“Fazıl Siyaset”in izinde bir ömür ve ZEKİ SOYAK HOCAEFENDİ’NİN SİYASET DÜŞÜNCESİ
Yazıya Ortaya Çıkaran Çalışmanın Yöntemi
Bu yazıyı ortaya çıkaran çalışmamızı üç temel referans üzerine bina ettik. Önceliği Zeki Soyak Hocaefendi’nin yazılı eserlerine verdik. Bu eserlerin tamamını tarayarak siyasetle doğrudan veya dolaylı ilgisi olan tüm metinlerini belirledik ve inceledik. Yazıda daha çok bu metinleri esas aldık.
İkinci olarak, Hocaefendi ile 18 yılı bulan şahsî tanışıklığımızın ve birlikteliğimizin birikiminden faydalanmaya çalıştık. Kendisiyle bir ve beraber olmaktan büyük bir bahtiyarlık duyduğumuz ve bu gün kendisini rahmetle ve sonsuz bir minnet ve şükranla andığımız Hocaefendi’nin, değişik zamanlarda ve mekânlarda hem teorik eğitimlerinde bulunduk, hem de değişik hizmet alanlarında birlikte çalışma imkânımız oldu. Bu süreç içerisinde, konumuzun hem teorik hem de uygulama boyutuyla ilgili duyduğumuz, gördüğümüz ve şahit olduğumuz bilgileri de çalışmamızda değerlendirmeye gayret ettik.
Üçüncü olarak, Hocaefendi’nin hayatına siyaset penceresinden bakarak, siyasî hayatını, siyasî konulardaki tavır, tercih ve yönlendirmelerini veri olarak değerlendirmeye çalıştık. Buradaki hareket noktamız, Hocaefendi’nin siyasete ilişkin ortaya koyduğu pratiklerin, siyaset alanındaki fikirlerini daha iyi anlamada faydalı olacağı düşüncesi oldu.
Çalışmamızda konuları ele alırken, zaman zaman Hocaefendi’nin düşünce ve görüşlerinin yanında, diğer bazı siyaset bilimci ve düşünce adamlarının da konuya ilişkin tamamlayıcı görüş ve değerlendirmelerine de yer verdik. Böylece okuyucunun ilgili konuları zenginleştirilmiş olarak, daha geniş bir bakış açısıyla görmesini ve konuların bütünlüğüne vakıf olmasını sağlamayı hedefledik.
“İslam bir slogan değildir, O yaşanılması gereken ilâhî bir nizamdır” 1
Konunun ele alınışında, Zeki Soyak Hocaefendi’ye ait yukarıdaki alıntı ile işe başlamanın doğru olacağını düşündük. Çünkü yazının ve çalışmanın tamamında da görüleceği gibi, Hocaefendi’nin hayatı ve düşüncelerinin nirengi noktası burasıdır. O’nun hayatının her anında ve her safhasında, yazdıklarının ve söylediklerinin her noktasında, İslam vurgusu en olgun ve coşkun bir biçimde yer almaktadır. O her konuyu İslam nazarından ele almakta, değerlendirmekte ve sonuca bağlamaktadır. Bu nedenle, Zeki Soyak Hocaefendi’nin Siyaset Düşüncesi’ni incelerken aslında İslam’ın Siyaset Düşüncesi’nin izini sürdüğümüzü unutmamamız gerekir.
A. KAVRAMSAL ÇERÇEVE
Konumuzu incelemeye başlarken siyaset ve politika kavramlarının ne ifade ettiğini, sınırlarının ne olduğunu belirlemeye çalıştık. Çünkü Zeki Soyak Hocaefendi’nin siyaset retoriğinde ve siyasî fikir ve düşünce literatüründe, bu iki kavramın birbirinden muhakkak tefrik edilmesi gereği, çok önemli ve temel bir şart olarak karşımıza çıkmaktadır.
1. Siyaset
Siyaset, Arapça sâse fiilinden masdardır.2 Seyislik, at idare etmek, at talimi anlamlarına gelmektedir.3 Nitekim Arapçada ilk kullanımı da bu manalarda olmuştur. Benzer bir kelime İbranicede ve Tevrat’ta at anlamında sûs olarak kullanılmıştır. İngilizceye seyis manasında syce şeklinde girmiştir.4
Emir, nehiy ve terbiye gibi manalara da gelen siyaset kelimesi5 Eski Mısır’da devlet yönetimi ile ilgili bir kavramdı.6
Hz. Ömer, Emeviler ve Abbasiler döneminde de siyaset terimi devlet idaresi, ülke yönetimi anlamında kullanılmıştır.7
Büyük İslam filozofu Farabî, siyaset kelimesi üzerinde en geniş şekilde duran ilk düşünürlerden olmuştur. Farabî, ilimler tasnifinde siyaseti ahlâkla yan yana kabul etmiştir. Siyasetin ne olduğunu araştırırken, onu da ikiye ayırmıştır: Fazıl siyaset(Mutlak Siyaset) ve cahiliyye siyaseti. Farabî, fazıl siyasetin tek, cahil siyasetin ise çok olduğunu söyler. Fazıl siyaset fazıl devletleri; cahil siyaset de fazıl olmayan devletleri içine alır. Farabî’nin siyasetten bahsettiği yerde, şu üç kavram yan yana gelir: Toplum, fazilet ve saadet.8
Farabî’ye göre Fazıl siyaset, idarecinin faziletlere ulaşması için takip edeceği yoldur. Halk da, bu siyaset şekli ile dünya ve ahirette faziletlere ulaşır. Bu yol insanları saadete ulaştırır. Gerçek saadet bu dünyada mevcut olmayıp sadece ahirette var olduğuna göre ve gerçek saadet, maddeden mücerret varlıkların, Allah’ın ve meleklerin bilinmesi olmaksızın elde edilmiyorsa, o halde siyaset ilmi, ilâhî şeylerle uğraşmalıdır. Zaten saadetin ne olduğunu araştıran ilme, siyaset(medenî ilim) denir. Saadete nasıl ve neler vasıtasıyla ulaşılacağını bize siyaset ilmi öğretir.9
Farabî, siyaset ilminin bir denge ilmi olduğunu belirtir. Bu yönden siyaset ilmini tıp ilmine; siyasetçiyi doktora benzetir. İnsan arzularıyla davranışları arasında bir denge olmalıdır. Beslenme ve tedavide orta yolu ve itidali tespit edene doktor denir. Onun sanatına da tıp denir. Ahlak ve davranışlarda orta yolu ve itidali, yani dengeyi tespit eden de devlet idarecisi ve meliktir. Bu dengeyi tesbit sanatı da siyaset ve meliklik sanatıdır. Siyaset, meliklik mesleğinin uygulanmasıdır. Fazıl meliklik(reislik), Allah’ın vahyini, emirlerini idaresi altındaki ülkeye en son hücrelerine kadar nüfuz ettiren kişilerin sıfatıdır.10
Farabî’nin fazıl meliklik ismini verdiği siyaset öznesinin(sultan-imam-halife), ülkeyi hangi kurumlarla ve hangi kurallarla yönetmesi gerektiğinin şer’i ölçülerini oldukça pratik ve sistematik bir biçimde ortaya koyan ise İmam Mâverdî olmuştur. El-Ahkâm’us-Sultâniyye adlı eseri siyaset-idare düşüncesi üzerinde anahtar bir doküman olmuş ve beşinci asır ve sonrası siyaset-idare düşünce ve fıkhına büyük bir etki yapmıştır.11
Mâverdî siyaset ve idare konusunda, İslam hukukunun genel çerçevesi içinde net prensipler ve sistemler ortaya koymuştur. O’na göre, hükümet(sultaniyye) ile ilgili hükümlere yetkililerce özel bir itina gösterilmelidir. Fakat bu hükümlerin diğer hükümlerin arasına dağılmış bulunması ve yetkililerin günlük idarî işlerle yoğun meşguliyetleri nedeniyle bunları yeterince araştırmaları mümkün olmamaktadır. Bu sebeple, yetkilinin kendi haklarını bilmesi ve alması, görevlerini bilmesi ve icra etmesi, icra ve yargıda eşitlik göstermesi ve hakları almada ve vermede adaleti gözetmesi için, sadece siyasî konuları içeren bu kitabı yazdığını söylemektedir.12 Nitekim Mâverdî’nin bu eserine siyasî fıkıh denilebilir.13
İmam Gazâlî siyaseti, “beşeriyeti ıslâh ile dünya ve ahirette selamete ulaştıracak doğru yolu gösteren en şerefli sanat” olarak niteler14 ve dört mertebesinin olduğundan bahseder. Birinci ve en üstün mertebe peygamberlerin siyaseti, sevk ve idaresi olup; avam ve havas bütün insanların zâhir ve bâtınlarına hükmetmeleridir. İkinci mertebe, halife, melik ve sultanların siyasetidir ki, bunların her sınıf insana hükmetmelerini ifade eder. Fakat bunlar yalnız zâhire hükmederler. Üçüncü mertebe, Allah’ı ve dinini bilen, peygamberlerin varisi olan âlimlerin siyasetidir. Bunların zor kullanma gücü yoktur ve daha ziyade münevver tabakanın bâtınına hitâp ederler. Dördüncü ve son mertebe, vaizlerin siyasetidir. Bunlar da ancak insanların avam kısımlarının bâtınına hitâp ederler.15 Gazâlî’ye göre siyaset, müslüman için dinden ayrı bir şey değildir. Hatta dinin bir parçasıdır.16
Meşhur İslam âlimlerinden İbni Abidin ise siyaseti şu şekilde tarif eder: “Siyaset, halkı dünya ve ahirette kurtulacakları yola irşâd etmekle, onların salah ve menfaatlerine çalışmaktır.”17 İbni Abidin siyaseti, siyaset-i zâlime ve siyaset-i adile olmak üzere iki tür olarak tasnif etmiştir. Siyaseti zâlime, halkın haklarına zıt olan bir siyasettir ki, şeriat bunu haram kılmıştır. Siyaseti adile, halkın haklarını zalimlerin elinden kurtaran, zulüm ve fenalıkları defeden, fitne ve fesat ehlini men eden siyasettir ki, şeriattan sayılır.18
Günümüzde ise siyaset kelimesi genellikle politika kelimesi ile aynı manaya, bir işi gözetme, halka ait işleri gözeterek yolu ve usulünce yürütme, devlet idaresi, devletlerarası münasebetleri yolu ve usulünce yürütme, diplomasi, akıllı, tedbirli ve ihtiyatlı davranış, kurnazlık, kurnazca hareket anlamalarına gelmektedir.19
Siyaset terimini ise siyaset bilimciler kısaca “ülke, devlet, insan yönetimi” şeklinde tanımlamaktadırlar.20
Günlük halk dilinde siyaset denilince daha çok işbilirlik, kurnazlık, manevra kabiliyeti kast edilmektedir.21 Yoldaki insanın yüzünü buruşturup “ben siyasetle ilgilenmem” diyerek siyasetin arzu edilmeyen bir şey olduğunu vurgulamasına çok sık tanık olmuşuzdur.22
2. Politika
Politika sözcüğü dilimize batı dillerinden geçmiştir. Asıl kökü itibariyle Yunanca bir kelimedir. Antik Yunan’da politika denilince polis’e yani şehirdevlete, siteye ait işler anlaşılıyordu. Politikos devlet adamı, politeia devlet, siyasal rejim, cumhuriyet, politica ise vatandaşlık hakkına ilişkin şeyler anlamında kullanılıyordu.23
İngilizce’de politika ile ilgili iki kavram kullanılmaktadır. Bunlardan birincisi policy, ikincisi ise politics kavramlarıdır. Policy, bir kimsenin, grubun veya hükümetin belirli bir konudaki anlayışına, metoduna ya da icraatına denilmektedir. Türkçe’de buna siyasa adı verilmektedir. Eğitim politikası kavramındaki politika kelimesi bu manadadır. Politics kavramı ise, çeşitli kişi, kurum ve grupların siyasalarının, dolayısıyla kendilerinin birbirleriyle boy ölçüştüğü ve çarpıştıkları alana karşılık olmaktadır.24
Çeşitli siyasaların karşılaştığı ve birbirleriyle mücadele ettiği alan anlamında politika, toplum için bağlayıcı kararların alındığı ve yürütüldüğü süreçtir. Bu tanım, politik sistemin unsurları olan inançlar, bireyler, yapılar ve siyasalar arasındaki etkileşimi vurgulamaktadır. Dolayısıyla politika, sadece kanunların yapılması, yorumlanması ve uygulanması değildir. Bunların yanında vatandaşların toplumsal olay ve konular karşısındaki tutum ve davranışları, seçim ve kulis çalışmaları, baskı gruplarının etkilemeye dönük faaliyetleri de politika kavramı içinde yer alır.25
3. Siyaset ve Politika Ayrımı
Cemil Meriç’in “benim rüyam ve hakikatim” dediği26 kelimelerle konuşur, onlarla anlaşırız. Kendilerine yüklenen manaları ile kavramlar, düşünmemizin ve düşüncemizin temel taşlarını oluştururlar. Diğer bir deyişle kavramlar, dünya görüşümüzün kalıba dökülmüş ifadeleridir. Dolayısıyla, her inancın veya dünya görüşünün kendine ait kelimeleri, terim ve kavramları vardır. Bir kelimeye yüklenen anlam üzerinde ne kadar çok insan birleşebiliyorsa; o inançta veya toplumsal düzende o kadar çok anlaşma sağlanır. Aksi takdirde kavram kargaşası zihinsel ve toplumsal gevşemelere ve çalkantılara yol açar, kuşaklar ve sınıflar arasındaki mesafeyi artırır.27
O halde denilebilir ki, her kelime ve kavram, belirli bir coğrafya ve toplum ölçeğinde, inanç veya dünya görüşü planında bir tarihî serüvene sahiptir ve bu tarihi birikimin eseridir.28 Üstad Cemil Meriç’e “Kamûs, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamûsa uzanan el namusa uzanmıştır.”29 sözlerini söyleten de bu hakikattir.
