MEFKURE-Zeki Soyak – Huzur İçimizde

Pek çoğumuz huzur ve mutluluğu çok uzaklarda ararız. Bilmediğimiz iklimlerde, tanımadığımız toplumlarda, hayal âlemimizde efsaneler oluşturur, saâdet sarayları bina ederiz.
Bildiğimiz, tanıdığımız veya sahip olduğumuz nice güzelliklerin, mutlulukların farkına bile varmadan bir hayat boyu bedbin, yorgun bir arayış içinde ömür tüketiriz.
Huzur ve mutluluk çok uzaklarda değil. Bilakis çok yakınımızda, içimizdedir. Gözlerimizi uzaklardan kendimize çevirsek, derûnumuza, kalbimizin, gönlümüzün derinliklerine bakabilsek hemen onunla buluşacak, ferahlayacak, onun serinletici esintilerini teneffüs edecek, bir bahar cümbüşü yaşayacağız. Nazargah-ı ilâhî olan kalbimizdeki tevhid ağacını aşk ve muhabbet suyu ile sulayıp, marifetullah gülleri derlemeye başladığımız zaman gerçek huzur ve saadetin ne olduğunu anlayacak, zulmanî ve nefsanî hazların bataklığından kurtulacağız.
İmanın makarrı olan kalbimizi her türlü mülevves duygu ve düşüncelerden, mâsivadan arındırdığımız, onu sahib-i aslisine teslim ettiğimiz zaman, her şeyin değiştiğini, perdelerin aralanıp ötelerin ötesinden nice hakikatlere muttali olunduğunu müşahede edeceğiz.
Nefsânî ve şehevânî hazlarımız, çoğu kez sonu büyük felaketler ve musibetlerle biten geçici ve bir anlık zevklerimiz kalbî, ruhânî huzurun, ebedî saadetin önüne çekilmiş kalın ve karanlık perdelerdir. O perdelere takılıp kalanlar, huzuru şehvetlerde, dünyanın geçici zevklerinde arayanlar, dünya hayatında perişan olacakları, ruhî bunalımlar içerisinde behimî bir yaşantıya sürüklenecekleri gibi ebedî hayatlarını da mahvetmiş olacaklardır. Nitekim bu gibilerin kötü akıbetini Kur’an’daki kıssalardan, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin geçmiş milletlerin ahvalinden verdiği haberlerden öğrenmekteyiz.
Ancak ebedi fânîye tercih edenler, yönünü Rabbine çevirenler, muhabbeti mahbubu hakikisine, yaratıcısına tahsis edenler, diğer sevgileri o kaynaktan besleyenler, diğer bir ifade ile O’nun sevmemizi istediklerini sevenler, muhabbetin o sıcak ikliminde hayat bulacaklar, huzura ereceklerdir.
Allah Teâlâ, Kehf suresinde bir mümin ve bir kâfir, iki kişinin ahvalini haber verir: Kâfir olan ortasından ırmak akan çok verimli üzüm bağlarına, çeşitli zenginliklere sahip, kavim kabilesi güçlü bir kişi. Mümin olan da bu imkânlara sahip olmayan birisi. Kâfir olan bu geçici zenginliği ile Müslüman olana karşı tefahür eder, böbürlenir ve öldükten sonra dirilme olmayacağını söylerdi. Müslüman olan da bu geçici dünya malına güvenmemesini, Allah Teâlâ dilerse bir anda bağını bahçesini, her şeyini yok edeceğini, Allah’a ve ahiret gününe inanmasını telkin ederdi. Nihayet bir gün geçici dünya malı ile böbürlenen, huzur ve saadetin malda, mülkte olduğunu zanneden bu kâfir kişinin bütün zenginliği yok oldu. Allah Teâlâ bağ ve bahçesini harap etti. Dünyada rüsvay ve perişan olan bu kişi ahirette çok daha büyük rüsvaylığa ve perişanlığa dûçar olacaktır. Nitekim Saffat suresinde de Allah Teâlâ bu zatın kötü akıbetini şöyle haber veriyor:
“Derken birbirine dönüp sorarlar: İçlerinden bir sözcü der ki: “Gerçekten benim bir arkadaşım vardı.” Derdi ki: “Sen gerçekten inananlardan mısın? Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman biz hakikaten cezalanacak mıyız?” “Siz onu tanır mısınız?” der. Derken bakınır ve onu cehennemin ta ortasında görür. Ona şöyle der: “Allah’a yemin ederim ki, doğrusu sen az daha beni helak edecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de bu tutuklananlardan olacaktım. Nasılmış bak. Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek miymişiz? Biz azaba uğratılmayacak mıymışız?” (Saffat 37/50-59)
Birisi iman nimetine sahip olmuş, kalbî imanla itminana ermiş, dünyada kalbî huzura, ahirette ebedî saadete kavuşmuş, öbürü ise huzur ve saadeti malda, mülkte aramış, ona sahip olunca böbürlenmiş, Allah’tan yüz çevirmiş, ahireti inkâr etmiş. Netice itibarıyla dünyasını da ahiretini de kaybetmiştir.
Birçok insan kalbine kulak vermez, oraya nazar etmez. Hep dış âlemle meşgul olur, gördüklerinin zahirine bakıp çoğu kez aldanır. Makam mevki sahiplerine bakar, onlara imrenir, mal mülk sahiplerine bakar, onlara imrenir ve onları gerçekten mesut, mutlu, huzurlu insanlar zanneder. Hâlbuki onların pek çoğu cidden mutsuz, huzursuz, saadetin ne olduğunu bilmeyen, tatmayan bedbahtlardır. Elbette makam-mevki, mal-mülk sahibi öyleleri vardır ki Allah celle celaluhu onlara hem zâhirî imkânlar bahşetmiş hem de mânevî zenginlik lutfetmiş, mukarreb kullarından eylemiştir. Ancak böyleleri azın azıdır.
Dünya hayatında huzur bulmak istiyorsak, kalbî hayatımıza dikkat etmeliyiz. Kalbimizi her türlü kötülüklerden, kötü ahlaktan, kötü niyetten arındırmalıyız.
Kesin olarak bilelim ki, kalbinde, haset, kin, düşmanlık, ucub, kibir ve benzeri kötü ahlaklar olan bir kişinin huzur bulması asla mümkün değildir. Kalbini haset istila etmiş, kin bürümüş bir insan nasıl huzur bulur? O her an içini kemiren kıskançlık ve düşmanlık saraları içinde kıvranırken nasıl mutlu olabilir? Dünya hırsıyla kalbi harap olan, dünyanın çerçöp mesabesindeki, leş mesabesindeki metalarını elde etmek için hududullahı çiğneyen, haram helal demeden mal yığmak için kulluğunu, Rabbini unutan bir fert, bir toplum nasıl huzur bulabilir?
Yaratılışında var olan İslam’a ve onun güzelliklerine sırt çeviren, Allah’ı, Peygamberi tanımayan, kalbini şeytana teslim etmiş, nefsini putlaştırmış kişiler nasıl mutlu olabilirler? Böyle fertlerden oluşan toplumlarda insanca yaşamak, birbirlerinin hukukuna riayet etmek, birbirinden emin olmak gibi güzellikler görülebilir mi? Böylesi fertler, aileler, milletler ve devletler huzura erebilir, mutluluğa kavuşabilirler mi? Elbette asla! Gerçek mutluluk ve huzur kalbimizi imanla, Allah celle celaluhu ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin muhabbetiyle diriltmek ve yaşantımızı İslam’ın bütün güzellikleriyle donatmakla mümkündür.

