SEYAHATNAME– Ahmet Belada – Kâbe’yi İlk Gördüğümde

Kalacağımız otele geldiğimizde saat sabahın altısını gösteriyordu. Otelin girişinde Fetva ve İrşat ekibinin Mekke temsilcisi Din İşleri Yüksek Kurulundan Cenksu Üçer Bey bizi kapıda karşıladı. İhramlı olduğumuzdan bir an evvel Umremizi yapmak istiyorduk. Daha önceden ayarlanmış odama çıkıp abdestimi tazeleyerek kararlaştırdığımız saatte otelin lobisine indim. Birlikte geldiğimiz arkadaşlar da aynı saatte geldiler. Ayarlanan arabaya binerek Kâbe’ye doğru hareket ettik.
Özlemle, aşkla, heyecanla beklediğim; aşığın maşukuna kavuşması misali Mescid-i Harama, -Kâbe’ye- vardım. İlk yapılan duanın muteberliğini bildiğimden titreyen vücudum, kıpır kıpır atan kalbim ve neleri önceleyeyim diye depreşen dilimle Yüce Yaratıcıma bir müddet niyazda bulundum… Ardından ışığın etrafında dönen pervaneler gibi Kâbe’nin etrafında dönmeye başladım…
Kâbe
Mekke; insanlığın rehberi, ezeli ve ebedi önderimiz Hz. Muhammed’in doğduğu şehir. Kâbe’yi bağrında barındıran kutlu mekân. Vahyin tarihe müdahalesinin merkezi…
İslam inanç sisteminde Mekke “lâ” makamıdır. Şirke, puta tapmaya, zulme, haksızlığa, sınıf yapılarına, ırkçılığa, kavmiyetçiliğe ve insanın insana köle olmasına “lâ” yani “hayır!” denen yerdir.
Medine ise; “lâ”nın yerine “illa”yı egemen kılan şehir. Şirke karşı tevhit, küfre karşı iman, zulme karşı adalet, haksızlığa karşı hukukun üstünlüğü, ırkçılığa karşı hukukta eşitlik ve takvada üstünlük, zihni ve bedeni köleliğe karşı özgürlük Medine’de tebellür eder.”1
Kâbe İslam dünyasının ana odak noktası… Revaklı avludan Kâbe’yi çevreleyen açık alana adımımı attığım anda hissettiğim derin duyguları anlatamam. İçimdeki ses, güçlenerek yükseliyordu: Lebbeyk “Buyur Ya Rabbi”, “Buradayım!”
Önümde büyük bir küp şeklinde, altın işlemeli hatlarla süslenmiş siyah giysili bir yapı duruyordu: Kâbe…
Kâbe hiç şüphesiz İslam’ın en seçkin sembolüdür. Müslümanlar günde beş defa namaz kılarken yönlerini Kâbe’ye çevirir. Allah’a kulluğun başlangıç noktasıdır Kâbe. Projesini Allah’ın çizdiği, Âdem-Melek, Şit, Nuh ve en son ilahi dinlerin ortak atası Hz. İbrahim tarafından yapılan Allah’ın evidir Kâbe.
Hiçbir Müslüman için bundan daha tanıdık bir görüntü, daha iyi bilinen, özlenen bir yer, daha çok aranılan, bir yön yoktur. Ve ben buradayım. Kâbe sessiz ve hareketsiz duruyordu. Işık ve ısı havuzuna dalarken, güçlükle nefes alıyordum. Sanki dünyanın her yerindeki tüm kelebekler kanatlarını çırpıyorlar, ben de bu hava akımında sürükleniyordum. Kâbe etrafındaki yedi şaftı tamamlamak için düşünmeden harekete geçtim. O ışığın kalbinde asıl olmam gerekene, bir Müslümanın olması gereken hale dönüştüm. O anın ihtişamını tarif etmek ve aktarmak ne mümkün. Bizzat yaşamak gerek… (Cenneti Arayan Adam; Ziyaüddin Serdar)
Serdar Bey’in dile getirdiği ve yukarıda da belirttiğim gibi ben de o muhteşem görüntü karşısında heyecan, titreme ve tarifi mümkün olmayan duygu ve düşünce anaforuna kapıldım. Hani çok istediğin, çok sevdiğin birini karşında gördüğünde ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemez de lal olursun ya! Tıpkı öyle oldum. Oysa daha önce Kâbe’yi ilk gördüğünde isteğin kabul olacağını bilmeme, okumama ve hatta tembihlenmeme rağmen ne isteyeceğimi, ne söyleyeceğimi dahi şaşırdım. İsterken de aşığın maşukuna olan hayranlığından kendimi alamıyordum. Sen beni biliyorsun ya Allah’ım! Senin için geldim. Senin davetine icabet ettim. Senin misafirin olmaya geldim… Beni misafirliğinden mahrum etme, tart etme… diye niyazda bulundum. Varlığında hiçliği, varlığında yokluğu hissedercesine, ışığın etrafında dönen kelebekler gibi birden döndüğümü hissettim…
Kafkasların bilge insanı Musa Carullah Bigiyef, Kâbe’yi ilk gördüğünde; “Ya Rab dinini, şeriatını benim elimle ihya et. Şeriatını tedvin edeyim, şeriatını beldelerimde neşredeyim” diye dua etmiş. (Hac Seyahatnamesi, Musa Carullah Bigiyef)
