İMBİK-Nuri Ercan – Samir’in Uzun Gecesi
Samir, lambayı tekrar yaktı. Yeniden yatağa uzandı. Bir türlü gözüne girmeyen uykuya aldırmadan, iç savaşın başlaması ile zuhur eden tedirginliğini, on iki yıldır bir türlü üzerinden atamadığını hatırlayarak geçmişe gitti. Muhaliflere ek olarak bir yanda DAEŞ’in gölgesi, diğer yanda Suriye ordusunun baskısı… Gönlü muhaliflerden yana olsa da belirsizlik Samir’i kararsızlaştırmıştı o günlerde. Ateşler etrafını sarmakta idi. Yansa bir türlü yanmasa bin türlü…
Gençti, yeni evliydi ve karısı ilk çocuklarına hamileydi. Umutsuzluğa rağmen yaşama sevinci katlanıyordu Samir’de. Bu ömür sürecinin ufku gözükmeyen belli belirsiz bir yaşamak olabileceğine takmadı. Gaipten haber vermeye ne gerek var dedi. İşin bu tarafını düşünmek abesle iştigalden başka bir şey değildi. Allah’a tevekkül etmeli dedi kendi kendine. Lakin zulme karşı mücadele etmeyi terk etmek, cihadı terk etmek anlamına gelmiyor muydu? Hafızasındaki cihat ayetlerini zihin tedavülüne sürdü. Birisinde kilitlendi. Bu ayetin cihadı isteyenlerin, emir gelince çoluk çocuk endişesi ve hasat bahanesiyle geri adım atmaları üzerine nazil olduğunu okumuştu.
Aman Allah’ım kendi de bu duruma düşmüş olmuyor muydu? Münafıklık hiç tasvip etmediği bir sosyal hastalıktı. İsmini ilk öğrendiği siyer dersinden beri Abdullah b. Übey b. Selül’den nefret ederdi. Her münafığı “huşubun müsennede” olarak kodlamıştı belleğine. Canı sıkıldı. Kendisini “duvara dayanmış kütük” olarak kabul edemedi. Nefsine ağır geldi. Bir süre tavana baktı. Orada dökülen boya nedeni ile açığa çıkmış yeşilimsi, el içi büyüklüğündeki bulutçukları saydı. Epey artmışlardı.
Şimdi onun sırası mı dedi. Başını eğdi. Yorganın desenlerine gözlerini dikerken gerekçeleri sıraladı. Tam bir cihat sayılmaz dedi ve kendini çekip aldı. Zor zamanların hatırası da zor geliyordu. Kolay zamanların hatırası var mıydı ki? Sahi neden hep zorluklar, çatışmalar, zulümler hatırlanır da iyilikler güzellikler çabukça unutulur? Sorunun cevabını düşünmedi. Zihin trafiği kalabalıktı. Gece uzundu. Kış geceleri uzun olmakla kalmayıp insanın vicdanını, merhametini, sabrını da uzatıyordu sanki. Perdenin küçük aralığından dışarıya baktı. Gecenin zulmeti camdan içeri dalar gibiydi. Dışarısı kapkaranlıktı. Ne yapmalı dedi kendi kendine. Beş gündür elde avuçta bir şey olmadığını bile bile yaşıyorlardı. Evden çıkamıyordu.
Mülteci kampında çadırların arasına sıkışmış umutlarla ilk çocukları dünyaya gelirken yaşadığına şükretmişti. Yaşamak, yaşatmak demekti. Dünyaya teşrif eden oğlu Hasan’a baktı, köydeki, rejimin bombaladığı evlerini hayal etti. Parçalanmış briket yığınlarının üzerinden yoğun toprak ve kireç tozu dumanları kalkıyordu. Zihin kamerasını Hasan’a yöneltti. Öptü cennet kokusunu. Eşine baktı. Resmiye, Samir’in yüz kıvrımlarında teşekkür fışkıran bakışına tebessüm ederek karşılık verdi. Yine şükretti.
Sağında uyuyan Resmiye’ye baktı. Eşi günün yorgunluğuna dayanamayıp uykuya dalmıştı. Ne sabırlı bir kadın, isyan nedir bilmedi dedi. Sonra, isyan etse ne yapacak ki deyip hatırat yoluna koyulmaya devam etti.
