa olsun biraz önce de ifade ettiğim gibi erkekler hanımlarının yeme içme korunmasından kendilerini sorumlu hissederler. Kadın kendisini bundan müstağni sayabilir. Yani benim bunlara ihtiyacım yok, ben artık polis oldum. Veya asker oldum hatta paşa oldum diyebilir. Dünyanın her bir yerinde değişik kadın tipleri ve meslekleri olabilir. Erkeğin mesleği kadından mali ve statü olarak aşağıda olabilir. Ama tüm buna rağmen içindeki bu duyguyu bir türlü yenemezler. Çünkü Allah Teâlâ bunu böyle kodlamıştır.

Buradan gelelim evde ekonomi nasıl olacak sorunuza. Ev ekonomisinden birinci derecede sorumlu olan kişi erkektir. Erkek evin vakıf malı gibidir. Çalışıp kazanacak ve kazandığını birinci dereceden ailesine, eşine ve çocuklarına harcayacak. Devir değişti modern dünyada neredeyse kadınlar yüz yıldır çalışıyor dedik. Bunlar kazandıklarını ne yapacaklar?   Bazen erkek kadar, erkekten yüksek geliri olan kadınlar var dedik. Ekonomik geliri olan kadınlar evlerine harcama yapamazlar, yapmasınlar demedik. Harcama yapmaya zorlanamazlar dedik. Bir kadın evine harcarsa ve derse ki bak Ahmet, Mehmet sen de kazanıyorsun ben de kazanıyorum. Sen benim kazandıklarımı eve kullanmamı talep etmiyor olabilirsin. Ama senin kazancınla durumu görüyorsun. Evin kirasına ata arabaya neyse yetişemiyorsun ama benim aldıklarım da var. Benim aldıklarımı da Allah Teâlâ sadaka kabul etsin, hayır kabul etsin, beraber kazancımızı ortaya koyalım daha iyi şeyler yiyelim, daha güzel bir yaşantımız olsun, çocuklarımıza daha büyük imkânlar sağlayalım derse bu kadın için de aynı derecede sadaka olur, hayır olur. Kendisini cennete götürecek bir yol olur, ayrıca evin mutluluğuna da katkı olur.

Bazı hoca efendiler işin sosyolojisinden uzak olarak direkt fikri noktalardan efendim şöyle de olabilir böyle de olabilir diye kadın kazancını ortaya koymak zorunda değil diyorlar. Doğru söylüyorlar ama işin sosyolojisi böyle mi işliyor. Evler böyle kesin kurallarla mı işler? Diyelim ki ben de öğretmenim elli altmış bin lira para alıyorum, hanım da öğretmen o da elli altmış bin lira para alıyor o aldığından hiç eve harcamıyor benim rızkımı da vereceksin üstümü başımı da alacaksın diyorsa haklı. Görevimizi hatırlatıyor. Ama bu kısıtlı bütçe ile alınan kıyafeti beğenilmiyorsa. Adam aciz duruma düşürülüyorsa. Altmış bin lira maaş alan bir adam iki çocuk,  on beş yirmi bin lira ev kirası, çocuğun servis parası, okul parası, kendilerinin öğlen yemekleri, pazar masrafı dediğimizde kendilerine kalacak olan para ile üstüne alacağı elbise ona göre oluyor. Efendim ben bir öğretmen olarak şu kıyafette olmam gerekir. Bana üç beş değişik elbise alman gerekir. İşte şunu yapman, bunu yapman gerekir. Doğru. Ama ben seni bir öğretmen kalitesinde ya da daha yüksek makamlarda birisi olsaydın. Ne bileyim milletvekili olsaydın, başka bir sosyal statüde olsaydın benden yine aynı beni bir milletvekili şeklinde kıyafetimi giydirmek zorundasın diye iddia edebilecek miydin? Ya da etsen ne olacak? Sonuç ne olacak? Bu ailemizin mutluluğuna katkı mı sağlayacak? Sağlamayacak. Sen böyle direndikçe, benim de takatim yetmedikçe, Allah insanları gücü takati nispetinde sorumlu tutmuştur. O zaman daha müreffeh bir hayatımız olsun derken evimizin temelleri çatırdamaya başlayacak ve kaçamayan çocuklarımız altında kalacaktır.

Gördüğümüz geçimsizliklerin birçok sebepleri var. Bu sebeplerin en önemlisi maddi sebeplerdir. Kadınlar ve erkekler kazandıklarından çok daha lüks bir hayat yaşamak istiyorlar. Pusuda bekleyen faizci lobi de her şeyi ile devrede hemen size kredi kartı verelim diyor, eşinize ek kart verelim, çocuklarınıza verelim. Elli bin lira maaş alıyorsan, sana yüz elli bin lira kart limiti veriyor. Düğünde, bayramda, okullar açılırken, yazın tatilde harca şeninde çocuklarının da yazın şöyle bir tatil hakkın diyor.

M. Akif ÇELİK: Borç gibi bir şeyin devreye girmesi söz konusu

Tahir DAĞASLANI: Tabi. Maaşının üç katı limit veriyor. Olmayanı harcatacaklar Yani seni birkaç ay önceden borca sokuyor. Peki, bunu nasıl ödeyeceğiz? O para o sürede ödenmez. Benim bir yılımı ipotek ediyor. Sürükleniyoruz. Sarmala düştükçe evin temel ihtiyaçlarını alamıyorum. Alamadıkça evde krizler çıkmaya başlıyor. Buralarda dikkat edilmesi gereken işler kadının da eve bir getirisi geliri varsa en azından kendi özel ihtiyaçlarını karşılamalıdır.