Bu nedenle, Batının düşünce yapısı içinde yer alan pek çok kavramın İslam dünyasında da kullanılmalarına rağmen, aynı kaynaktan fışkırdığını ya da bunların aynı düşünceyi ve anlayışı ifade ettiğini sanmak yanlıştır.30 Müslüman, bütün dünyada olduğu gibi, içinde yaşadığı toplumun siyasî, sosyal ve kültürel hayatında da Batılı kültürün yerleşik kavramlarıyla çepeçevre kuşatılmış olduğunu unutmamalıdır. Örneğin, uygarlık, çağdaşlaşma, modernizm, sağcılık, solculuk, feminizm, feodalite bizim için yabancı birer kavramdır. Bu ve benzeri kavramların içerdikleri anlam ve kullanıldıkları modern biçimlerle bizim hiç bir geleneksel ve kültürel ilişkimiz yoktur. Bu kavramlar yeni ve modern kimlikleri ile ayrı iklimlerin, ayrı tarihlerin kötü miraslarıdır.31
Zeki Soyak Hocaefendi de kelimelerin ve kavramların ait oldukları toplumun ve dünya görüşünün ürünleri olduklarını sık sık gündeme getirir ve bu nedenle doğru kavramların, doğru yerde ve doğru şekilde kullanılmasına özen gösterirdi. (“Toplumun tüm kesimlerinde sürekli bir menfi değişim, fikri değerlerde, düşünce sahasında geriye sayım yaşanmakta. Yeni düşünceler, yeni fikirler adı altında değerlerden soyutlanmış, asırların birikimi olan inanç, örf ve adetlerden irtibatı kesilmiş köksüz, ne idüğü belirsiz lafazanlıklar meş’um uğultularla kulaklarımızı tırmalamaktalar.” Zeki SOYAK, “İsraf Çöplüğü”, İlk Adım Dergisi, Sayı:138, Ocak-2000, s.3)
İslamî anlayış, düşünce, değer ve yaşayıştan uzaklaşarak, Batılı anlayış, düşünce, değer ve yaşayışı benimseme konusunda Batılı kelime ve kavramların taşıyıcı rol oynadığına vurgu yapardı. Bu nedenle Batı kültür ve medeniyetine ait kavramların kullanımını tasvip etmez, kendisi kullanmadığı gibi, kullanmayı alışkanlık haline getirmiş olanları da uygun bir lisanla uyarırdı. (“Gayr-i İslamî kavramları, oluşumları, İslamî ıstılahlarla karıştırmayalım ve bu kavramlara İslamî bir kılıf giydirmeyelim. Bu hususta müteyakkız olalım ve müslümanları uyaralım.” Zeki SOYAK, Ölçüler ve Dengeler, İlkadım Yayınları, Nevşehir-2000, s.42)
Batılı kelime ve kavramların müslümanların zihinlerinde, fikir ve düşüncelerinde bulanıklık meydana getirdiğini, kavram kargaşasına ve dolayısıyla kafa karışıklığına neden olduğunu söylerdi.
O, sağlıklı düşünmek, seviyeli fikirlere ve sıhhatli bilgilere sahip olmak için kafa ve kalplerin karışmaması, kavram kargaşalarının yaşanmaması, zihinlerin durulması gerektiğine inanırdı.32 Bunun ise ancak kendi inanç ve kültür dünyamıza ait kelime ve kavramları kullanmamızla mümkün olacağını dile getirirdi. Bu nedenle müslümanca bir dil kullanmaya, İslamî kelime ve kavramlarla düşünmeye ve kendimizi ifade etmeye mecbur olduğumuzu sıkça vurgulardı. İslam’ın kendini bütün insanlığa kendi özgün diliyle takdim ettiğini, bizim de bugün bu dili ve bu dilin kavramlarını kullanmamız gerektiğini söylerdi. (Bu manada, Hıristiyanlık terminolojisine ait bir kelime olan kermes yerine hayır çarşısı tabirinin kullanılması yönündeki telkinleri bunun bir örneğidir. Ayrıca, sohbetlerinde ve yazılarında hiç bilinmeyen veya çok az bilinen kimi İslami kavramları ve unutulmuş tabirleri ısrarla kullanarak, dinleyici ve okuyucunun bunlara aşinalık kazanmasını, öğrenmesini ve kullanmasını uygulamalı olarak teşvik ederdi. Kahtü’r Rical, Rıbbiyyun, Mütefeyyigun, Baran-ı Rahmet, El-Millet’ül Muntazıra bu nevi kavram ve tabirlerdendir. Söz konusu kavramları, Hocaefendi’nin yaşatılması gereken birer hatırası ve vasiyeti bilip, günlük dilde kullanılır kılmaya çalışmanın önemli bir görev olduğu inancındayız. Bu nedenle tüm talebe ve dostlarına bu konuda sorumluluk düştüğünü hatırlatmak isteriz.)
Bu çerçevede Zeki Soyak Hocaefendi, İslam’ın bir kavramı olarak siyaset ile Batı’nın bir kavramı olan politikayı birbirinden ayrı tutar ve değerlendirirdi. Siyaseti, hem Hz. Peygamber’den günümüze kadar gelen pratikleri ve örnek uygulamaları bakımından, hem de Farabî, Mâverdî, İmam Gazâlî vb. İslam düşünce ve fikir adamlarının ortaya koymuş olduğu ana konsept ve güzergah içinde, İslam’dan bir parça olarak kabul ederdi.
Her konuda olduğu gibi, siyaset teorisi ve pratiği açısından da öncelikle Hz. Peygamberi örnek alırdı. Daha sonra örnek uygulayıcılar olarak Hulafa-i Raşidin ve Ömer bin Abdülaziz’i, daha yakın zamanlara doğru da büyük bir muhabbet beslediği Selçuklu ve Osmanlı döneminin büyük devlet adamlarını, ortaya koymuş oldukları siyaset bakımından model şahsiyetler olarak kabul eder ve coşku ile anlatırdı.
Hocaefendi, siyaseti teorik planda, İslam’ın fert ve toplum alanında hükümran olduğu bir düzeni sağlamayı temin edecek bir araç olarak görürdü. Bu manada, Farabî’nin ahlak ve fazilet gibi değerlerle birlikte andığı fazıl siyaset-fazıl meliklik(reislik), İbni Abidin’in ortaya koyduğu siyaset-i adile ve İmam Gazali’nin belirttiği en şerefli sanat şeklindeki yaklaşımlarını benimserdi.(“Bir fazilet devleti kurmak mecburiyetindeyiz. Fazilet devleti fazilet sahibi, fedakâr, ahlaklı, temiz yürekli yiğit insanların eli ile kurulur. Alnı secdeli, vakıf insanlar, kendini İslam’ın yücelmesine, İslam’ın hâkimiyetine, insanlığın hizmetine adamış, vakıf insanları yetiştirmemiz ve onları söz sahibi yapacak ortamı hazırlamamız gerekmektedir.” SOYAK, Mefkûre, s.189) İmam Mâverdî’nin el-AhkâmusSultâniyye adlı eserini ise bu konuda temel başvuru kaynağı olarak kabul ederdi.
