KAPAK-Sinan Gün – Yakından Uzağa
Modern bilimin öğretim ilke ve yöntemleri konusunda binlerce yıllık bir birikim neticesinde ulaştığı eğitim öğretim ilkelerinin en mühimlerinden birisi de “Yakından Uzağa’’ ilkesidir. Bu ilkeye göre öğretilecek bilgiler öğrencinin en yakın çevresinden (aile, arkadaş, mahalle gibi) ona uzak olana doğru (başka şehirler, ülkeler, yaşantılar gibi) sıralanmalıdır. Böylece önce kendini tanıyan birey başka yaşam ve gerçekler ile kendi yaşantısını karşılaştırıp yeni fikirler üretebilir.
İlmin kaynağı ancak Allah Teala ve gönderdiği peygamberlerdir. Eğitim bilimlerinin de kaynağı Rabbimizin gönderdiği kitaplar, nebiler ve nihayetinde kendisidir. Öğretilecek esaslar ister dünyevi ister uhrevi olsun muhatabımız insan olduğu için, insan psikolojisi aynı olduğu için, insanı en iyi yaratıcısı bildiği için uzun tecrübeler neticesinde elde edilen bu ilkelere din öğretimi ve anlatımında da dikkat etmek gerekir.
İslam hakikatlerini (iyiliği emir, kötülüğü nehiy) anlatılırken de yakından uzağa ilkesine göre hareket etmek gerekir. Bizzat Efendimiz’in (sas) uyguladığı nebevi metot da budur. “İnzâr ayeti’’ diye bilinen Şuara 214’te “Önce en yakın akrabanı uyar.’’ buyrulur. Bu buyruk tebliğde nereden başlanacağı noktasında bir işaret olduğu gibi aynı zamanda kim olursa olsun (peygamber ailesi de olsa) kimseye bir imtiyaz tanınmaması gerektiğini, hatta onların öncelikle uyarılmasının gerekliliğini vurgular.
Bu ayet ile beraber Peygamberimiz (sas) Kureyş kabilesini toplantıya çağırdı. Kimine genel, kimine de özel olarak “Kendinizi cehennem azabından kurtarın!’’ diye seslendi. Hz. Fatıma’ya olan çağrısı herkesçe bilinir. Çağlar boyu soy sop nedeniyle tabiri caizse “kendini bir şey’’ zannedenlerin yüzüne söylenmiştir: “Ey Fatıma! Kendini cehennem azabından kurtar. Çünkü sizi Allah’ın azabından kurtarmaya benim gücüm yetmez. Ama aramızdaki akrabalık bağı nedeniyle sizinle ilgimi kesmeyeceğim.’’ (Müslim, İman)
Ne Kadar Yakından Ne Kadar Uzağa?
En yakından (kendi nefsimiz), en uzağa (tüm alem). İslam’ı tebliğe Müslüman önce kendinden başlamalıdır. Kişi tebliğini önce nefsine yapmalıdır. Kafa, gönül ve duygulara İslam ahkamını ve peygamber örnekliğini kabul ettirmeden ne özümüze ne ehlimize ne de ümmete bir fayda sağlayamayız. Kendine tebliğ; bilgi, görgü, hareket ve şahsiyette ölçüyü yakalamak/kaçırmamak ile olur. Bu dengeyi koruyabilen kendini korur, kendini koruyabilen ehlini korur, ehlini koruyabilen ümmeti korur ve gözetir. Hayatında “İman-Amel-Ahlak, İlim-Amel, Dünya-Ahiret, Madde-Mana, Ceset-Ruh” dengesini ikame edebilen müminin kendine tebliğ aşamasında kat ettiği yol onu kendinden başlayıp ailesiyle devam eden ve nizam-ı alem davasına hizmet eden bir Allah erine/bir muvahhit mümine dönüştürecektir.
Üstat Sezai Karakoç “İçinden çağrılmayan insanı dışarıdan çağırmak ne mümkün.” diyor. İsmet Özel de “Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!’’ derken inkılabın kendine/ehline dönerek, içeriden başlarsa başarılı olacağını belirtiyordu. Dön ki başlayabilesin! Dön ki sığınıp, güvenip çıkabilesin… Bunun gerekliliğine inanmalı, orada dolup dolup taşmalı veya dolmak için çabalamalıdır. Başlangıç yeri kendi gönlün, kendi kişiliğin, kendi imanın ve kendi ehlindir. Kendini ve ehlini İslamlaştırmak, tüm alemi İslamlaştırmanın başlangıç yeridir. Evrensel bir iddiası olan İslam’ın yayılmasının ilk adımı burasıdır.
Şahsi hayattan aileye, aileden topluma, toplumdan tüm aleme uzanan mefkuredir İslam. Hak nizamı nefsinde, evinde (ehlinde), iş yerinde, bireysel ilişkilerinde belirleyici unsur kılamayan nasıl olur da bunu aleme anlatır? Diyelim ki anlattı, nasıl etkili ve kalıcı olabilir? Tebliğ araçları olan elini, dilini ve gönlünü en verimli şekilde kullanarak yakından uzağa doğru önce nefsi ve ailesi üzerinde döşenmelidir tebliğ yolunun ilk taşları. Hele ki günümüzde internet ve sosyal medya aracılığı ile evimiz tarumar edilirken, aile sığınağımız adeta bombalanırken daha da önemli ve öncelikli bir hal aldı bu durum.