Oğlanlar, kızlar çalışıyorlar. Bunlar çalışmak için anneden babadan ya da kadın eşinden izin aldı mı? Onun rızası var mı yok mu? Bu işler evimizde nasıl bir yara açar? Ya da nasıl bir katkı sağlar? Bunlar oturup konuşuldu mu? Hayır.

M. Akif ÇELİK: Bunları geçtik diyorsunuz?

Tahir DAĞASLANI: Maalesef buraları geçtik. Kadın adama diyor ki ben KPSS’ den şu kadar puan aldım. Atamam yapıldı ben gideceğim. Yahu hanım senin ataman iki şehir öbür tarafa çıktı. Ne olacak şimdi? Bunu oturup konuşsaydık. Bu iki üç yıl ailemize mutluluk mu getirir? Huzursuzluk mu getirir? Çocuklarımız ne olur?  Cevap, kendin bilirsin ben yıllarca bugün için okudum, çalıştım, ne var iki üç yıl sabredersin diyor. İslam’da kadının böyle bir yükümlülüğü olmadığı halde daha rahat ve lüks yaşayabilmek için belki de İslamî kurallara da aykırı olan yerlerde İslam’a aykırı olan başka başka şekil ve kıyafetlerde çalışıyor aile de problemler çıkınca da İslamî çözümlerin yetersiz kaldığından bahsediyor!

M. Akif ÇELİK: Zannediyorum en başta söylediğiniz gibi “İslam bir bütündür” ilkemiz var. İslam’ı ve aileyi bir bütün olarak görmek bu noktada önemli. Hocam bu noktada lüks ve israf hakkında da birkaç cümle kuracak olursanız neler söylersiniz?

Tahir DAĞASLANI: Yüce kitabımızda bu konuda açık ayetler var. Bize orta yolu tutmamızı gelirimiz ve giderimizde, cömert ve cimriliğimizde akıllı hareket etmemizi hesapçı olmamızı söyler. “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Bununla beraber malını saçıp savurma. Çünkü savurganlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan da rabbine karşı çok nankördür.” (İsra: 26-27)    

“Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma; sonra kınanacak, kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin!” (İsra: 29)

 Bu ayet-i kerimelerle birlikte birçok hadis-i şerifler de var. Bunlardan yola çıkarsak her zaman bir kenarda zor günler için yedek akçe dediğimiz paramızın bulunması gerekir. Allah göstermeye biz her şeyimizle boşlukta yaşayan birisiyiz. Her an bir kaza bela, hastalık başımıza gelebilir. Başkasına muhtaç olmamak için kenarda biriktirdiğimiz yedek akçemiz olmalı. Ama bazı kıt kanaat geçinen kişiler her ay işte şu kadar artırmam lazım diye kendisine bir hedef koyuyor. Çocuğun yediğine, tüketilen peynire, zeytine takıntılı oluyor. Geçen ay bir kilo zeytin yenmişti, bu ay bir buçuk yenmiş, geçen ay şöyle olmuş, bu ay böyle olmuş gibi rahatsız edici pozisyonlara düşüyorlar. Bu harcamalar israf değil asgari ihtiyaçtır. Bunların hesabı yapılarak aile rahatsız edilemez. Evin içerisinde, aile karnını rahat doyurmalı her şeyin hesabı yapılarak çoluğun çocuğun boğazına sarılmamalı. En azından Eşimizin ve çocukların duyacağı şekilde yapılmamalı. İç dünyamızda sessizce yapılmalı 

Hayali bir aile örneğimiz olsun. Evin hanımı kabiliyetli ve hamarat evinde yemekler, sulu tatlılar, kuru pastalar vs, yapıyor. Böyle bir ailenin evinde beş liraya mal edilen bir malzemeyi gidip de çok pahalıya dışarıdan satın alıp yarısını yiyip yarısını da iyi değilmiş ya da hoşlanmadık diyerek atması israfın ta kendisidir

Birinci örnekte ifade ettiğim gibi çocuklarımızın, ailemizin geçimini, asgari ölçüde sağladıktan sonra artan bir şeyler varsa bu artanıyla geleceğimizi garantiye almak için ufak tefek biriken şeyleri kenarda tutmalı. Sonrasında daha da artanlar varsa sadaka devreye girer. Sadaka kelimesi de adı üstünde sadâkat demektir. Sıdkımızı, sadakatimizi, doğruluğumuzu, Allah’a inancımızı, samimiyetimizi gösteren kelimedir sadaka. Sadakat ile aynı kökten gelir. Allah’a sadakatimizi göstermek için başkalarına da destek olacağız. Ama başkalarına destek olabilmek için evdekinin rızkını kesmeyeceğiz. Özellikle söylüyorum. Evdekilerin asgari düzeyin üzerinde geçimini sağlamış olmamız gerekiyor. Neden bunları söylüyoruz? Evde huzuru, sükûneti ve mutluluğu sağlamak birinci vazifemizdir. Çocuklarımızın rızkından süt parasından keserek,   şurada kardeşlerimiz mağdur, şurada kardeşlerimiz şöyle vs. diyerek asgari geçimin altına inersek çocuklar bunu bilemezler.  Ailesinin imkânının olmadığı babalarının ihtiyaçlarını karşılayamadığını zannederler. Ergen çocuklar aileye düşmanlaşabilir. Anne ve babaya karşı sert tavırlar takınabilir. Bu ölçü ailenin: anne baba ve çocuklar arasında tam bir iletişim ile sağlanır   “konuşan aile”  her problemini çözer diyebiliriz.