Batılı bir kavram olarak politikayı ise, Farabî’nin cahiliyye siyaseti, İbni Abidin’in siyaset-i zâlime olarak adlandırdığı tasnif içinde mülahaza ederdi. Bu nedenle politika kelimesini, genellikle menfî manada, gayri ahlakîlik, gayri İslamîlik vurgusuyla, olumsuzluk, yanlışlık ve kötülük ifade eden cümlelerde kullanırdı. Özellikle Türkiye’deki güncel politika ve politikacılar söz konusu olduğunda, bu değerlendirmelerin menfîlik dozu ve vurguları daha da artardı.33
Hocaefendi bu bakış açısına rağmen, hayatının değişik dönemlerinde Millî Görüş ekolündeki partilerin çalışmalarına fiilen katılmış ve destek olmuştur. Fakat bu durum asla düşünceleri ile yaptıkları arasında bir çelişkinin var olduğu sonucunu ortaya çıkarmaz. Çünkü O, bu çalışmaları da, hayatının eksenine yerleştirdiği İslam davasının içinde bir mücadele alanı ve İslam siyasetinin bir başka düzlemde tatbik edilme gayreti olarak görmüş ve uygulamıştır. O, aktif olarak siyasî parti çalışmalarının içinde yer alırken, hiçbir zaman yukarıda içeriğinden bahsedildiği şekliyle politika yapmamış, bilakis siyasetle ilgilenmiş ve siyaset yapmıştır. Mevcut şartlar ve imkânlar ölçüsünde, bu ülkenin ve bu milletin ihtiyaç duyduğu İslamî siyasetin, fazıl siyasetin yani siyaset-i adilenin siyasetini gütmüştür. Güncel politikanın bataklığına saplanıp boğulmadan, kadîm siyasetin izlerini, değerlerini, usül ve yöntemlerini takip ederek, sivrisineklerle uğraşmak yerine, bu bataklığı kurutmanın mücadelesini vermiştir.
Zeki Soyak Hocaefendi, söz konusu Millî Görüşçü partileri, gerçek bir İslam toplumunun oluşturulması konusunda yapılacak çalışmalar ve hizmetler için uygun bir platform olarak gördüğü için aktif siyasetin içerisine girdiğini söylerdi. Bu platformlarda yürüttükleri çalışmalarda hiçbir zaman kuru kuruya bir particilik yapmadıklarını, her imkân ve ortamda İslam’ı anlattıklarını sık sık dile getirirdi. Nitekim her vesile ile İslam’dan taviz vermeksizin ve taassuba düşmeksizin, diğer başka vasıtalar gibi partinin de İslamî çalışmalar için bir vasıta olarak kullanılabileceğini tekrarlardı.
B. SİYASET DÜŞÜNCESİNİN TEMELLERİ
Zeki Soyak Hocaefendi’nin siyaset düşüncesini üzerine bina ettiği temel siyasî ve toplumsal argümanları bu bölümde ele almaya çalışacağız. Bunu yaparken zaman zaman Batı dünyasının ilgili konulara yaklaşımlarına atıflarda bulunacağız. Bu şekilde, müslüman bir düşünce ve hareket insanı olarak Zeki Soyak Hocaefendi örneği üzerinden İslam ile Batı arasındaki düşünce ve yaklaşım farklılıklarının daha iyi görülmesini sağlamayı umuyoruz.
1. Önce Toplum Sistemi
Zeki Soyak Hocaefendi’nin sohbetlerinde ve eserlerinde, en öncelikli konunun insan ve toplum olduğunu görürüz.(“İslam’daki aile nizamı, ana-baba, karı-koca, kardeşler, yakın uzak akrabalar, komşular, arkadaşlar arası münasebetlerde uyulması gereken esaslar, karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı din kardeşliği, din kardeşini kendi nefsine tercih etmek gibi çok üstün ahlakî faziletlerin emredilmesi, dünya sevgisi, mal-makam sevgisi, ucub, kibir, haset, gıybet, iftira, yalan, cimrilik, ahde vefasızlık gibi toplumu ve insanî ilişkileri tahrip eden kötü ahlakların şiddetle yasaklanması, İslam toplumunun iç ve dış tahriplere karşı mukavemetini sağlayan, beşerî münasebetlerin yok olmasını, dolayısıyla toplumun dağılıp parçalanmasını önleyen çok güçlü etkenlerdir. Bu etkenler toplumun hayat damarları ve bu damarları besleyen kan mesabesindedir. O bakımdan kardeşlik hukukuna olabildiğince riayet etmek, insanî ilişkilerimizi, İslam’ın yüce ahlak prensipleri, değişmez esasları dâhilinde tam bir özveri ve samimiyet içerisinde karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı olarak kesintisiz devam ettirmek bir Müslümanlık, bir din kardeşliği vazifemizdir.” Zeki SOYAK, “İçimizdeki Yabancı”, İlk Adım Dergisi, Sayı:158, Eylül-2001, s.4) Çünkü O şuna inanır: “Dengesiz fertler dengesiz toplumları, dengesiz toplumlar dengesiz yönetimleri oluştururlar.”34
İslam, öncelikle evrensel ve genel bir toplum projesini öngörür. İslam için siyaset ikincil önemdedir ve bu toplum projesinin doğal bir parçası olarak karşımıza çıkar.35
Rasûlullah, tağutlar ve tağûtî düzenler tarafından tüm kabiliyetleri köreltilen, köleleştirilen, zulüm ve vahşete teşne edilen cahilî bir toplumu, Kur’anî bir talimle yeniden ihya ederek canlı, dipdiri, kulluk, hizmet ve cihad aşkıyla dolu, kitleleri ardından sürükleyen lider bir toplum haline getirmiştir. Cahiliye döneminde kendi dar kabile ortamında ticaret, ziraat ve çobanlıkla meşgul olan bu insanlar, kısa bir zaman içerisinde tarihte örneği görülmemiş idareci, komutan, âlim ve müctehidler olmuşlar ve kıyamet sabahına kadar örnek alınacak yüksek şahsiyetler meydana getirmişlerdir.36
Çünkü onların tek bir kitabı, vahye dayanan bir nizamları vardı ve bütün varlıkları ile ona tâbi oldular. Onda hayat buldular. Rasulullah tarafından, kuvvetli bir eğitimden geçirildiler. Nefis tezkiyesi yapmadan, ahlâkî bir terbiyeden geçmeden devlet idaresinde vazifelendirilmediler. Onlar herhangi bir kabilenin, ırkın, bir halk tabakasının veya memleketin çıkarı, menfaati için çalışmadılar. Onlar bütün insanlığın huzuru ve saadeti, kula kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmaları, müstebid ve müstekbirlerin zulümlerinden kurtulup İslam’ın adâletinde hayat bulmaları için uğraş verdiler.37
İnsan, ruh ve cisimden ibarettir. Her ikisinin de meşru bir şekilde tatmini gerekir. Ruhu iman, ahlâk ve faydalı ilimlerle yüceltirken, cismi de helâl gıdalarla besleyip, yaratılışında var olan tabiî ihtiyaçlarını meşru yollardan gidermek gerekir. Ruh ile cisim arasındaki insicam kişiyi dengeli, darbeler karşısında dayanıklı, kararlı bir fert haline getirir. Nitekim medeniyetler bu gibi fertlerin omuzlarında yükselir. İşte Asr-ı Saadet müslümanları bütün bu özelliklere sahip oldukları için tarihte misli görülmemiş bir medeniyet vücuda getirdiler. (Zeki SOYAK, “Ümit Işıkları”, İlk Adım Dergisi, Sayı:95, Haziran-1996, s.3; “Medeniyet deyince elbette ilk akla gelen İslam medeniyetidir. İnsanlık onun gibisine asla şahit olmamıştır. Bundan sonra da olamayacaktır. Çünkü İslam medeniyeti, Allah’ın varlık ve birliğine ve ahiret gününe iman gibi yüce bir inançtan beslenmektedir. Bu inanca sahip fert ve toplumlar sadece dünyalarını mamur etmek için değil, daha da önemlisi ahiretlerini mâmur etmek, ebedi saadete kavuşmak için çaba gösterirler. Nefislerine, çıkarlarına göre değil, dinlerinin emir ve yasaklarına göre hareket ederler. Yüce kudret karşısındaki bu teslimiyet; kargaşaları, kavgaları önleyerek birlikte çalışmayı, yardımlaşmayı, karşılıklı hak ve hukuka riayeti, insanî ilişkilerde hoşgörüyü, diğergamlığı, karşılıklı muhabbeti ön plana çıkarır. Çünkü merkezinde insan vardır. İnsana önem verir. İnsana da kendi emrine verdiği diğer varlıkları korumayı, doğaya karşı saygılı olmayı ve onlardan ancak meşru yoldan, dinin müsaade ettiği ölçülerde faydalanmayı emreder. Böylece sadece insanlar arasında değil, bütün varlıklar arasında akıllara durgunluk veren bir ahenk tesis edilmiş olur. İşte bu ahenkler cümbüşünden, kıyamet sabahına kadar devam edecek olan, insanlığın her devirde ve her şartta istifade edeceği, etkileneceği, dönüp dolaşıp neticede karar kılacağı İslam medeniyeti vücut bulmuştur. Bu medeniyet sevgi medeniyetidir. Hoşgörü medeniyetidir. İsar medeniyetidir. Hukuk medeniyetidir. Ahlak medeniyetidir. Hizmet medeniyetidir. Bu medeniyetin muharrik gücü muhabbettir. Allah Teâlâ’ya ve Rasulullah’a muhabbettir.” Zeki SOYAK, “Sevgi Medeniyeti”, İlk Adım Dergisi, Sayı:162, Ocak-2002, s.3)
Daha sonraki kimi devirlerde de örnekleri görülen İslam toplum sistemi, dini, nefsi, nesli, aklı ve malı muhafazayı esas almıştır. Bunu hem Allah hakkı hem de kul hakkı olarak ortaya koymuştur. Onun için bu beş hak hem ahlakî hem de hukukî yönden çok büyük bir değer taşımıştır. Dolayısıyla yöneticilerin ve kişilerin değerleri, bu değerlere verdikleri önem ve muhafazasında gösterdikleri ciddiyet, gayret ve samimiyetle ölçülür olmuştur.38
2. İlâhî Sistem Ölçü ve Denge Üzerine Kurulmuştur
Zeki Soyak Hocaefendi eserlerinde, insana ve insan haysiyetine en uygun sistemin ilâhî sistem olduğunu belirtir. İnsanı var eden, onu üstün kabiliyetlerle donatan, onun fayda ve zararına olanı en iyi bilen, onu sadece dünya hayatı için değil, aynı zamanda ebedî ahiret hayatı için de yaratan Rab Teâlâ’dır. Hiç şüphesiz onun için en mükemmel nizamı ortaya koymuş ve Peygamberleri vasıtasıyla bu ilâhî düstûrları insanlığa ulaştırmıştır. Bu nizamdan râzı olan bir fert ve milletin ilerlemesini hiçbir kuvvet durduramaz.39
İnsanlar tarafından oluşturulan sistemler ise asla kapsayıcı, kuşatıcı ve insanların ihtiyaç ve beklentilerine cevap verici nitelikte olamaz. İnsanlar ne kadar bilge olurlarsa olsunlar, insan yaratılışındaki müspet ve menfî yönleri, toplumun tümünü kucaklayacak esasları, insanın gerçek manada zarar ve faydasına olacak şeyleri bilmeleri mümkün değildir. Kaldı ki insanlar kanun koyarken kendi düşüncelerini, ideolojilerini ve hatta çıkarlarını, bazen de bir kesimin diğer bir kesime karşı avantajlı ve hâkim duruma gelmeleri doğrultusunda hareket ederler.40