Nesilleri heba etme konusunda cahiliye devri fersah fersah geride kaldı. Filistin, Doğu Türkistan gibi yok edilen nesiller yanında; değersizleştirilen, kişiliksizleştirilen, cinsiyetsizleştirilen şeytanın oyuncağı (Epstein gibi) haline getirilen nesiller de “Çağdaş Cahiliye’’nin eserleri arasındadır. Efendimiz’in (sas) “Cahiliye adamı köpeğini besler, büyütür çocuğunu öldürür.’’ hadis-i şerifi, size de sanki bugün söylenmiş gibi gelmiyor mu?
Tahrim Suresi 6. ayete ve ayetteki sıralamaya dikkat edelim: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi/ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun. Onun başında acımasız, güçlü; Allah’ın kendilerine buyruğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır.’’ Kendimizden sorumlu olduğumuz gibi ailemizden de sorumluyuz. Dünyalarını mamur etmek için gece gündüz çabaladığımız ailemizin ahiretlerini de tahkim etmeliyiz. Aslında ailemizi muhafaza, kendimizi muhafaza etmek; kendimizi muhafaza, ailemizi muhafaza etmek anlamına gelir. Peygamberimizin (sas) “Hepiniz çobansınız.’’ hadisi ile birlikte düşündüğümüzde sorumluluk alanımızda olanlarla ilgili ciddi bir hesabın bizi beklediğini görüyoruz.
Ehlimiz Kimlerdir?
Eşimiz, çocuklarımız, anne-babamız ailemizin bir parçası olduğu gibi bizimle akrabalık bağı olsun veya olmasın hayatında söz sahibi olmamıza izin verenler de bizim ehlimizdendir. Bizi hayatına karıştırmayanlar evlat da olsa kardeş de olsa bizim ehlimiz olmayabilirler. Ayet-i kerimede, kendisini dinlemeyip küfrü seçen oğlu için dua ve bağışlanma dileyen Nuh aleyhisselama, Rabbimizin verdiği cevap şöyledir: “De ki: Ey Nuh! O senin ehlin değildir/ailenden sayılmaz. Zira onun yaptığı doğru olmayan bir işti. Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Cahillerden olmaktan seni sakındırıyorum.’’ (Hud, 46)
Evimiz/ehlimiz ihmal edilerek yapılan hizmet ve tebliğ bizi arzuladığımız amaca ulaştırmaz. Bu bir yandan yaparken öbür yandan yıkmaktır. Sağlam bir kalesi/karargâhı olmayan bir askerin dışarıya yaptığı akınlar başarılı olsa da kalıcı olamaz. Aileyi ihmal ederek hizmetten hizmete koşmak fedakârlık değil ihmalkarlıktır. Sünneti de iyi anlamamaktır. Kul hakkına riayet göz önüne alındığında da üzerimizdeki en büyük hak yine ailemize aittir. Bundan ötürü tebliğ faaliyetlerinin en yakınlardan başlatılıp dalga dalga yayılması en ilahi, en Kur’ani, en Nebevi, en bilimsel ve en olası yöntemdir. Bunun tersi de başka bir yanlışa düşmek demektir. “Beni sadece evim, ailem ilgilendirir; onlar düzgün olsun yeter.’’ anlayışı da bizi eksik bırakır. Önemsemediğimiz o dışardaki yanlışlar er ya da geç evimize de gelecektir.
Doğru hedefe, doğru yol ile ulaşılır. Doğru yolu ise Allah ve Resulü bize göstermiştir. Efendimiz (sas), ailesi ile alakalanma işiyle topluma tebliğ etme işini birlikte götürmüştür. Tabii ki Allah yoluna davet kolay değildir. Hele ki evde küçüğün büyüğe, evladın anne-babaya, hanımın kocasına tebliği daha da zordur. Mümin bu zorluğu ve büyük mükafatını bilerek yola çıkar. Güven, sevgi ve merhameti kuşanarak bıkmamacasına onları uyarmaya devam eder. Bu şekilde hareket etmek yakınlarını da ona meylettirir. Bütün çabalara rağmen aile ve toplum geriye giderse yine de ümitsizliğe kapı aralamaz. Sorumluluğunu yerine getiriyor olmanın rahatlığı ile neticeyi Allah’a bırakarak yoluna devam eder. Çünkü Allah’ın korumasına girdiğinin farkındadır. “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin (kendi sorumluluklarınıza dikkat edin!). Siz doğru yolda olursanız yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah size yaptıklarınızı haber verecektir.’’ (Maide, 105)
Uygulama zor ve zahmetli olsa da kural basit aslında: Elinden, dilinden, gönlünden geleni yap; dua silahını da hiç bırakma… Zafer Allah’tandır.
Nefsimiz İçin Bir Dua
“Ey Allah’ım, nefsime takvasını ver ve onu temizle. Sen temizleyenlerin en hayırlısısın. O’nun koruyucusu ve efendisi de sensin.’’ (Müslim, Zikir)
Ailemiz İçin Bir Dua
“Rabbimiz! Bize göz aydınlığı olacak eşler ve çocuklar ver.’’ (Furkan, 24)
Toplum ve Ümmet için Bir Dua
“Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan kıl. Soyumuzdan da sana teslim olan bir ümmet çıkar.’’ (Bakara, 128)