M. Akif ÇELİK: Burada da asgari düzeyde bir ölçünün belirlenmesi mi gerekiyor?

Tahir DAĞASLANI: Ailenin kuruluş gerekçesine dönecek olursak konuşmamın başında ifade etmiştim. Hanım biz Allah rızası için evlendik. Allah’a çok şükür evimizi geçindirebilecek maddi gelire sahibiz. Bak şu artanını bankada biriktireceğimize, Allah göstermesin faizli mevduatlarda şurada burada biriktireceğimize, ikinci arsa ikinci ev, üçüncü bilmem ne alacağımıza, dünyanın falan yerinde fakirler, yoksullar, aç insanlar var. Cihat eden, Allah yolunda mücadele eden kardeşlerimiz var. Bütün bunlara destek olmamız gerekir.  Kur’an-ı Kerim bize böyle söylüyor demeliyiz. Peygamberimiz de  “Kişinin Allah yolunda cihat için sarf ettiği para köle azat etmek için harcadığı para, fakirlere sadaka verdiği para ve bir de aile fertlerinin ihtiyaçları için harcadığı para var ya, işte bunların içinde sana en çok sevap kazandıracak olan ailen için harcadığın paradır” buyuruyor. Diye onları hem teşvik etmeli hem de rızasını almalıyız. Hadis-i şerif neye nasıl yaklaşacağımızı inşa etmiş oluyor. Öncelikle ailene harcayacaksın. İsraf derecesine ulaşmayacak ama aç ve fakirleri de unutmayacaksın.

Konumuz bu değil ama fakirlere yardım ederken de hangi fakir öncelikli olmalı konusu önemli, hadis-i şerifler en yakından başlayacaksın der. Aile saadeti için sıralama çok önemlidir. Burada da çok büyük hatalar yapılıyor. Birinci derece akrabadan kardeş var, yakınlarımız var. Onlara yardım etmiyoruz. Başka yerlerdeki başka insanlara yardım ediyoruz. O zaman ne oluyor? Akrabalarım içinden bana kızıyor. Bunun Müslümanlığı kendisine yararlı diyor. Ve büyük ailede huzursuzluk oluyor. Oysa birbirimizle ufak tefek hediyeleşirsek, yardımlarda bulunursak, zekât düşen yakınlarımıza zekâtımızı verirsek büyük bir ailemiz olur. İslamiyet anne baba ve çocuklardan oluşan çekirdek ailenin üstündeki büyük aileyi hedefler.

Konuyu toparlayalım. O zaman ne yapıyoruz? Harcamalarımız birinci derecede eşimiz çocuklarımız için olacak. İsraf derecesine ulaşmayacak ama boğazını da sıkmayacağız. Her devrin bir yaşantı şekli vardır. O devre uygun yaşayacağız. İşte 70, 80, 90 yaşındaki dedemizin bizim devrimizde diyerek başladığı şeyleri kendi evimize her zaman uygulamaya çalışmayacağız. Efendimizin iki takım elbisesi varmış başkasını giymezmiş işte sahabenin şöyleymiş gibi bilgiler doğrudur ama o Arabistan’daki bu şartlar her zaman bize uymaz. Onların yaşadığı dönemde evlerinin üstünde çatı bile yoktu. Orada hava her zaman sıcak. Biz Türkiye’de yaşıyoruz, Kars’ta yaşıyoruz, Nevşehir’de yaşıyoruz, İstanbul’da yaşıyoruz. Üstümüze yağmur yağıyor, kar yağıyor kışlık elbiseye, yazlık elbiseye, kışlık ayakkabıya, yazlık ayakkabıya bunların birer alternatifine daha ihtiyacımız var. Birini çıkarttığımızda öbürüyle kalacağız. Belki bir de dügünlük bayramlık dediğimize de ihtiyaç olacak.  Zamanımızda normal şartlar nedir? dediğimizde belki iki üç tane elbise birkaç tane ayakkabı olmalıdır.

Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde “Yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz ve giyininiz. Ancak kibirlenmeyin ve israf etmeyin. Şüphesiz Allah nimetinin eserini kulunun üzerinde görmek ister.” (Buhari) buyurur. Çocuklarımızı, eşimizi ve kendimizi kem gözlere çekici hale getirmeden yaşamalıyız. Hanımımıza bir kıyafet aldıysak herkesin gözü hanımımızın üzerinde, kızımızın ya da kendimizin üzerinde olmamalı. Mahremiyete dikkat edecek şekilde olmalıyız.  Bu arada bir de parfüm meselesine gireyim. Devir değişti.  Parfüm kullanmazsak olmaz, şunu yapmazsak bunu yapmazsak olmaz. Ben bunun alkolsüzünü aldım. Alkollüsü haram değil, alkolsüzünde bir şey yok falan filan. Kendimizi kandırmayalım aynı dünyada yaşıyoruz.  Allah kişinin gönlünü bilir değil mi?  Allah’a hesap vereceğimizi bildiğimiz halde biz parfümleri, esansları, kokuları neyse sürerken de, kıyafeti giyerken de, sokağa çıkarken de düşünce yapımızın ne olduğunu biliyoruz. Bunlar çapkınlık için kullanılamaz haramdır. “Allah hain bakışları da bilir, gönüllerde gizli olanı da bilir.”  O zaman Allah bizi evin içerisinde fiziken bildiği gibi gönlümüzü biliyor. Evin içerisindeki harcamalarımızdaki gönlümüzü de bilir. Dışarıya çıktığımızda da bilir. Eşimize karşı çocuklarımıza karşı davranışlarımızı da bilir. Onlardan kısıtladığımızı da artıracağımız parayı ne yapacağımızı da bilir. 

M. Akif ÇELİK: Kıymetli hocam, bu bölümü toparlayacak olursak: Aile ekonomisinde sorumluluğun kimde olduğuna değindik. Bu sorumluluk çerçevesince harcama politikasına değindik. Lüksten kaçınmanın, borçlanmadan kaçınmanın ve özellikle aile içerisinde çalışan diğer kardeşlerimiz varsa yani eşi çalışıyorsa, çocuklar çalışıyorsa onların da bir sadaka olması bakımından aile bütçesine katkıda bulunmasının aile saadeti açısından olumlu olabileceğini söyledik. Ve özellikle israftan kaçınmanın, Yine aile reisinin harcama yaptıktan sonra kalan parası, malı ve mülkü varsa oradan da sadaka yapmasının ahirete bir yatırım olacağı noktasına değindik.

Şimdi de şöyle bir başlangıç yapmak istiyorum. Ailenin elbette ihtiyaçları var. Asgari seviyede bu ihtiyaçları erkeğin evin reisi sıfatıyla karşılaması gerekiyor dedik. Aile reisinin aile dışındaki yerlere harcama isteği olabiliyor. Bu istek bazen aile içerisinde ihtiyaç varken sadaka vermek gibi helal kapsamında oluyor.  Bazen de haram kapsamında da olabiliyor. Hocam buradan giriş yapalım ne dersiniz?

Tahir DAĞASLANI: Biraz önce de ifade etiğim gibi İslam aileyi tanımlarken, hak ve sorumlulukları açısından büyük aile şeklinde tanımlar. Günümüzde televizyon ve diğer ortamlarda bize örnek gösterilen aile kurulum ve işletim süreci şöyle özetlenir. Erkek ve kız sokakta birbirlerini bulurlar, nişanlanırlar, evlenirler müstakil ev açarlar, paraları ve imkânları olan insanlardır. Para varsa imkân vardır! Anne baba yokmuş gibi davranırlar. Sonunda biz ayrıldık, böyle münasip gördük, geçinemedik ayrıldık. Benzeri birçok sebep sayarak ayrılırlar Aileyi niçin kurduk, niçin dağıtıyoruz, ne yapıyoruz, nasıl yapıyoruz? Gibi soruların cevaplarını biz İslami değerlerimiz açısından ele alırken Bugünün gençlerinin azımsanmayacak bir kısmı gençlik güzellik, mal, mülk gibi maddi ölçüleri temel alıyor.

Aileyi dünyalık üzerine kuranların gözleri daha iyi ve güzelini elde etmek için sürekli dışarıdadır. Ekonomik durumları güçlendikçe ev halkının gözü evin dışına doğru kaymaya başlıyor. Evinde içebileceği bir bardak çayı dışarıda bir yerde rahat ve huzurlu yerde içelim isteyebilir bu bazen israf sayılmaz. Burada mekân seçimi önemli olur. Ailemize uygun bir yer değilse gözlerimiz haram görüyor, alkol satışı yapılıyorsa, başka başka işler varsa. Böyle yerlere hem gidemeyiz hem de harcama yapamayız. Lüks yerlerde harcama yapamayacaksak kazandığımız bu para bizim ne işimize yarayacak? Burada şöyle bir soru soralım. Bizim aile kurmamızın temelindeki ana amaç çok para kazanmak, helal haram demeden çok mutlu yaşamak falan gibi hesaplar mıydı? Yoksa Allah’ın rızasına uygun yaşamak mıydı?  Yılbaşı geliyor, aybaşı geliyor, günler hiç bitmiyor. Delinin eğlence günü biter mi? Deliye her gün bayram demişler. Ailenin reisi olan kişi helalinden bol para kazanıyor diye helalinden olan şeyleri saçıp savuramaz harama hiç harcayamaz.

Kapitalistler her günü bir bayram ilan etmişler her günde bir israf ve Allah’a isyan adetleri kurgulamışlar aile ekonomisini yıpratıcı işleri sevgi ifadesi haline getirmişler. Efendim bugün falancanın doğum günü kutlayalım. Kutlayalım Allah Teâlâ bize kutlanacak ne göz aydınlıkları ihsan etmiş parayla satın alınamayacak evlatlar eşler vermiş. Allah’a şükürler edelim dualar edelim kendi aramızda yemeğimizi yiyelim İslam’a aykırı olmayacak şekilde eğlencemizi yapalım. Bu ailemizin iffeti ve ekonomisi için en doğru olandır. Bu sade kutlamanın düşmanı olan aile katilleri kutlama için disko kapatalım, bar kapatalım, yok efendim falan otelde kutlayalım, falan yerde kutlayalım diyorlar.