Bu nedenle, Allah Teâlâ’ya ve O’nun nizamına teslim olmayan kişi ve toplumlar istikrar bulamaz. İnsanlık serüveni incelendiği zaman Peygamberlerin getirdiği sistem ve değişimi göz ardı eden, ona karşı savaş açan toplumlar felâketten felâkete sürüklenmişlerdir. Dünyamızı kasıp kavuran inançsızlık, terör, şiddet, fuhuş çeşitli ahlâksızlıklar ilâhî prensipleri hiçe sayan sistem, kanun, düzen ve değişimlerin insan haysiyetine, insanlık onuruna hiç mi hiç uygun olmadığı mesajını vermektedir.41
İnsanoğlu bir hikmet sebebiyle yaratılmıştır. O yaratılış hikmeti Allah Teâlâ’ya kulluktur(Zariyat 56). Her şeyde bir usül ve bir ölçü vardır. O usül ve ölçüler içerisinde hareket edilmedikçe maksat hâsıl olmaz. Allah’a kulluğun da bir usulü, bir ölçüsü ve bir yolu vardır. Günlük hayatımızdan tutun da, devlet hayatımıza kadar bütün sahalarda uymamız gereken ölçüler, hükümler ve takip etmemiz gereken usuller bildirilmiştir. Böylece insan hem kendi içinde hem de kendi dışında çelişkili bir yaşantıdan, dengeleri altüst edecek, ahengi bozacak aşırılıklar ve taşkınlıklardan korunmuştur.42
Ruh, akıl ve cisim, ahiret ve dünya, madde ve mana, korku ve ümit, sevgi ve nefret, fert ve cemiyet, yöneten ve yönetilen, hülasa olarak, bütün sahalarda ölçüler konulmuş ve dengeler kurulmuştur. Fert ve toplumların huzuru, konulan ölçüleri ve kurulan dengeleri muhafaza etmekle mümkündür.43 Ölçüsüzlük, taşkınlıkları, aşırılıkları, çirkinlikleri ve yanlışları beraberinde getirir. Müslüman ölçülü insandır.44
Dünyanın idaresi, biz müslümanlara tevdi edilmiştir. Yeryüzünde adaletin tesisi, dengelerin kurulması için imanî esasların ve hak ölçülerin hâkim olduğu bir yönetim şarttır. Böyle bir yönetimde ne dünyaya dalıp gidilir, ne de ahiret unutulur. Böylece madde ile mana arasında ahenk tesis edilmiş ve sağlıklı bir toplum kurulmuş olur.45
Batı dünyası ise dünya sahnesini ve onun bir parçası olarak politikayı iktidar paylaşımı mücadelesi şeklinde ele almaktadır. Buna göre, sınıflar arası sürtüşme, çekişme ve mücadeleler politika alanını oluşturmaktadır. Toplum içinde farklı görüşlere sahip güçler, kendilerinin egemen olmalarını gerçekleştirmek ve böylece görüşlerini üstün kılmak için mücadele ederek iktidarı ele geçirmeye çalışırlar. Siyasal iktidarı ele geçirenler devlet adına meşru zora başvurma gücüne ve otoritesine sahip olurlar. Böylece, insanların sonsuz ihtiyaçlarına karşılık sınırlı olan kaynak ve değerlerin toplum içindeki dağıtım tekeli bu güçlerin eline geçer. Yani, politikanın özü savaşa, çatışmaya, çekişmeye ve mücadeleye dayanır. Geçmişten günümüze T. Hobbes, J. Locke, Montesquieu, J. J. Rousseau, M. Weber, K. Marx, H. Laswell, R. Dahl, M. Duverger ve R. Aron benzer görüşlere sahiptir.46 Örneğin, Amerikalı siyaset bilimci H. Laswell politikayı “kimin, neyi, ne zaman, nasıl elde ettiğini” belirleyen bir faaliyet olarak nitelemektedir.47
Bu nedenle Cemil Meriç’in “Politika, sürüleri gütme, sınıflar arasında bir denge kurma sanatıdır. Politika cemiyet halinde yaşayan insanların mümkün olduğu kadar birbirlerine az zarar vererek yaşamalarını temin eder.”48 sözü oldukça anlamlıdır.
3. İslam Bir Bütündür ve Kendine Has Bir Nizamdır
Zeki Soyak Hocaefendi’nin tüm hayatını, dolayısıyla da siyaset düşüncesinin temelini oluşturan özelliklerinden birisi de, İslam’ın bir bütün olduğu ve diğer hiçbir sisteme benzemeyen bir nizam olduğuna gönülden inanmasıdır.
Ahenk ve insicam, tam olanda, bütün olandadır. Bütünün parçaları, olmaları gereken yerde bulunursa ahenk ve insicam kemâl noktada tezahür eder. İslam şeriatı da bir bütündür. O bütünlüğü içerisinde evrensel bir dindir. Çağlar içerisinden coşup gelerek, çağlar ötesine akan bir hakikat ırmağıdır. İslam’ı bir bütün olarak görmek, anlamak ve yaşamak, kul olmanın, müslüman olmanın en tabiî gereğidir.49
Bu bütünlüğü kavrayabilmek için, bütünü kucaklayan bir açıdan bakmak gerekir. Onun bir parçasını görebilecek dar bir açıdan bakılırsa, o bütünden sadece bir parça görülmüş olur. Görülen o parçaya göre, bütün hakkında verilecek hüküm çoğu kez yanlış ve hatalı olur. O parça bütünden bir parçadır. Ama o, bütünün kendisi değildir.50
Hocaefendi bu konuya, önemi nedeniyle vasiyetnamesinde de yer vermiştir:
“İslam yaşantımızdan bir parça değildir. O, hayatımızın her safha ve sahasında hükümdar olan bir nizamdır. Ona göre hareket edelim. İslam’ı bütünüyle, hayatımızın bütününde yaşamaya gayret edelim.”51
O, her fırsatta şunu söyler: İslam dini kendine has bir nizamdır. İlahîdir. Rabbanîdir. Bu nedenle, İslam demokrasisi, İslam sosyalizmi gibi söylemlerle, İslam nizamını başka sistemlerle bağdaştırmaya veya onlarla izah etmeye çalışmak çok yanlış ve sakim yaklaşımlardır.52
İslam nizamı, Ulûhiyet, rubûbiyet ve hakimiyeti sadece Allah Teâlâ’ya ait kılan tevhid akidesine dayanmaktadır(Kasas 88). Bütün peygamberler bu inancı yerleştirmek, ulûhiyet ve rubûbiyet iddiasında bulunan tüm tağutları ve tağutî düzenleri, zulüm sistemlerini ortadan kaldırmak için mücadele etmişlerdir.53
Tevhid akidesinde Allah Teâlâ’dan başka hiçbir fert, yönetici veya zümre hükümranlık ve kanun koyuculuk hakkına sahip değildir. Kanun koyucu sadece Allah Teâlâ’dır. Hâkimiyet Allah’ındır. Mülk O’nundur.54
4. Siyasetin Temeli Ahlak ve Fazilettir
Zeki Soyak Hocaefendi hayatın bir bütünlük içinde algılanması gerektiğini belirterek, müslümanın bu bütünün tek hâkimi olan Allah’ın halifesi olarak tüm hayatını fazilet ve ahlak temeli üzerine inşa etmekle mükellef olduğuna dikkat çekmiştir. Dolayısıyla hayattan bir parça olarak karşımıza çıkan siyasetin de ahlak ve fazilet prensiplerine uygun olarak yürütülmesi gerekmektedir.
Batı dünyası ise bu konuda kendisine tam aksi istikamette bir yön tayin etmiştir. Batı, modern anlamda politika düşüncesinin Machiavelli(Makyavelli) ile başladığını kabul eder. Machiavelli’nin temel tezi ise, politikada “amaca ulaşmak için her araç meşrudur, mubahtır” anlayışıdır. Bunun tam karşısında, ahlâkî amaçlara ulaşmak için ahlâkî araçların kullanılması gerektiğini dile getiren düşünürler de olmuştur. Fakat “bu konuda söylenecek son söz, politikacının, devlet adamının başarıyı sağlayacak en az kötü aracı seçmesini dilemekten öteye geçemez. Politikada insanlar ekseriya iyi ile kötü arasında değil, kötü ile daha kötü yahut en kötü arasında tercih yapmak zorunda kalmaktadırlar.”55
Nitekim “bir politikacının başarısını belirleyen en önemli faktör, maalesef onun çok iyi bir insan, ahlâklı, erdemli kişi olması değildir. Fakat daha ziyade iktidarı elde etmede ve tutmada gösterdiği maharet ve ustalıktır.” (DAVER, a.g.e., s.20-21; Osmanlı son döneminin önemli düşünürlerinden Filibeli Ahmet Hilmi 1911 yılında kaleme aldığı bir yazısında, yaklaşık bir asır öncesinden konuyu çok veciz bir şekilde dile getirmiştir: “Yalan ve hile, tezvir ve iğfal: İşte şimdiki siyasetin asıl temelleri. Avrupa siyasetinin adımlarında ve hareketlerinde yüce ve insanî hislerden bir zerre görülemez. Siyaset ve idare, bütün içtimaiyat, gıdasını ‘hikmet’, ‘din’ ve ‘ahlak’tan alır. Avrupa’da var olmanın genel bir düsturu haline sokulan ‘hayat rekabeti’ nazariyesi yeni bir felsefe olarak teşkil etti. Bu felsefeye göre kâinatta mekanik kuvvetlerden başka bir ‘fâil, âmil’ yoktur. Bu saik ise var olmak için ‘rekabet’ ve ‘mücadelede galebe’yi şart koşmuştur. İki böceğin bir yaprağı, iki köpeğin bir kemiği gıda etmek için yaptıkları mücadele ve çekişme ile iki şahsın, iki milletin, kavimlerin hayat meydanındaki mücadeleleri arasında esasen hiçbir fark yoktur. Bu nazariyeye göre âlicenaplık veyahut hakşinaslık gibi mücadelede galebeyi geciktiren veyahut galibiyetin neticesinde elde edilecek şeyleri azaltacak tavırların sırf ahmaklık sayılacağında şüphe mi edilir! Önceleri dînî ve ahlakî kaidelerin, hiç olmazsa sınırlı bir şekilde siyaset ve idare konularında tesiri vardı. Avrupa’da çoktan beri ‘fazilet icra için’ dinin bir tesiri kalmamıştır. Ahlâka gelince; maneviyat tarih-i tabiînin mizahlı bir şubesi olduktan sonra bir takım idrake ait yüce düsturlar üzerine bina edilen bir ahlâk ilmi gayr-i mümkün ve sırf vehim şekline girmiş olduğundan faziletler teşrih ve tahlil edilmiş ve neticede fazilet denilen şeyin ‘mükemmel bir şeytanlıkla süslü ve şaşaalı bir şekilde konulmuş menfaat’ olduğuna hükmedilmiştir. Artık ‘menfaat’ gibi alçaklık ve aşağılığın kaynağı olan değişken bir his üzerine kurulan ahlâktan, zarardan başka bir şey beklememek gayet tabiidir. Muhterem ve mukaddes bir temele sahip olmayan, daha doğrusu hiçbir temeli bulunmayan yirminci asır ahlâk ilminde vefa, sabır, kanaat, af, insanların ayıplarını örtmek, müsaade, güzel davranma, sevgi, iyilik gibi kelimelerin hiçbir manası yoktur. ‘Fazilet’ zamanımızın ahlâkçıları, yani ahlâksızları nezdinde bir ‘hayalet’ ve gülünç bir bilgisizlik eseridir! Artık bu esaslar üzerine kurulan siyaset binasının nasıl Cehennemî bir bina olduğu basit bir mülahaza ile sabit olur.” Şehbenderzâde Filibeli AHMED HİLMİ, “Müslümanlara Siyaset Rehberi”, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi Temel Metinler (İsmail KARA), Gerçek Hayat Yayınları, İstanbul-2002, s.63-64)
Popper’in siyasetin asıl sorununun “kim yönetmeli” değil, “siyasal kurumaları nasıl örgütleyelim ki, kötü ya da yeteneksiz yöneticilerin çok zarar vermeleri önlenebilsin” yaklaşımı56 bu noktaya işaret eden bir örnektir.
