İMBİK-Nuri Ercan – Silinen Bellek

On beş gün Ankara’da yaşayıp hane-i saadetinden uzak kalmanın doğurduğu mahalle özlemi ile sabahın mahmurluğu henüz çevrenin üzerindeyken, evinden çıktı. Etrafta kimseler yoktu. Kanada kavaklarının üstüne tünemiş kargaların çıkardığı ses dışında sükûnet hâkimiyetini ilan etmişti. Karga gaklamaları, sessizliğe armoni mi katıyordu, karar veremedi. Kargalar için kullanılmaz ama Anadolu insanı kuşların ötüşünü zikir olarak adlandırırdı. Zikir mi gerçekten, dedi. Olsa olsa tesbih olur diye cevapladı kendisini.
Kargaların sesi olmasaydı, şehir, selası verilmemiş ölü şehir gibiydi. Yıllardır daha çok sabah vakitlerinde hissettiği taze ekmek kokusu hayaliyle adımlarını sıklaştırdı. Sola dönüp bakkal girişine yöneldi. Yavuz Bakkal’ın önüne geldi. Kapı koluna elini atacaktı ki kolun altındaki Çin malı takma kilidin yerinde sabit durduğunu fark etti. Bakkal Yavuz, her gün seher vakti açtığı ekmek kapısını henüz açmamıştı.
Sağa baktı. Fırıncılar tarafından bırakılan ekmek kasaları yoktu. Anormal bir durum vardı. Allah Allah, Yavuz memleketine mi gitti diye mırıldandı. Cenaze ilanı bulmak için kapının üst çerçevesinin alt bölümündeki cama baktı. Beyaz bir A4 kağıdı vardı. Kâğıdın başında “Taşınıyoruz.”, devamında ise “Yepyeni yüzümüz ve zengin çeşitlerimizle Milipar Market olarak Aksaray Üniversitesi kampüsünde hizmetinizde olacağız.” yazıyordu.
Öylece kalakaldı. Zihni kalakalmadı ama. Zamanın durduğu, seslerin kesildiği o tuhaf boşluklardan birine yuvarlandı gitti. Gözleri camdaki modern harflere takılıyken, zihni elli yıl öncesinin tozlu yollarından geçip bakkalın ilk açıldığı güne kaydı.
Bakkal Yavuz, kendi adını levhaya yazdırıp “Bakkal Yavuz” olmuştu. O zamanlar bıyıkları yeni terlemiş, gözlerinde ise bu mahalleye kök salmaya kararlı o güven dolu bakış vardı. Bu güven zamanla karşı güveni de sağlayacaktı. Bakkal Yavuz, Muhammedül Emin’in ümmeti olduğunun bilincinde olan bir ailede yetişmişti. Hakkı hukuku bilirdi. Haramı helali gözetirdi. Emin olmanın ne demek olduğunu iyi anlamıştı. Yıllardır mahalleli ona anahtarını teslim ederdi, evladını emanet ederdi. O meşhur veresiye defteri hiçbir zaman Bakkal Yavuz için bir hesaplaşma aracı olmamıştı. Defterin sayfalarını hırsla değil, nezaketle çevirirdi; kimin dara düştüğünü, kimin tenceresinin boş olduğunu az çok bilirdi.
Nuri Bey biraz duraksadı. “Olmadı, Bakkal Yavuz, olmadı!” dedi hafif sesle. Gülümseyerek en küçük kızının bakkala girdiğini tasavvur etti o an. Gülsüm henüz altı yaşındaydı. Babasının askıdaki pantolonunun cebinden aşırdığı elli lirayı avucunda sıkarak, nefes nefese bakkala koşmuştu. Kısık ve mahcup bir sesle “Bana çikolata ver, Yavuz Amca!” demişti, dev bir hazine bulmuş gibi. Yavuz Bakkal, küçük bir kızın üç-dört liraya alınabilecek çikolata harçlığı olamayacağını bir bakışta anlamış; ama kırmamıştı Gülsüm’ü. Çikolatasını uzatmış, parayı almış, akşamına da kapıyı çalıp “Sizin küçük hanım bankayı soymuş, emaneti getirdim,” diyerek babasına parayı usulca teslim etmişti. Nuri Bey ne kadar memnun olmuştu bakkalın bu tavrından.
Fatma’nın ilkokul döneminde “gutu goflet, gutu goflet!” sesleri çınladı bir an. Zeynep ve Rukiye’nin ellerine para geçtiğinde hemen “meybuz” almaya gitmeleri, oğlu Enes’in Yavuz amcasından satın aldığı dondurma kulpundan çıkan “bedava”ları biriktirip toptan meccanen aldığı üç-dört dondurmayı peş peşe yemeye çalışması ve kendisinin “oğlum hasta olamayasın” ikazı gözünün önünden hızlıca geçti.
Haa… Dedi. Bir de şu: Okul çağlarında, çocukluktan delikanlılığa ilk adımlarını atan Enes’in annesinin siparişlerini o kendine has sevecenliğiyle almasını izlerdi Bakkal Yavuz. O samimiyeti öyle sever, öyle sahiplenirdi ki; dükkâna her uğradığında babasına laf olsun torba dolsun cinsinden olmayan bir içtenlikle sorardı: “Enes nasıl, Enes ?” O da elhamdülillah iyidir diyerek cevap verirdi. Hayali kesti ve acı gerçeğe döndü: Evet, beş çocuğunun büyümelerine şahitlik eden “Bakkal Yavuz” yoktu yerinde.