İslam’da mütref dediğimiz bir kelime var. Nimet şımarığı diyebiliriz. Parası pulu her şeyi olan burnunu havaya diken şöhret için parasını pulunu her şeyini harcayan tipler. Sonunda bizi de bunlara doğru yaklaştırıyorlar. Vur patlasın, çal oynasın. Açlar açıklar varmış ona ne?   O yüksekte etrafındakiler hep aşağıdalar ya problem yok. Bir zât kibir için;   “Kibir, kişinin kendisini büyük görmesi değildir. Kibir, kişinin karşıdakilerini küçük görmesidir.”  diyor. İnsanları mesleklerine, maddi gelirlerine göre kategorize etmek ve kendisini de hâşâ la yus’el (hesap sorulamaz) gibi görmek, Para benim değil mi? Nasıl istersen böyle harcarım demek tarihin derinliklerindeki sapkınların sözleri ve davranışlarının tekrar nüksetmesidir.

Şu’ayb As’a da milleti “Dediler ki; “Ey Şu’ayb, atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysaki sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın.” (Hud:87)  Yani senin Allah’ın bizim paramızı nasıl harcayacağımıza ne karışıyor? Para bizim değil mi?  Ben kazandım. İstediğim gibi harcarım mantığı.

Dinimize göre evin reisi erkek de olsa kadın da olsa istediği gibi harcama yapamaz.  Babamın parasıyla aldığım yok ya. Sigaramı kendim aldım. Babamı parasıyla aldığım yok ya… Ben böyle yaparım. Yapamazsın. Yapamazsın. İsraf İslam’da haramdır. İsraf edilmeyecek, harcamalarımız tertipli düzenli yapılacak, harcadığımız yerlerin maddi ya da manevi bize bir getirisi olacak, ya kendi ihtiyacımızı görecek, ya karşıdaki bir Müslümanın, bir insanın, bir hayvanın, bir bitkinin ihtiyacını görecek.

Müslüman ailede Allah korusun alkol kullanımı başladıysa, uyuşturucu kullanımı başladıysa,  başkasının erkeklerine ya da kadınlarına doğru yönelme başlanıldıysa ve ne var canım Müslüman erkeğim üç tane de evlenirim, dört tane de evlenirim. Gibi saçma sapan cümleler kurarak İslam’ın ihtiyaç durumlarında önünü açtığı işleri kendisinin hovardalığına başlangıç cümleleri olarak haddini aşmaya başlıyorsa bu insanlar tavır ve davranışlarına dikkat etmeliler. 

M. Akif ÇELİK: Hocam anladığımız kadarıyla ne kadar zengin de olsak ne kadar fakir de olsak harama kapımız kapalı. Ama helalde de Müslüman’a yakışan her şeyi ölçüp biçip tartmanın gerektiğidir. Yani öyle teklemeye olan bazı işler dışında bunu genelleştirecek, bir âdete ve geleneğe dönüştürecek ya da kişiyi zora sokacak işlerden kaçınmamız gerekir.

Tahir DAĞASLANI: O “asgari” kelimesini ben “Normal” diye değiştireyim. Şimdi asgari dediğin zaman diyorlar ki bizim hocalar oturmuş hep asgari asgari her şeyin asgarisini söylüyorlar. Biz asgarisini söylemiyoruz. Bize yakışan ihtiyaç kadarı normal olmalıdır. İhtiyacın bir ölçüsü olması bir dengesi olması gerekiyor. Evimizdeki yaşantımız yememiz içmemiz harcamamız her şeyimiz bir denge dâhilinde evin halkıyla konuşarak beraber karar vererek bir yaşantımız olmalıdır. Evde diyelim ki evin reisi zekât verecek ya da hayır verecek hanım senin adına da benim adıma da ikimizin adına veriyorum. Çocuklar evimizin adına işte falan yere şöyle bir yardım yapıyoruz dediğinde çocuklar da sevinir. Baba da yalnız kalmaz destekçi bulmuş olur.

M. Akif ÇELİK: Buraya kadar güzel geldik. Şimdi kıymetli hocam günümüzde bazıları tarafından yanlış anlaşılan, bazıları tarafından fitne meselesi yapılan yani özellikle gündeme getirilip insanların kafasını karıştırmaya çalışılan miras konusunu konuşmak istiyorum. Bu konu bazıları tarafından ben de Müslümanım, Müslümanca böyle bakarım deyip aslında kavram kargaşasına dönüştürüldüğünü düşündüğüm bir mesele. Aile içerisinde de maalesef görüyoruz ki bunlar mutsuzluk sebepleri oluyor.    Şimdi biz İslam’a göre mallarımızı ne yapacağız? Yani çarçur mu edeceğiz? Ortaya mı bırakacağız? Hep kasaya mı yığacağız?   Allah’ın ayetlerinde bu noktada bir şey söylenmiş mi? Söylenmemiş mi? Aleyhisselatü Vesselam’ın sünnetlerinde ne var? Yani hocam bu miras meselesi nedir?