Hocaefendi, buna karşılık, genel ahlâksızlığın yaygınlaşıp etkin hale gelmesinin temelinde siyasal ahlâksızlığın yatmakta olduğuna dikkat çekmiştir. Siyasî ahlâkın bozulması toplumsal ahlâkın, sosyal ahlâkın, ekonomik ahlâkın ve bireysel ahlâkın da bozulmasını beraberinde getirmektedir. Bugün dünyayı idare edenlerin en büyük sorunu siyasî ahlâk sorunudur. Buna alet olan ve milletin kendilerine tevdii ettiği emaneti, para ve çıkara, yeniden milletvekili seçilmeye veya bir bakanlık koltuğuna oturmaya değişenler, o emanete ihanet edenler, siyasal ahlâktan mahrum ve milletin vicdanında mahkûm olan kişilerdir.57
Devleti idare edenler, siyaset yapanlar siyasal ahlâk sahibi olmak zorundadırlar. Bu hususta en güzel örneği sergilemek durumundadırlar. İdare eden ve edilenler, en büyük ahlâk sistemi olan Kur’an’a ve onun en canlı örneği Rasûlullah’ın sünnetine sarılmadıkça, dürüstlükten, ahlâkî değerlerden ve adâletten bahsetmeleri laftan öte bir mânâ ifade etmez. Rasûlullah’ın: “Ümmetimden iki sınıf vardır ki, onlar ıslah olurlarsa insanlar ıslah olur. Onlar bozulursa insanlar bozulur. O iki sınıf âlimler ve amirlerdir.” ikazını asla unutmamalıdırlar.58
5. “Akılcı” İnsan Değil “Akıllı” İnsan
Batı düşüncesi insanın siyasal davranışlarını açıklarken insan tabiatı konusunda şu öncüllerden yola çıkar: İnsan aklıyla hareket eder, rasyoneldir; maksimum menfaat, haz ve faydayı gözetir. İnsan ruhuna ahenk değil çatışma egemendir. İnsan daima kendisi ve çevresi ile çatışma halindedir.59
Bireycilik ve akılcılık Batılı düşünce sistemlerinin ortak temelini teşkil eder. Felsefî köken olarak, birey(insan)in dışında ve üstünde olan bütün ilâhî, metafizik ve manevî otoriteleri reddeden, hakikati ve gerçekliğin bilgisini bireye indirgeyen bir felsefî görüştür. Böyle bir görüşün İslam düşünce tarihinde ortaya çıkması mümkün değildir. Burada, demokrasinin temel felsefi varsayımı olan değerlerin beşerî (hümanist) karakteri ile İslam siyasal felsefesinde değerlerin ilâhî karakteri arasındaki önemli farkı görmek gerekir.60
Zeki Soyak Hocaefendi konuyu çok net ortaya koymuştur: “Müslüman akılcı değil, akıllıdır. Çünkü akılcılık felsefî sapık bir ekoldür. Müslüman aklını İslam’ın emrine verir.”61
Cisim ülkesinin padişahı ruh, veziri akıldır. Aklı ön plana çıkarıp ruhun fonksiyonunu azaltırsanız, cisim ülkesinde anarşi ve terör hâkim olur. Akıl, kişiyi, Rabbini tanıyıp imana kılavuzlamakta bir vasıtadır. İmandan sonra aklın vazifesi şeriata teslim olmak ve şeriat ölçülerini anlamak, yaşamak ve tebliğde kendine düşeni ifa etmektir. Bu sınır aşılırsa akıl putlaşır. O takdirde ruh da, cisim de zarar görür. Cismi ön plana çıkarmak hayatı yemek, içmek ve şehvetten ibaret saymak da ruh ve akla zulüm olur. İnsanî vasıflar, değerler yitirilip kişi behîmîleşir. Cisim ruhun biniti, akıl da yardımcısıdır. Akıl ve cismi yok farz etmek ve onları devre dışı bırakmak da dengeleri bozar. Demek oluyor ki, insan öncelikle kendi bünyesinde yani ruh, akıl ve cisim arasındaki dengeyi muhafaza etmeli, şeriat ahkâmını, şeriatın koyduğu ölçüleri öncelikle kendi özünde hayata geçirmelidir.62
6. Hak – Batıl (İman – Küfür) ya da Hakkın Üstünlüğü – Kuvvetin Üstünlüğü Mücadelesi
Hocaefendi, insanlık tarihi boyunca Hz. Âdem’den itibaren başlayan hak-batıl mücadelesinin çeşitli boyutlar kazanarak devam ettiğini sık sık hatırlatmıştır. Bu mücadelede taraflar bellidir; bir tarafta hakkı ayakta tutanlar, öbür tarafta batılda ısrar edip, şirki, küfrü hâkim kılmak, aşağılık çıkarlarını devam ettirmek için zulüm üstüne zulüm yapanlar. Kısaca Allah taraftarı olanlarla şeytan taraftarı olanlar hep karşı karşıya geldiler. Kıyasıya mücadele ettiler. Kıyamet sabahına kadar da bu böyle olacaktır. Zaman zaman batılın ve putçuluğun galebesi olsa da bu durum geçicidir. Bu üstünlük su üzerindeki çörçöp ve köpük gibidir. Mutlaka bir gün izale olacaktır. Batıl yıkılıp hak hâkim olacaktır.63
İman bir nur, küfür ise bir karanlıktır. İnsanlık tarihi nur ve zulmetin, yani iman ile küfrün amansız mücadeleleri ile doludur. İman cephesinin önderleri eli kitaplı peygamberler, küfür cephesinin reisleri ise eli kanlı tağutlardır. İman cephesi adaletin, küfür cephesi zulmün temsilcileridir. İmanın küfre galebe çaldığı devirlerde, değil insanlar, hayvanlar bile adaletin huzur kaynağından kana kana içmişler, emniyet içinde yaşamışlardır. Küfrün hâkim olduğu dönemlerde ise insanlık, tarifi mümkün olmayan zulüm ve işkencelere sahne olmuştur.64
Bu mücadele aynı zamanda, hakkı/Hakk’ı üstün tutanlarla kuvveti üstün tutanlar arasındaki mücadeledir. Dikkatlice incelendiğinde, sosyal ve siyasî düzenler sistem olarak iki ana gruba ayrılabilir. Bunlardan biri, hakkı üstün tutup hakkın kaynağını hakta/Hakk’ta bulan görüş, diğeri ise gücü üstün tutup gücün kaynağını güçte bulan görüştür.65
Birinci görüşe göre hakkın koruyucusu Hak/Yaratıcı kabul edilir. O, zulme her zaman galip gelir. Çünkü Yaratıcıdan daha güçlü kimse yoktur. Bu görüşe göre, insanlardan istenen kuvvetten korkmayıp hakkın yanında yer almalarıdır. Bu yer alış hakkı kuvvetli kılar. Doğu uygarlıklarının özellikle Mezopotamya, İbranî, ilk Hıristiyanlık ve İslamiyet’in birinci grupta; Mısır, Yunan, Roma-Bizans ve Batı’nın ikinci grupta yer aldıkları görülmektedir. Diğer uygarlıklar, bu uygarlıkların türevleri şeklindedir.66
Kuvveti üstün tutanlar, hakkın kaynağını kuvvet kabul etmekte, genelde Yaratıcıyı veya hesabı/ahireti inkâr etmektedir. Kuvvetli haklı kabul edilerek her türlü zulüm meşru hale getirilmektedir. Bunun sonucu olarak, ‘hak verilmez alınır’ ilkesi benimsenerek savaş sürekli kılınmaktadır. Batı uygarlığı hukuka ve hukukun üstünlüğüne ve hukuk devleti ilkelerine bağlı bulunduğunu ileri sürüyorsa da, bu iddia gücün egemen kılınmadığı anlamına gelmez. Çünkü hukuku da egemen güçler belirlemekte ve dolayısıyla hukuk güçlülere imkân tanımak üzere oluşturulmaktadır. Batı’da devlet hemen her dönemde güçlü sınıfların çıkarlarına hizmet eder ve hukuk bu sınıfların, haklarını garanti altına almak için üretilir. Bu anlayışın sonucu olarak, hukuk, hakkın üstünlüğüne değil, gücün üstünlüğüne göre dengelenmektedir. Toplumsal kurum ve kurallar, güçlüleri haklı çıkaracak ve onların çıkarlarına hizmet edecek şekilde düzenlenmektedir. Hakkın belirlenmesinde ayrıcalıklar ve çoğunluk sistemi esas alınarak güçlülerin egemenliği pekiştirilmektedir.67
Hocaefendi de İslam’ın hâkim olmadığı bütün toplumlarda hukuk değil kuvvet anlayışının hâkim olduğunu dile getirerek, bu sistemlerdeki anlayışı asırlar öncesinden Sokrates’in şöyle ifade ettiğini hatırlatır: “Kanun kuvvetli arıların delip geçtiği, zayıf arıların takılıp kaldığı bir ağdır.” Hâlbuki İslam nizamında güçlü olan, haklı olandır.68
O, kuvvetin üstün tutulması olgusunun uluslararası boyutuna da dikkat çekerek, Birleşmiş Milletlerin kuruluş gayesini ve şimdiki fonksiyonunu sorgular. Onlarca devletin üyesi olduğu bu kuruluşta daimi üye olan ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin, Birleşmiş Milletler kararlarında en yetkili ve etkili olanlardır. Diğerleri ise sadece birer piyondur. Sovyetler Birliği’nin sahneden çekilmesiyle tek süper güç haline gelen ABD şimdilerde Birleşmiş Milletlerin tek patronu ve hâkim gücüdür.69
Aynı şekilde, insan hakları beyannamesi, insan hakları kuruluşları ve ilâhî kaynaklı olmayan tüm teşkilatlanmalar, ya kâğıt üzerinde kalmakta, ya da çok büyük istismarlara, çifte standartlara sahne olmaktadır. Irak’ta kitle imha silahları, biyolojik silahlar var diye Körfeze ateş, kin ve ölüm kusan güçler öldürücü silahları ellerinde bulundurmuyorlar mı? Amerika’da zenci ve yerli Kızılderililere, Avrupa’da çalışan yabancı işçilere ve müslüman halklara reva görülen baskılar, zulümler ne oluyor! Hani nerede insan hakları ve insan hakları dernekleri?70
7. Tarihsel Tecrübe ve Sosyal Siyasal İklim Farklılığı
Zeki Soyak Hocaefendi, toplumların bugününü anlamak için geçmişlerini bilmek gerektiğini sıkça dile getirmiştir. Siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel her türlü meseleyi tarihî arka planı ve mevcut siyasî, sosyal, psikolojik ortam özellikleri içinde anlamaya çalışmanın gerekliliği üzerinde durmuştur. Bu bakış açısı ile insana ve topluma dair her konuyu ve sorunu, bir ilim adamı titizliğiyle, tarihsel süreci ve bağlamı içinde anlamaya çalışmıştır.
