GÖZÜMÜZDÜNYADA, KALBİMİZ NEREDE?
Fenomenlerin gölgesinde kaybolan maneviyatımızı şöyle bir gözden geçirelim mi?
Şanlı tarihimizin muhteşem hikâyeleriyle, ecdadımızın geride bıraktığı asil mirasla her daim gurur duyuyoruz. Ancak durup kendimize şu can alıcı soruyu sormanın vakti gelmedi mi: Bizler, o muhteşem neslin devamı olarak, onların canı pahasına değer verdiği mukaddesatın kıymetini bugün ne kadar biliyoruz?
Üzülerek görmekteyiz ki, geldiğimiz nokta pek de iç açıcı değil. Hayatımızın merkezine koyduğumuz “olmazsa olmaz” gördüğümüz maddi kazançlar, ne yazık ki her türlü manevi değerin önüne geçmiş durumda. Toplum olarak daha iyi bir ev, daha lüks bir araba, daha gösterişli bir tatil gibi saymakla bitmeyecek dünyalık hazların peşinde koşuyoruz. Bu bitmek bilmeyen tüketim çılgınlığı ve dünya telaşı gecemizi gündüzümüzü, bugünümüzü yarınımızı, ruhumuzu ve bedenimizi adeta esir almış vaziyette.
Belki bazılarına bu tespitler abartılı gelebilir. O halde aynayı kendimize tutalım: Bugün hayatımıza kararlarımıza ve ahlakımıza Rabbimizin emir ve yasakları mı yön veriyor, yoksa sosyal medya fenomenlerinin, popüler psikologların ve ekranlardaki uzmanların bencil yönlendirmeleri mi? Kuşaklar Arasındaki Manevi Uçurum.
Çevremize, çocuk ve gençlerimize baktığımızda acı bir gerçekle yüzleşiyoruz. Birçoğunun giyim kuşamında, yiyip içmesinde, konuşma üslubunda maalesef “Müslümanca bir hal” bulmak giderek zorlaşıyor. Anne babası dindar, mukaddesata bağlı olan ailelerin çocuklarında bile büyük bir kopuşa şahit oluyoruz. Yaşam tarzları, hedefleri, hayalleri ve idealleri artık tamamen dijital dünyanın ve fenomenlerin çizdiği sınırlar kadar.
Bizler; anne babalar, gençler ve çocuklar olarak, rotamızı Allah’ın rızasına değil de sanal dünyanın sahte parıltılarına çevirdiğimiz sürece maneviyatımız kan kaybediyor. Kalplerimizden Allah ve Resulü’nün muhabbeti silindikçe, yerini derin bir manevi boşluk alıyor. İki Yakamız Neden Bir Araya Gelmiyor?
Dünyaya bu denli ram olmanın, ahireti unutmanın bedelini aslında tam da kalbimizle ve huzursuzluğumuzla ödüyoruz. Sevgili Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) Enes b. Mâlik vasıtasıyla bizlere ulaştırdığı şu sarsıcı Hadis-i Şerif, içinde bulunduğumuz buhranın adeta reçetesi ve özeti niteliğindedir:
“Kimin kaygısı âhiret olursa Allah onun zenginliğini kalbine yerleştirir, iki yakasını bir araya getirir ve dünya zelil bir şekilde ona gelir. Kimin kaygısı da dünya olursa Allah onun fakirliğini iki gözü arasına koyar ve onun iki yakasını bir araya getirmez; kendisine de ancak onun için takdir edilen dünyalık ne ise o gelir.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 30)
Bugün toplum olarak ne kadar çabalarsak çabalayalım iki yakamızın bir araya gelmeyişinin, varlık içinde yokluk ve tatminsizlik çekişimizin sebebi bu değil midir? Gözümüzü dünyaya diktiğimiz için, Allah fakirliği iki gözümüzün arasına koydu ve ne kadar kazanırsak kazanalım kalbimiz bir türlü doymuyor. Eğer bu gidişata bir “dur” demezsek, sadece kendi dünyamızı değil, evlatlarımızın da ahiretini feda etmiş olacağız. Fenomenlerin geçici ve aldatıcı hayat reçetelerini bir kenara bırakıp, yeniden sünnet-i seniyyeye ve rehberimiz Kur’an-ı Kerim’e sarılmak zorundayız. Kaygımızı ahiret kıldığımızda, Allah’ın kalbimize lütfedeceği o asil zenginliğe ve huzura yeniden kavuşacağız. Unutmayalım; dünya biz ona kul olalım diye değil, biz ahireti kazanalım diye yaratıldı.
Sözün Özü: “Dünyaya çok önem verenlerin sonu hep hüsran olmuştur. Kalbini dünyaya bağlayan, onun esiri olur.” İmam Gazalî