Tahir DAĞASLANI:          Evet. Mirası da şöyle değerlendirelim. Miras kelimesinden hemen ortaya çıkacak bilgi Müslümanlık para biriktirmeyi,   mali kaynakları çoğaltmayı, meşru görüyor olacaktır.   Bir kişinin birden çok evi, barkı, atı, arabası, fabrikası, her şeyi olabilir ki geride bıraktıklarına bunlar intikal edebilsin. Değilse şöyle bir ayet-i kerime olurdu. Müslümanlar mal mülk biriktiremezler. Kendilerinden sonra hiçbir şeyleri kalmaz.

İslam ferdî mülkiyete önem veriyor. Fert ölünce mülkiyet ne olacak?  El mülkü lillah. Mülk Allah’ındır. “Ve lillâhi mirâsus semâvâti vel ard.” “Yerlerin göklerin mirasçısı Allah Teâlâ’dır.” Her şey O’na kalacak. “Limenil mülkü’l yevm.” “Bugün mülk kimindir?” “Lillâhi’l-vâhidu’l-gahhâr.” “Allah Teâlâ’nındır”

Kişi ölünce mal mülk devlete kalabilirdi ya da ortada kalırdı. Ama Allah Teâlâ terekeden kim ne kadar alacak? Belirlemiş miras malına genel manada bir taksimat yapmıştır.  Burada ayeti kerimedeki “minbadi vasiyetin yusı biha ev deyn” “vasiyet edilenler yerine getirilip borçları ödendikten sonra” .ifadesi mirasçılara bazı mükellefiyetler yükler. Diyelim ki ben vefat ettim, malım mülküm var, evlatlar var. Evlatların birinci derecede yapacakları iş, ben onlara bir vasiyette bulunduysam, evladım ben den sonra şöyle yapın dediysem onu yerine getirecekler. Meşru olanlarını yerine getirecekler, maddi olanlarını yerine getirecekler, benim mirastan miras diye konuştuğumuz maddi kalıntılar. Değilse benim kendilerine nasihat ettiğim, diyelim ki ölmeden önce Yakup aleyhisselam çocuklarına nasihat ediyor, İbrahim aleyhisselam nasihat ediyor, benden sonra neye tapınacaksınız? Allah’a tapınacağız diyorlar. Ve lâ temûtunne illâ ve entüm müslimûn. Ne yaparsanız yapın evlatlar, Müslüman olarak ölmeye çalışın diyor. Bunu vasiyet ediyor. Her birimizin böyle bir manevi vasiyet etmemiz gerektiğini, aslında bizden kalacak hakiki mirasın bu olduğunu anlatıyor ayet-i kerime. Evlatlarım aman Müslüman olun, Müslümanlıkta sabit kalın, Allah’ın dediğinden ayrılmayın diyerek bir nasihat etmek, bir vasiyet etmek gerekir.

Üzülerek işitiyoruz ki babamdan vasiyetliyim kimseye borç para vermeyeceğim diyor. Yalan söylüyor zaten. Paraya o kadar bağlanmış onunla hemhal olmuş ki kimseyle paylaşmak istemiyor. İslamiyet’in yardımlaşın ayetlerini Efendimiz’in hadis-i şeriflerini hiçe sayıyor. Ama bir de kılıf bulması gerekiyor. Böyle vasiyetler geçersizdir. Konumuza tekrar dönecek olursak demek ki mal bırakılırsa miras taksim edilecek. Bu mal taksim edilirken birinci derecede malın sahibinin kendisinin gerçekleştiremediği, ömrünün kifayet etmediği tavsiyeler varsa onlar yerine getirecek. Borçları varsa onlar ödenecek. Ondan sonra geriye kalan mal taksim edilecek. Mal taksim edilirken Allah Teâla Nisa suresini merkeze koymuştur. Nisa suresinin neredeyse 50, 60 ayet-i kerimesi hatta son ayet-i kerimesi bile mirasla ilgilidir.

Her kanunun bir gerekçesi vardır. Allah Teâla da kesin hükümler bildireceği zaman o hükümden önce sanki gerekçeleriymiş gibi ayetler gönderir. Nisa suresinin giriş bölümünde insanların yaratılışından, yetim haklarından, yetim malı yemenin yanlışlığından, evlilikten, yetimlerle evlenildiği zaman nasıl davranılması gerektiğinden, yetimleri sırf yetimin malı mülkü var onları harcayayım diye evlenilmemesi gerektiğinden uzun uzun bahsedildikten sonra 11. ayet-i kerimeye gelince buyrulur ki.  “Allah size mirasta, çocuklarınız hakkında, erkeğe iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder…” O zaman taksim nasıl olacak? Kadın alacak. Kadının iki katı olarak da erkek kardeşler alacaklar. Burada mirasçılar sayılırken bizim biraz önce ifade ettiğimiz çekirdek aileden farklı olarak hayatta iseler kişinin annesine ve babasına da mirastan pay verilir. Ondan sonra çocuklarına kızlarına hanımına da pay verilir. Bununla da kalmaz annesi babası çocukları falan yoksa kardeşlerine doğru da miras payları gider.