Bu nedenle, geçmişi unutmanın, mazi ile ilişkileri kesmenin, asırların birikimi olan her türlü zenginliğe sırt çevirmenin, fert ve toplum hayatında meydana getireceği tahribatı vurgulamak için ilginç bir benzetme yapmıştır. Bu yanlışa düşen fert ve toplumlar “nesebi gayri sahih ceninlere benzerler.” (Zeki SOYAK, “Ölümsüz Nasihatler”, İlk Adım Dergisi, Sayı:138, Ocak-2000, s.3)
Hocaefendi konuşmalarında, İslam dünyası ile diğer toplumların sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel serüvenlerinin farklılığını, tarihlerinden de örnekler vererek izah ederdi. İslam dünyası ile Batı dünyasının değişik köklerden ve değerlerden beslenerek, günümüze değişik siyasal sistemler, kurumlar ve sorunlar taşıdıklarını belirtirdi. Dolayısıyla, bunlara ilişkin değerlendirmelerin ve sorunlara ilişkin çözümlerin kendi özgünlüğü içinde ele alınması gerektiğini anlatırdı.
Osmanlı son dönemi önemli düşünce adamlarından Said Halim Paşa da bu noktayı önemle vurgulamıştır: “Bütün siyasal sistemler gibi, Batı’nın siyasal sistemi de kendi evrimine yardımcı olabilmek için, kendi toplumsal sisteminden doğmuştur. Bununla birlikte, şurası da açıktır ki, toplumsal ihtiyaçları, Batı toplumlarına ait ihtiyaçların aynısı olmayan bir toplumda bu siyasal sistemin uygulanması bir felakettir.”71
Yaşanan bu felaket Cemil Meriç’e şu veciz sözü söyletmiştir: “İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe’lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.”72
Batı dünyası ve düşüncesi ile İslam dünyası ve düşüncesi arasındaki bu kan uyuşmazlığının varlığı Hocaefendi’nin siyaset düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. Bu sebeple O’nun, Batı’nın “insan için en iyi” olarak lanse ettiği “demokratik ve laik siyasal sistem”e eleştiri ve itirazları vardır.
Eleştiri ve itirazlarını temelde iki noktada toplamak mümkündür. Birinci itiraz noktası, demokratik ve laik sistemin Batı’nın kendi tarihsel serüveni ve tecrübesinin bir ürünü olmasıyla ilgilidir. Batı’nın tarihi çok kanlı ve dehşet verici sosyal ve siyasal mücadelelerin tarihidir. Bu mücadeleler sonucu Batı değişerek ve dönüşerek bu noktaya gelmiştir. İslam toplumları bakımından yaşanan bu serüvenin ve tecrübenin bir karşılığı ve anlamı yoktur. (Benzer bir görüş: “Batı siyasî tarihi demokrasiyi, insanlığı “hürriyet ve eşitlik” idealine ulaştıracağı varsayımına dayandığı için en mükemmel yönetim tarzı olarak kabul etmektedir. ‘İslamiyet’in devlet telakkisine bir bakalım. İnsanlar, doğuştan eşittir: Kullukta, fanilikte eşitlik. Sonra, iman sayesinde yeni bir eşitlik kazanırlar, kardeş olurlar: dilenciyi halifeye eşit kılan hukukî bir eşitlik. İslam için hürriyet felsefi değil, hukukî bir mefhum. İslam kast tanımaz. Gerçek müslümanın nazarında sosyal sınıf diye bir şey olmaz. Servet veya mevki ayırmaz insanları. Hıristiyan devletlerinde olduğu gibi, fukara ile zengin arasında tefrika ve husumet de yoktur. Vatandaşlığı yapan kan ve toprak değil, inanç. Ümmetin Avrupa dillerinde karşılığı yok. Siyasî ve dînî bir bağ. Demek ki İslamiyet’in temel mefhumu: Eşitlik. Bu bir amaç değil, bir hak. Hürriyet, eşitliğin bir başka adı veya görünüşü. Sınıf kabul etmeyen, imtiyaz tanımayan bir dinde kimin, kime karşı hürriyeti? İslamiyet bir kanun ve nizam hâkimiyetidir. Batı’nın gerçekleştirmeye çalıştığı eşitliği çoktan fethetmiştir. Fikir hürriyetini, insanı insana saldırtan bir tecavüz silahı olarak değil, bir ikaz, bir irşat vasıtası olarak kabul etmiştir.” MERİÇ, Bu Ülke, s.170-172)
Çünkü İslam dünyasının tarihsel serüveni ve tecrübesi kendine özgüdür. Bu nedenle, İslam’a ait siyasal teori ve pratikler bakımından, demokratik ve laik sistem sorunlu gözükmektedir.73
İkinci itiraz noktasını ise, demokratik ve laik sistemin uygulamalarından ortaya çıkan olumsuzluklar oluşturmaktadır. O, dünya üzerindeki demokratik uygulamalardan, özellikle üçüncü dünya ve İslam ülkelerindeki ve daha da özelinde Türkiye’deki demokrasi ve laiklik adına ortaya konulan uygulamalardan çok rahatsız ve huzursuzdur. Temel hak ve özgürlüklere ilişkin sınırlamalardan, hak ihlallerinden, çifte standartlardan, İslam’a aykırı uygulamalardan hareketle, (“Kavramlar karıştı. Aslî manalardan uzaklaştırıldı. Hürriyet dediler, hürriyet adına tüm temel hak ve özgürlükleri yok ettiler. Müsâvât dediler, ne kadar soysuz, din düşmanı, hain varsa her türlü imkana, servet ve sâmâna kavuşturuldular. Yönetime sahip oldular, vatanın gerçek evlatları, gerçek müslümanlar, her şeyden mahrum edildi, kanları emildi. Halkın idaresi dediler, halkın adına, idare ettikleri halkı insan yerine koymadılar. Millete yapmadıkları zulüm ve vahşet bırakmadılar.” SOYAK, Ölçüler ve Dengeler, s.15) demokratik ve laik sistemin sorunları çözmeye yetmediğini, bilakis yeni sorunların oluşumuna kaynaklık teşkil ettiğini ifade eder.
Aslında Hocaefendi’nin demokratik sistem ve uygulamaları hakkında itiraz ettiği konulara ilişkin eleştiriler yerli ve yabancı birçok düşünür ve siyaset bilimci tarafından da dile getirilmektedir. Bunlardan bazılarına değinmek faydalı olacaktır.
Demokratik sistem, kaynağını eskiçağ Yunan uygarlığından almıştır. Hümanist kültüre dayalı olarak ortaya çıkmış74 ve Hıristiyanlık felsefesinden etkilenmiştir. Kapitalist pazar ekonomisinin gerek duyduğu sosyal ve siyasal kurumlardan oluşur. (Atilla YAYLA, “İslam, Laiklik ve Demokrasi”, Yeni Türkiye Dergisi, Türk Demokrasisi Özel Sayısı, Sayı: 17, Eylül-Ekim 1997, s. 144; Duvarger, batılı anlamdaki demokratik sistemin zengin ulusların siyasal sistemi olduğuna dikkat çekerek, “… serbest seçimler, çoğulculuk ve yurttaş özgürlükleri ancak sınıf savaşları ve toplumsal gerilimlerin azaldığı ve bütün halk yığınlarının, haklarını yurttaş olarak etkin bir biçimde kullanabilmelerini sağlayacak bir kültür düzeyine ulaştıkları taktirde gelişebilir. Bu sistemin bu unsurları, yüksek iktisadî gelişme düzeyini gerekli kılar. Temsilî demokrasi sistemi, ideolojik ve değerler sistemi olarak liberalizme dayanır… Hıristiyanlığa mensup ülkelerde işlemektedir…” der. DUVARGER, Batı’nın İki Yüzü, s. 2-4). Vergin ise demokrasi için, “Batı’da filizlenen ve oradaki insanların zihniyetlerinin yansıması olan bir ideal, Batı insanının ruh halinin tezahürüdür” ifadesini kullanır. Nur VERGİN, “Demokrasi ve Sivil Toplum”, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı: 1, Kasım-Aralık 1994, s. 9. Daha geniş bilgi için bkz. Giovanni SARTORİ, Demokrasi Teorisine Geri Dönüş, Yetkin Yayıncılık, Ankara-1993, s. 415-430.)
O halde demokratik siyasal sistemin işleyebilmesi için demokrasiye uygun bir siyasal kültürün de toplum içerisinde egemen olması gereği vardır.75 Nitekim Tocquville, siyasal özgürlük fikri ile birlikte düşündüğü demokrasi terimini, “bir toplum tipini” belirlemekte kullanarak, “demokratik bir yaşam biçimine” gönderme yapmaktadır.76 Bu haliyle demokrasinin, bir gerçeği ifade etmekten çok, sonuçta siyasal düzeyde tercüme edilebilecek bir toplumsal ideali oluşturduğu söylenebilir.