Sabırla yoğrulmuş iki yılını geçirdikten sonra Kilis’e veda ettiğinde zorlanmış mıydı, hatırlayamadı. Kilis’ten “cennet çamuru” dedikleri yeşil renkli fıstık tatlısının bir mültecinin ağzında bırakabildiği tattan başka geriye hatırladığı bir şey kalmamıştı.
Reyhanlılı Gülizar Hanım… Yirmi dört saatleri neredeyse serada geçmesine rağmen hiç şikâyetçi olmadılar ondan. Samir inşaat işlerini severdi. Hanımı Resmiye ziraat işlerini sevdiği için Samir’i iş konusunda motive ediyordu. Serada yetiştirdikleri marulları kasalara istiflerken hem Gülizar Hanım hem Samir ve eşi çok mutlu oluyordu. Mutlu olmazlar mı, kazanan hepsiydi çünkü. Gülizar Hanım ailenin günlük ihtiyaçlarını karşılarken cimri davranmıyordu. Samir’i ve Resmiye’yi oğlu ve gelini gibi görüyordu. Ah Gülizar teyze ah..! Allah senden razı olsun.
Resmiye, Gülizar Hanım’ın sera dışındaki işlerine de yoğunlaşmaktan geri durmuyordu. Zaman zaman meluhiye, şiş börek, Suriye tepsi kebabı, felafil gibi yemekler yaparak kocası öldüğünden beri yalnızlığa alışmış Gülizar Hanım’ın hayatında değişiklikler yapmaya gayret ediyordu. Karşılık buluyor muydu? Hem de nasıl. Seksenli yaşlarındaki Gülizar Hanım’ın küçük çiftliği Resmiye için hem ev hem vatan hem de para kazandıkları mekân olmuştu. Gurbet acısını unutuyordu çiçekleri sularken. İş görürken yorgunluk hissetmiyordu. Küçük Hasan’ı çoğu zaman Gülizar Hanım’a bırakması da cabası idi.
Samir ve Resmiye, nimetin kıymetini bildiler. Gülizar Hanım’a hürmette kusur etmediler. Kadınla hemhal oldular. Ne var ki dördüncü senelerinde Gülizar Hanım kalp krizi sebebiyle ani gelen ölümle dünyasını değiştirdi. Samir cenaze defni için gelmiş olan mirasçıların bakışlarından işlerine devam etmeleri hususunda bir elektrik alamadı. Bu sebeple çiftlikten ayrılıp Antakya’ya taşındılar. Tuttukları küçük evi de unutmamışlardı. Mekânın da insan için önemli olduğunu, hafızada yer ettiğini, insanın oturduğu evi, koşturduğu bahçeyi unutmayacağını rahmetli babasından duymuştu.
Samir, Suriyeli duvar ustalarının himayesinde inşaatlarda amelelik yapmaya başlamıştı. Ellerindeki nasır, evin ekmeği oldu. Antakya günleri sık sık çiftlik günlerini anmalarına sebep olmuştu. Pek rahat edemediler. Derken devletin mülteci yerleştirme kararıyla bu kez Aksaray’a gönderildiler. Samir o günleri hatırlarken en çok tekrar ettiği cümlenin “Hayır inşallah, değişimde hayır vardır.” cümlesi olduğunu hatırladı. Sağa döndü. Tekrar tavana baktı. Yarım metrelik kablo ile sarkıtılmış ampule gözü takıldı. Üzerinde yaz boyu lambaya uğramış ziyaretçilerin kazuratlarını gördü. Allah Allah dedi. Niye silmedik! İçindeki acı büyüyordu. Ne yapmalıydı? Sola döndü cevap veremedi. Düşüncelerini değiştiremedi. Karnına ağrılar giriyordu. Kurtulmak için zihin mahallesinin, hatıralar caddesinde yürümeye devam etti. Hatay’dan ayrılırlarken aileye Yemâme ve Tesnim de katılmıştı.
Epeydir Aksaray’da ikamet etmekte olan, Hama’nın köylerinden hemşerisi Ebu Ali kendisine ev tutma konusunda rehberlik etti. Adının Govurlar Mahallesi olduğunu sonradan öğrendiği, eski evlerin lahana yaprakları gibi iç içe geçtiği, şehrin tam ortasındaki bu yerleşimde; kiremit renkli bir apartmanın dördüncü katındaki geniş daireyi kiraladı. Mahalle, adeta Birleşmiş Milletler konutlarını andırıyordu. Afganlıların, Somalilerin ve Suriyelilerin burada yaşadıkları, insanın içini daraltan, bir arabanın zar zor geçebildiği daracık sokaklarda oynayan beyaz tenli, buğday benizli, çikolata renkli çocuklardan belli oluyordu.