Bütün bunlar sonunda günümüzde konuşulan niçin kadına bir veriliyor da erkek iki alıyor?   Haksızlık değil mi diye söyleyemiyorlar. Çünkü net ayet-i kerime var. Bu taksime gerekçe arıyorlar hikmet arıyorlar. Oysa ayet-i kerimenin hemen altını okusalar altında “ Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş paylardır; şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. Buyurulur. Yani şimdi kişi ben diyor aslında mirasımı Ahmet oğluma vermek istemiyorum Hasan oğluma, Fatma kızıma vereceğim diyor. Ahmet’e neden vermiyorsun? Denildiğinde Ahmet şöyle böyle.. Diye sebepler sıralıyor onu mirasımdan mahrum edeceğim falan diyorsun. Senin sevmediğin, hoşlanmadığın davranışları var olabilir. Bu taksimatlardaki hikmeti bilemeyiz. Ayrıca hikmet aramamızın çok gereği de yok. Allah-u Teâlâ’ya iman ettik.   böyle bir kanun, kural koymuş. Buna iman etmemiz ve bunun gereğini yapmamız gerekiyor.

İslam hukuku evrensel hukuk dediğimiz gerçek hukuktur. Yani bütün insanlığa konulmuştur. Afrika’da olsan, Amerika’da olsan, Avrupa’da olsan aynı hukuk geçerlidir. Diyelim ki evli bir erkeğiz, kız kardeşimiz var o da evli. Erkek olarak benim hanımım ölse, eniştemin yanına gelip de enişte bana bak, besle, beni koru, ben sizin evde kalayım, hanım da öldü ben nereye gideceğim deme ihtimalim çok düşüktür. Ama enişte vefat ettiği zaman, anne baba da yoksa hangi dinden, hangi milliyetten olursa olsun ne kadar parası pulu olsa da, maaşı muşu da olsa, her şeyi de olsa kız kardeş erkek kardeşiyle bir illiyet, bir bağlantı kurar. Kardeşim kimim kimsem kalmadı der. Erkek de hemen kız kardeşinin yanına varır. Kardeşim başın sağ olsun. Allah rahmet eylesin. Enişte de gitti. Hiç sıkıntılanma. Arkanda kardeşin var. Hatta ev, bark sıkıntı değil. Bize gelelim, beraber oturalım. Şöyle yapalım, böyle yapalım der. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Bu Allah’ın fıtratıdır. İslam miras taksimini neden böyle yapıyor? Sorusunun cevabını Yüce Rabbimiz sanki sosyolojik, vicdani ve merhamet olarak erkeğin gönlüne böyle bir duygu bir görev verdiysem, onu da maddi olarak destekliyorum diye cevaplıyor.

İnsanlar istiyor ki: daha gencecik insanlar evlenmişler, 20-22 yaşındalar, bir çocukları olmuş iki yaşında, adam trafik kazasından vefat ediyor, adamın dükkânı, tezgâhı, malı, mülkü hepsi kadına kalıyor. Kadın hepsini satıyor, savuruyor, neyse kendine alıyor. Diyelim ki evlenecek. Bu sefer çocuğu da atıyor. Diyor ki. Babaannesi baksın, anneannesi baksın. Tamam diyelim ki babaanne, anneanne de baksın da bu adamların hiç mi hakkı yoktu yani? O kadar yetiştirdikleri mal, mülk, meslek sahibi yaptıkları oğulları üzerinde hiç mi maddi hakları yoktu? Bu çocuğa bakacaklar, hiç mi masraf etmeyecekler? Yani Kur’an bunları da bir kurala bağlıyor. Hükme bağlıyor. Vefat edenin sağ olan anne ve babasını da mirastan mahrum etmiyor. Kadının ikinci evlilik hakkı var.  İnsanlar biraz oturup ayet üzerinde düşünmeli. Vicdanlı, merhametli düşünmeli. Dünya konjonktürünü tanımalı. Ondan sonra bir itirazı varsa itiraz etmeli. 

Unutmayalım ki hepimiz öleceğiz.   Hiçbir şeyimizi de yanımızda götüremeyeceğiz.  Geçenlerde bir baba iki evladını miras yüzünden vurdu. 69 yaşındaymış. Soruyorum, kaç yaşına kadar yaşarsın arkadaş? Ne olacak şimdi? o tarla seni kurtaracak mı? İyi hesap yapmalıyız. Evlatlarımız mı, paramız mı? Annemiz babamız mı, paramız mı?  Kardeşlerimiz mi, babamızdan kalan miras mı?  Nisa suresinin girişini bu gerekçeleri dikkate alarak bir kez daha okuduğumuzda vicdanımıza ve merhametimize vurduğumuzda, vefat edenin çocuklarının yetim kaldığını ve bu boynu bükük çocukların kendi evlatlarımız olabileceği gerçeğini aklımızdan çıkarmazsak miras ayetleri içimizde haykıran vicdanımızın sesi olur.