Yavuz Turhan, Antepli olmasına rağmen tüccar olarak Kayserili gibiydi. Velakin ticaretin para kısmını pek önemsememesi onu Kayserili gibi olmaktan engelliyordu. Parayı “avuç kiri” olarak nitelerdi. O kazanmayı seviyordu. Dedesinden tevarüs ettiği “el-kâsibu habibullah/Kazanan Allah’ın dostudur.” hadisini yeri geldiğinde dostlarına da anlatırdı. Ticaretteki temel önceliği müşteri memnuniyetine vermişti. Dükkânın görünür bir yerine “Müşteri daima haklıdır, hele haksız olduğu zaman” yazısını asmıştı. Bunu okuyanlar, gülümseyerek memnuniyetini izhar ederdi.
Yavuz Bakkal her mevsim kendini güncellemeye de hassasiyet gösterirdi. Dükkânın raflarını mevsimlerle doldururdu adeta. Güz gelince dükkânın önü Antep’ten gelen nar gibi salça tenekeleriyle kızarır; Maraş’tan gelen kuru patlıcan ve kuru biberler duvara asılmış üzerlik otu güzelliğinde duvardaki yerini almış olurdu. İlk güz aylarında Nevşehir’in güneşini yedikten sonra cıncık gibi parıldayan Parmak Üzümü’nden yapılmış pekmez kavanozlarıyla tatlanırdı dükkânı. Turşu zamanı küçüklü büyüklü bütün kavanoz çeşitlerini bulundururken, o cam güzeli kavanoz kapakları bakkalın bir köşesinde gökkuşağı gibi dizilirdi. “Yok” demezdi Yavuz Turhan; “Hele dur, bir bakalım, gelecek.” der ve mutlaka bir çare bulurdu.
Ticari tecrübesiyle yörenin meşhur ürünlerini mevsiminde temin ederek müşteriye sunardı. Bakkalında Derinkuyu fasulyesi, Göstük fasulyesi ile rekabet ederek müşteri bulmak zorundaydı. Çünkü kalite ve fiyat alternatifine önem verirdi. Yalman mercimeği yok satarken, Akhisar mercimeği de müşteriye sunulurdu. Pişek olmasıyla meşhur olmuş olan Acıgöl nohudu, Acıpınar nohuduna göre daha çok satardı. Acıpınar nohudu da fakirin fukaranın sofrasına misafir olurdu. Derinkuyu’nun Til köyünden gelen o meşhur, aromasıyla damak çatlatan süzme yoğurdunu mahalleye ilk o tanıtmıştı. O yoğurdun kıvamı neyse, Bakkal Yavuz’un esnaflığı da sanki öyle saf, öyle katıksızdı.
Hah işte! Olacak oldu. “Bakkal Yavuz”un o müşfik sıcaklığının yerini, “Milipar Market” gibi soğuk ve ruhsuz bir isim işgal etti. Mahallenin belleğine, modernizm virüsü sinsi bir yazılım gibi zerk edilmişti sanki. Kanaat, dostluk, fedakârlık ve vefa programları birer birer çökmüştü. Bu yeni düzende çocukların bir “bakkal amcası” olmayacaktı artık. Yapıldığında oldukça ilgisini çekmiş, kendisinin de aşınmasına katkı sağladığı beyaz mermer eşiğin üstüne basarak içeri baktı. İçerde üç-beş karton parçası kalmıştı. Dükkân boşaltılalı çok olmuştu.
Öyle ya, eşi hapse düştüğü için veresiyesini ödeyemeyen Habibe Hanım’ın mahcubiyetini, ona hemen ailesini sorarak örten o zarif adam; yeni sistemde artık “Patron Yavuz”du. Patron Yavuz, elindeki barkod cihazından yükselen o mekanik “bip” sesini kanıksadığında, neler kaybettiğini belki de hiç düşünmeyecekti. Nereden bileyim belki de acı çeker diye düşündü sonra. Sol cebin üzerine yerleştirilmiş “Milipar” etiketiyle süslenen tek tip kıyafetli elemanlarına müşteri karşısında kibar olmaları amacıyla “Erkeklere ‘bey’ diyeceksiniz, bayanlara isminin sonuna ‘hanım’ kelimesini ekleyerek hitap edeceksiniz.” diye emirler yağdırırken, belki de bacı, abla, aba, abi gibi kelimeleri ne çabuk unuttuğuna hayıflanacaktır.
Sahi, dünyalık hırslara zerre tamah etmeyen bu adamı kim kışkırtmıştı? Kışkırtan çok dedi içinden. Her yerde bir kışkırtan bulunur. Her çocuk Salebe olma hevesinde, diye mırıldandı. Yavuz’un o sarsılmaz kanaati beyin kanaması geçirip entübe mi edilmişti, yoksa büyümenin soğuk çarklarına doğru itilmiş miydi? Pos cihazından dökülen slipteki rakamlara bakarken ruhu neler hissedecekti? Ve en önemlisi; Yavuz Turhan, o dükkâna giren çocuklara yine bedava sakızlarından uzatacak mıydı? Yoksa yüksek cirolar için gerekli iş yoğunluğu arasında çoluğu çocuğu unutacak mıydı?
Nuri Bey, dükkânın avlusundan çıkarken nemli gözlerle son kez arkasına baktı. Burnundaki taze ekmek kokusu kaybolmuştu. Ekmek almak için “üç harf”li alışveriş merkezlerinden birine doğru yöneldi.