Samir bir süre işsiz kaldı. Gülizar Hanım’ın çiftliğinde biriktirdiği para da hızla eridi. Ebu Ali’nin tavsiyesi ile bir inşaat firmasında çalışmaya başladı. Buna en çok sevinen Resmiye oldu. İş vardı, ekmek vardı. Eşi iaşesini temin ediyordu. Üç yıl boyunca hayat yeniden rayına girmiş gibiydi.
Samir kafasını salladı ve of of dedi. Tam bu dönemde sıkıntı başlamıştı. Düşünmek istemedi o günleri. Bu sırada Muhammed’in doğumu ile aile altı kişi olmuştu. Beşinci çocuğuna hamile olan eşine, eğer oğlan olursa adını Sair/Devrimci koyacağım dedi. İşler yoluna girecekken pandemi diye bir bela zuhur etmişti. Bütün dünyada korku yayan bu hastalık sebebi ile inşaat işleri durduruldu. Yapacak iş kalmadı. İnşaatta kazandığı son on beş günün yevmiyesi de tükenmişti. Beş gündür perişandı Samir.
Çocuklar fark etmiyorlar gibi olsa da Resmiye, Hasan’ın ve Yemâme’nin tavırlarından onların da üzüldüklerini hissediyordu. Bunu sık sık Samir’e söylüyordu. Ne yapsındı Samir! Of of dedi. Tüp gaz bitmek üzere. Çay yok. Ekmek alamıyor. Resmiye kaç gündür yoğurduğu hamur ile tavada ekmek yapıyor. Akşam poşetteki son unu kullandı. Bulgur yok. Pirinç tükendi. Kahvaltılık olarak sadece zeytin kaldı. Canı sıkıldı. Ya rabbim sabır ver dedi. Yusuf peygamberin dilinden olduğunu bildiği “Sabır güzeldir.” cümlesini mırıldandı. Yine karnına ağrılar girdi. Sağa sola baktı. Bayılacak gibi hissetti kendisini. Ya rabbim dedi, çocuklar ne yiyecek!
Kalktı odanın içinde dolaşırken kafasını ellerinin içene aldığını fark etmedi bile. Yatağa oturdu. O gece, çaresizlik dizlerine kadar çökmüştü. Yer yatağının dibindeki telefonu aldı. WhatsApp’a baktı, kimseden mesaj gelmemişti. Kullanım hesabına baktı. Kontörler bir gün ya yeter ya yetmez dedi. Bekledi… Düşünceleri duracak gibi oldu. Ne yapmalıyım, ne yapmalıyım diye beynini zorladı. Telefonun WhatsApp kişiler bölümüne incelemeye başladı. İşaret parmağı ile isimleri kaydırıyorken çoğunun Suriyeli olduğunu gördükçe sinir katsayısı yükseliyordu.
Bir anda gördüğü bir isimden parmağını çekti. Türk ismi dedi. İsmi telaffuz etti. Peş peşe birkaç defa telaffuz etti. Kim olabilir dedi. Birden zihninde bir aydınlanma oldu. Bu numarayı bir yıl kadar önce İHH’da görevli bir öğrencinin kendisine verdiğini hatırladı. Evet, ama bu adam kimdi? Meramını anlatabilecek mi hiç tanımadığı bu insana? Ya sert bir karşılık verirse. Ya tanımıyorum git işine derse.
Belleğini zorladı. Ne diye almıştı numarayı? O görevli, heyecanlandı[h1] , evet evet bu numarayı verirken yarı Türkçe yarı Arapça şöyle demişti. “Bu numarayı yaz! Bu adam seni asla mahcup etmez.” Bir anda babasının cenazesine neden gidemediğini sorgulayan cümleler geldi aklına. Geçti. Kişinin sayfasını açtı. Bütün cesaretini topladı. Türkçe “acım Aabi “ yazdı. Yazma işi bitti. Mesajı gönderdi. Peşinden Allahü Ekber, Allahü Ekber sesini duydu. Rahatladı. Geriye yaslandı. Sabah ezanı okunuyordu.