İslam’ın miras taksimini genelde hanım kardeşlerimiz sorgularlar. Bu sorgulamayı yaparken eşine “Kuran’a göre benim geçimimden sen sorumlusun yiyeceğimi giyeceğimi alacaksın, bizim evin ekmeğini sen kazanacaksın, ben çalışmak zorunda değilim, çalışırsam kazancımı eve harcama yapmak zorunda değilim, sen erkeksin bunları yapmak senin görevin…” Diye üst perdeden islami haklarını haykırırken iş miras paylaşmaya gelince kocasına seninle benim farkım nedir? İkimiz de insanız aynıyız diyen hanımefendi kardeşlerim eşleri vefat ettikten sonra bu değerlendirmelerinin gerçeği ile yüzleşirler.       Kocası bir ömür kazandığı her şeyini eşine ve çocuklarına harcamış hatta artırdıklarını da taksim edilmek üzere yine omlara terk edip gitmiştir. Hayatın gerçeklerinden uzaklaşmamamız gerekir.

Mirasın bir adı da terekedir. Vefat eden kişinin terk ettikleri demektir.   Vefat etmemiş kişinin mirası da terekesi de yoktur. Ama son yüzyılda görüyoruz ki insanlar uzun yaşıyorlar. Doksanlı yaşları Yüzlü yaşları görebiliyorlar. Çocuklarının mali durumlarına bakıp mallarının bir kısmını ya da tamamını çocuklarına eşit olarak verebilirler. Bu miras taksimi değil babanın evlatlarına ihsanıdır. 

M. Akif ÇELİK: Hayattayken kardeşler arasında, çocuklar arasında pozitif ayrımcılık, haklı haksız veya malı bir tarafa yığma ya da efendim birine az değerli yerleri, birine çok değerli yerleri verme gibi. Yani burada da İslam’ın ölçüsü nedir? Nasıl yapılması gerekiyor?

Tahir DAĞASLANI: İslam’ın ölçüsü çocuklar arasında eşitliktir. Sağlığımızda yapacağımız tasarrufta kız ve erkek ayrımı yapılamaz. Bunların ikisine de ne vereceksek eşit verilir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e böyle şikâyetler gelirdi. Sahabeden Beşîr b. Sa’d Malının bir kısmını oğlu Nu‘mân b. Beşîr’e verir ve buna Peygamber Efendimiz’i (s.a.s.) şahit tutmak ister, Efendimiz (s.a.s.) diğer çocuklarına da mal verip vermediğini sormuş, vermediğini öğrenince ona şahit olmamıştır. Hadisin farklı rivayetlerine göre “başkasını şahit tut” “onu geri al” “çocuklarınız arasında âdil davranın”  “zulmüne beni şahit tutma” gibi ifadelerle Beşîr’in bu tutumunu onaylamadığını göstermiştir.(Buhari)

Bizim bu davranışı değerlendirmemiz gerekiyor. Bir baba olarak evlatlarımız arasında ayrımcılık yapmayacağız. Evlatlarımıza destek olacağız. Gönüllerini alacağız ve gerisini Allah’a bırakacağız.  Çocuklarımızda annesine babasına isyan yerine itaati ve teşekkürü seçmeliler. Kardeşlerimiz için de öyle düşünmeliyiz. Anne, baba ve akrabalıkları dolar üzerinden ölçmemek gerekiyor diye düşünüyorum.

M. Akif ÇELİK: Hocam son olarak genel anlamda neler söylersiniz?

Tahir DAĞASLANI: Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme Kur’an-ı Kerim’de nasihat ediliyor. Aslında Onun şahsında bize nasihat ediliyor. “Sakın ola ki, onlardan bazı gruplara verdiğimiz geçici dünya nimetine göz dikmeyesin! Onlardan yana üzülme, müminlere karşı da alçakgönüllü ol!” (Hicr:88)

Bu çok önemli bir şey. İnsanlar şimdi komşumda ne var, arkadaşımda ne var, dostumda ne var, benim de olsun diyerek helaline haramına bakmadan onları elde etmek için gayret ediyorlar. Bu da bizim aile yapımızı, her şeyimizi bozuyor. Bu istek ailemize girmiş bir zehirdir. Bunların reklamı sürekli televizyonlarda yapılıyor, internetlerde yapılıyor. Erişemediğimiz gıdalar, erişemediğimiz kıyafetler, erişemediğimiz yaşantılar bizlere arz ediliyor. Bu arza karşı da cevap verilmeye, onlara karşı imrenilmeye, imrenerek bakmaya başlanılıyor. Küçücük çocuklar daha Porsche bilmem ne lüks marka arabalara gözlerini dikiyorlar. Oysa biz İslam’daki kanaati, diğerkâmlığı öğretmeye gayret etmemiz gerekiyordu. 

M. Akif ÇELİK: Allah sizden de razı olsun hocam. Teşekkür ediyorum, çok sağ olun.

Kıymetli okuyucularımız,  ezcümle hepimiz bu dünyaya aile kurmak için de geliyoruz. Yani neslimizin emniyeti, neslimizin devamı için aile kurmak, meşru bir aile kurmak önemli. Elbette bu kurduğumuz ailenin de nişanlılık sürecinden tutunuz da ölüme, miras paylaşımına varıncaya kadar İslami dengeler üzerine yani Kur’an ve sünnet dengeleri üzerine kurulması önemlidir. Biz de bu minvalden olmak üzere vakfımız olarak hem ülkemiz insanlarına hem ümmetimize böyle bir kaynak kazandıralım istedik. Sizlerden yayınladığımız videolarımızı ve dergimizi özellikle yeni evlenen gençlere tavsiye etmenizi rica ederiz.

YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.