“İktidarın belli bir grubun veya sınıfın tekeline geçmesi” şeklinde de ifade edilebilecek olan “elitizm” sorunu, Batı siyasal sistemlerinin ve demokrasilerinin en ciddi çıkmazlarından birisidir. 20. yüzyılın başlarında yaşamış, iki İtalyan düşünürü olan V. Pareto ve G. Mosca’nın dile getirdikleri “Yönetici Sınıf Teorisi” şunu söyler: Çoğunluk daima bir azınlık tarafından yönetilmiştir ve çoğunluk, yönetici azınlığı kontrol imkânına sahip değildir. Bu kaçınılmaz bir olaydır.77
Yine R. Michels da siyasî partiler ve sendikaların büyümeleriyle oligarşik bir yönetim yapısına dönüştüklerini ileri sürmüştür. Buradan hareketle “Oligarşinin Tunç Kanunu” diye adlandırdığı bir teori geliştirmiştir.78 Pareto, Mosca ve Michels buradan doğal olarak şöyle bir sonuca ulaşmışlardır; bir çoğunluk yönetimi olarak nitelenen demokrasinin pratikte gerçekleşmesi imkânsızdır.79
H. D. Lasswell de siyasal eliti “iktidarı ellerinde tutanlar” olarak görür. O’na göre, iktidarın muhtelif dereceleri vardır ve ondan en çok payı alanlar daima küçük bir azınlıktır.80
Ünlü Fransız sosyal bilimci Raymond Aron da demokratik rejimlerin azınlık tarafından yönetildikleri ve oligarşik karaktere sahip oldukları üzerinde durmuştur. Batı demokrasilerinde “halk egemenliği” formülü sadece fiyaskodur.81
C. Wright Mills’in “iktidar eliti” görüşü ise Amerikan toplumunu esas alır. Mills’e göre, “iktidar eliti”, toplumda “stratejik kumanda mevkilerini” işgal edenlerden meydana gelir. Bunlar siyasal iktidar sahipleri, askeri liderler ve büyük şirketlerin yöneticileridir. Sosyal kökenleri, çıkarları ve dünya görüşleri bakımından aralarında sıkı bir bağ, bir dayanışma vardır. Toplumda bütün iktidar gitgide bu üçlü “koalisyon”un elinde toplanmaktadır.82
Bugün de temsili demokrasi uygulamalarının yürürlükte olduğu ülkelerde seçkinlerin varlığı ve sistem içindeki ağırlıkları sorgulanmaktadır. Genellikle ekonomik gücü ellerinde tutanların ve büyük mülk sahiplerinin oluşturduğu seçkinlerin, demokratik çatının kontrolünü ellerinden kaçırmamaları ve başka insanların (“ayak takımı”) yönetimde aktif rol üstlenmelerine engel olmaları “demokrasi krizi” olarak isimlendirilmektedir.83 Bu yapıda seçimler düzenli ve dönemsel olarak yapılsa bile temsilciler hep aynı gruptan seçilmektedir. İngiliz, Fransız ve İtalyan parlamentolarında da olduğu gibi, düzenli olarak eski üyelerin ve belli ailelerin oğulları, torunları, kardeşleri ve yeğenleri seçilmektedir.84
Bugün dahi modern demokrasilerde, temsil kanallarının çoğaldığı ön kabulünden hareketle, bir yandan katılım ve çoğulculuk konusunda yeni bir ümit dalgası oluşturulurken, diğer yandan elitleşme sorunundan kaçınılamadığı dile getirilmektedir. Giderek artan temsil kanalları ve bunların kuruluşları etrafında, büyük ölçüde fonksiyonel menfaatler üzerine kurulu uzmanlaşmış azman bir temsil örgütü gelişmiştir. Siyasi partiler değil, ama sosyal hareketlerin daha seyrek görülen müdahaleleri ile desteklenen bu menfaat kuruluşları ve bu kuruluşlara hâkim olan elitler, pek çok istikrarlı demokraside sivil toplumun önde gelen ifade biçimi olmaya başlamıştır. Bu da dikkat çekici bir gelişmedir.85
Diğer yandan bürokrasinin halka karşı sorumluluğu azalttığı ve karar alma sürecinde siyasî katılım imkânlarını ve alanlarını daralttığı, hatta büsbütün yok ettiği ifade edilmektedir. Çünkü nasıl ki bürokratik yapılı şirketlerdeki hissedarların elindeki güç, şirket yöneticilerine; sendikalarda, sendika üyesi işçilerin elindeki güç, sendika liderlerine aktarılmış durumda ise, demokratik sistemlerde de yasal olarak seçmenlerin elinde olan güç (egemenliğin millete ait olduğu ilkesi), siyasi yöneticilere aktarılmaktadır.86
Tocqueville de temsili demokrasi uygulamalarından hareketle, demokraside despotizmin, çoğunluğun despotizmi şeklinde belirdiğini söyler. Bu da tek ve merkezi iktidar düşüncesinden beslenmektedir. Bu iktidar insanları dilediği gibi yoğuracak, onları karmaşık, karışık kurallar ağı içine alacaktır. Herkes eşit olarak bu düzende yaşamaktan mutlu olacaktır. Çünkü aksi halde devletin sağladığı yararları kaybetme tehlikesiyle karşılaşacaktır.87
Şüphesiz bu düzende de insanlar bakanları düşürecekler, seçimlerde meclislerdeki çoğunluğu değiştirecekler; ancak bunlar insanlara özgür olduklarını sanmaları için verilen tesellilerdir. Seçimler de fazla bir şey ifade etmez. Seçimler, sorunların değişik çözümleri arasından bir seçim yapma anlamını taşımaz. Çünkü birey bu sorunlardan bir şey anlamaz ve bunlarla ilgilenmez de. Yapabileceği çok daha eğlenceli işler varken sıkıcı siyasal sorunlara yabancı kalır. Tesadüfen bir seçim yapar. Devlet kendisine hangi adayları öneriyorsa, seçilmesinin iyi olacağını söylüyorsa, birey onları niye seçmesin? Böylece birey sonuçta seçim denen tek ve büyük olanağını kullanamaz olur. Modern despotizm böyle gelişir.88
Proudhon ise temsil sistemine acımasız eleştiriler getirmektedir. Demokrasinin “egemen halk” ve “genel oy” gibi değerlerinin boş sözler olduğunu, insanları köleleştirmek için kullanılan yalanlar olmaktan öteye gitmediğini iddia eder. Seçim mekanizması gerçekleri saklayan yalan makinesidir ve toplumun gerçek yapısı ve insanların gerçek düşünceleri konusunda yanlış fikirler verir. Oy çokluğuna dayanan bir rejim, bir baskı rejimi olmaktan öteye gidemez.89
Görülüyor ki, “iktidar seçkinleri, profesyonel ve örgütlü politikacılar, büyük mali şirketler ve dev tröstler, karteller, çok uluslu şirketler, kendi toplumlarında azınlık olmalarına rağmen iyi organize olmuş lobiler vb. demokratik karar mekanizmalarını, kongre, parlamento veya meclisleri derinden etkilemektedirler. Örgütlü baskı ve çıkar grupları, bu yarışçı, liberal ve özgür ortamların geçerli kurallarından yararlanarak faaliyet gösterir, sistemi kendi doğrularında işletebilmektedirler.”90
Bu noktada Zeki Soyak Hocaefendi’nin şu tespiti oldukça önemlidir: “İlâhî bir hukuk nizamına dayanmayan düzenlemeler, kanunlar, güç odaklarının rengini, desenini seçip beğendiği ve kendine göre biçip diktiği bir elbiseyi tüm insanlara giydirmek için yapılan dayatmadan başka bir şey değildir. Çağımızın ilkelliği bu sapmadan kaynaklanmaktadır.”91
C. İSLAMÎ YÖNETİM VE BAŞLICA SİYASAL UNSURLARI
Bu bölümde Zeki Soyak Hocaefendi’nin İslami yönetim ve bu yönetimin başlıca siyasal unsurlarına ilişkin değerlendirmelerini ele aldık. Konuları mümkün olduğunca sınırlandırarak ve ana hatları ile ortaya koymaya çalıştık. Bu çalışmanın kapsam ve amacını aşacağını düşündüğümüz, İslamî yönetimin bazı siyasal unsurlarına hiç değinmedik ya da değindiklerimizi detaylandırmadık. Aksi takdirde çalışmanın hacmi çok büyüyecekti.
Şunu da bu bölümün hemen başında dile getirmemiz gerekiyor ki, bu bölümde yer alan bazı konular, Hocaefendi’nin yazılarında fazlaca ele aldığı konular değildir. Bu nedenle bölüm içinde yer alan bu konulara ait bilgi ve değerlendirmeler genellikle, değişik yer ve zamanlarda ve değişik vesilelerle, bizim kendisinden dinlediğimiz, duyduğumuz ve öğrendiğimiz malumatlardan oluşmaktadır. Yanlış bilgi vermekten ve hata yapmaktan Allah’a sığınırız.
1. “İslami Yönetim”in Kaynakları
Kuşkusuz bir şeyi “İslamî” kılan, onun İslam’a uygunluğudur. Bu uygunluğun ölçüsü ise İslam’ın referanslarıdır. Bu referanslar esas alınmış ise, bir düşünce, eylem, olgu veya olay “İslamîlik” vasfını kazanır.
Zeki Soyak Hocaefendi İslami yönetim konusunda, diğer pek çok âlim gibi,92 şu dört temel kaynağı referans olarak kabul etmiştir:
a) Kur’an-ı Kerim
b) Sünnet
c) İlk Halifelerin Uygulamaları
d) İctihad
2. Anayasa ve İslam Anayasası
Anayasa, bir ülkede devletin temel yapısını, kuruluşunu ve işleyişini düzenleyen kuralların bütününü ifade eder. Bu kuralların bazıları yasallaşmıştır, diğer bazıları ise hukuk üstü anlayışlar, gelenekler ve uygulamalar şeklinde kendisini göstermektedir. Bu anayasanın geniş anlamıdır. Dar anlamında ise, devletin dayandığı temel ilke ve kuralların bir belgede yazılı olmasını anlatır.93
Zeki Soyak Hocaefendi, İslam’da anayasa konusunu, Batı dünyasında yürütülen anayasa tartışmaları düzleminde ele almanın yanlış olacağı kanaatindeydi. O’na göre Batı’da anayasalar, yaşanan sosyal ve siyasal mücadelelerin sonucu olarak ortaya çıkmış ve iktidarı paylaşma konusunda oluşan bir denge ve uzlaşmanın belgesi olarak karşımızda durmaktadırlar. Bu nedenle, farklı bir mecrada ilerleyen İslam dünyası için örnek olmaktan uzaktırlar.
Hocaefendi, müslümanlar için İslam anayasası konusunda referansların Kur’an-ı Kerim, Sünnet, Hulefa-i Raşidin dönemi ve ictihadlar olduğunu dile getirirdi. Özellikle Medine İslam Devleti’nin ve anayasasının dikkatle incelenmesi gerektiğini söylerdi. Bu konularla ilgili olarak Selçuklu ve Osmanlı uygulamalarından da faydalanmanın lüzumlu olduğundan bahsederdi.
O, İslamî yönetim ve İslam Devleti için mutlaka bir anayasanın gerekli olup olmadığı konusunda esnek düşünülmesinden yanaydı. Yazılı bir anayasanın bulunmasını İslamî bir yönetim için “olmazsa olmaz bir şart” olarak görmüyordu. İngiltere’deki gibi yazılı bir anayasa yerine, geçerliliği olan ve o ihtiyacı karşılayan, yerleşik teamülleri ve geleneksel kuralları bulunan bir “sözlü-fiili anayasa”nın da pekâlâ yeterli olabileceği düşüncesindeydi. O’nun için önemli olan, İslami hükümlerin uygulandığı bir düzenin sağlanması idi.
3. İslam’da Devlet
Devlet, klasik tanımı ile amacı, toplumsal düzenin, adaletin ve toplumun iyiliğinin sağlanması olan; belli bir toprak parçası (ülke) üzerine yerleşmiş bir insan topluluğuna (halka) dayanan ve bu topraklar üzerinde bulunan her şey üzerinde meşru otoriteye sahip; siyasal bir örgütle (hükümet) donanmış sosyal bir organizasyondur.94
Zeki Soyak Hocaefendi, İslamî yönetimin hiç şüphesiz en önemli unsuru olarak İslam devletini görmektedir. Hz. Peygamber’in hayatta iken bizzat kurduğu ve idare ettiği İslam devleti gerçeği, herhangi bir şüpheye meydan vermeksizin konuyu vuzuha kavuşturmaktadır. Nitekim Cumhuru Ulema, cemiyeti ayakta tutacak, halka yön verecek, suç işleyenlere cezaları uygulayacak, zekât toplayacak, memleketi koruyacak, düşmanlık ve anlaşmazlıkları giderecek, Allah’ın şeriatını uygulayacak, ayrılıkları ortadan kaldıracak ve İslam’ın öngördüğü büyük medeniyeti kuracak bir devlet yapısının bulunması gerektiği konusunda tamamen görüş birliği içindedirler.95
a) İslam’da Devlete İlişkin Düzenlemelerin Bazı Özellikleri (M. Beşir ERYARSOY, İslam Devlet Yapısı, İşaret Yayınları, İstanbul-1988, s.30-33; Bu özelliklerin tespit ve tasnifi kitabın yazarına aittir. Zeki Soyak Hocaefendi bu tespit ve tasnife katıldığını, söz konusu özelliklerin doğruluğunu teyit ettiğini belirttiği için, konu bütünlüğünün sağlanması amacıyla yazıya dâhil edilmiştir.)
İslam’da devlete ilişkin düzenlemelerin bazı temel özellikleri vardır. Zeki Soyak Hocaefendi bu özelliklerin önemli olduğuna dikkat çekerdi. Bu özellikleri ile İlâhî İrade, İslam’ın devlete ilişkin hükümleri ile son ve evrensel bir din olarak, kıyamet sabahına kadar insanların ihtiyaçlarına cevap vermesini, gerçekçi ve uygulanabilir olmasını teminat altına almıştır.
Bu özelliklerin birincisi, hükümlerin genelliği ve sürekliliğidir. İslam’ın hiçbir hükmü, özel bir zaman ve mekân için değildir. Her zaman ve mekânda, sosyal, siyasal ve dînî mevkii ne olursa olsun herkes, İslam’ın bütün emirlerine muhataptır. Her çağın ve zamanın insanları İslam’ın değişmeyen ve değişmeyecek hükümlerini yerine getirmekle mükelleftir. Dolayısıyla, İslam’ın bir parçası olan devletle ilgili bütün hükümler tüm müslümanları bağlamakta ve yükümlülük altına sokmaktadır. Bütün zaman ve şartlarda geçerliliğini sürdürmektedir.
İkincisi, hükümlerin esnekliğidir. İslam’ın devlet ile ilgili hükümleri, çeşitli zaman ve zeminlerde çeşitli şartlar içinde bulunan insan topluluklarının bu hükümleri uygulanmakta zorluk çekmemesine göre belirlenmiştir. Bu hükümler, asıl mahiyetlerinde bir değişiklik olmaksızın, farklılık göstermeye müsait bir nitelikte düzenlenmiştir. Devlet konusunda Kur’an’ın az ve esnemeye, yorumlamaya uygun hükümler koyması, Sünnet’te farklı zamanlar ve şartlar için farklı uygulamaların görülmesi, Raşid Halifelerin kendi dönemlerindeki uygulamaları ile geniş ve zengin bir başvuru kaynağı oluşturmaları, buralarda çözümü bulunmayan sorunlarla ilgili olarak ictihad yolunun açık tutulması, şartlara bağlı olarak örf ve âdetin ve maslahatın kaynak teşkil edebilmesi, İslamî devlet ile ilgili olarak müslümanlara çok büyük bir hareket alanı sağlamaktadır.
Üçüncü özellik ise, hükümlerin azlığıdır. Özellikle Kur’an’da devlete ilişkin hükümler oldukça azdır. Kur’an bu konuda detaylandırma yapmak yerine, genel esasları belirleme ve çerçeveyi oluşturma yönünde hareket etmiştir. Detayları diğer İslamî referanslara bırakarak, bunların zaman ve şartlara göre, belirlenen esas ve çerçevelerde daha gerçekçi ve doğru bir şekilde uygulanabilmesinin yolunu açmıştır. Bu aynı zamanda hükümlerin esnek olmasını tamamlayıcı bir özelliktir.
Hocaefendi, bu özellikleri değerlendirirken sürekli olarak İslam’ın hudutları içinde hareket etmeyi şiar edinmiştir. Yukarda bahsedilen özelliklerden hareketle, indî yorumlarla, bilerek veya bilmeyerek, İslamî kavramları ve hükümleri sulandırmaya, yamultmaya ya da İslam dışı başka sistemlere yamamaya ve benzetmeye çalışanlara çok sert bir şekilde karşı çıkmıştır.
b) İslam Devletinin Özündeki Prensipler
Zeki Soyak Hocaefendi’nin yazılarında ve sohbetlerinde, İslam devletinin sahip olması gereken birçok özelliğinden bahsedildiğini görüyoruz. Bu özellikleri bir takım prensiplerle formüle edebiliriz.96
(1) İlâhî Hâkimiyet Prensibi
İlahi hâkimiyet prensibi, hâkimiyetin Allah’a ait olması özelliği yanında itaat ve meşruiyet konularını da gündeme getirmektedir.
(a) Hâkimiyet Allah’ındır
İslam nizamı, tevhid akidesine dayanmaktadır. Ulûhiyet, rubûbiyet ve hâkimiyet Allah Teâlâ’ya aittir (Kasas 88). Bütün peygamberler bu inancı yerleştirmek, ulûhiyet ve rubûbiyet iddiasında bulunan tüm tağutları ve tağutî düzenleri, bu zulüm sistemlerini ortadan kaldırmak için mücadele etmişlerdir.97
Tevhid akidesinde Allah Teâlâ’dan başka hiçbir fert, yönetici, zümre hükümranlık ve kanun koyuculuk hakkına sahip değildir. Kanun koyucu sadece Allah Teâlâ’dır ve hâkimiyet Allah’ındır. Mülk O’nundur.”98
İslam’a göre hayat bir bütündür. Bu bütünün tek hâkimi Allah’tır. Allah aynı zamanda tüm mülkün yaratıcısı, sahibi ve hükmedenidir. Mutlak, bölünmez, devredilemez ve sınırlandırılamaz hâkimiyet yalnız ve yalnız Allah’ındır. Allah’ın hâkimiyeti karşısında tüm insanların mevkii birdir ve aynıdır. İnsan, Allah’ın mülkünde O’nun halifesi olarak hareket etmektedir. Bu halifeliğin bir gereği olarak, Allah’ın hükümlerinin siyasî alanda uygulanmasını temin etmekle görevlidir. Bu amaçla şeriata uygun bir şekilde Allah’ın emirlerini ülkesinde tatbik eden emirler seçmeli ve ona biat edip itaat etmelidir.99
(b) İtaat ve Meşruiyet
Allah Teâlâ ve Rasulüne itaat mutlaktır. Allah Teâlâ Vâzıı Şeriat (Şeriat Koyucu), Rasulullah da Nâşiri Şeriat’tır. O, konuştuğu zaman nefsinden konuşmaz. O, Rabbinin vahyettiği, ilham ettiği şeyleri konuşur. O’nun emrettiği ile emreder, nehyettiği ile nehyeder. Diğer insanlara, emir sahiplerine itaat ise şarta bağlıdır. Onlar, Allah Teâlâ’nın emrettiği ile emrederse itaat olunur. Aksi takdirde itaat edilmez (Nisa 59).100
Müslümanların yöneticilerinin meşruluğunu ve onlara itaat edilme zorunluluğunu, yöneticilerin Allah’ın hükümlerine uymaları belirlemektedir. Yöneticilerin, şer’i şartları yerine getirme ve bunları izleme durumunda meşruiyetleri devam eder ve dolayısıyla halktan itaat isteme hakları doğar. Emir sahiplerinin belirlenmiş bu ölçülere göre hareket etmemeleri durumunda görevlerinden azledilmeleri gerekir, çünkü meşruluklarını yitirmişlerdir. (Bu noktada Zeki Soyak Hocaefendi’nin, sık sık “meşruluk” ile “kanunîlik” kavramlarını birbirinden ayırmak gerektiği konusundaki uyarılarını hatırlatmak isteriz. Her “kanunî” olanın “meşru” olmayabileceğini dile getirirdi. Nitekim bir siyaset bilimci konuyu şöyle izah eder: “Kanunî (yasal) bir yönetim, pozitif hukuka, yürürlükteki hukuk kurallarına uygun olan bir yönetimdir. Fakat pozitif hukuka uygun olan “kanunî” bir yönetim, sosyolojik ve politik açıdan her zaman “meşru” olmayabilir. Ortada “şeklen” kanunî bir durum olmakla birlikte, hukukun temel ilkelerine, meşruiyete, hak ve adalete uygun olmama söz konusu olabilir. Diktatörlerin emirlerinin kanun yerine geçtiği ülkelerde veya şeklen Cumhuriyet gibi gözüken rejimlerde, belirli küçük bir azınlık, kendi isteklerini “kanun” şeklinde belirli organlardan geçiriyor olabilir.” KAPANİ, a.g.e., s.59)
O halde, en çok sevdiğimiz kişiler, hocamız, üstadımız, şeyhimiz, babamız, anamız ve kendi öz nefsimiz bile olsa, Şeriat’a aykırı olan işlerini, sözlerini asla tasvip edemeyiz. Şeriat’a uymayan emirlerine itaat etmeyiz. Onların Kur’an ve sünnete ters düşen sözlerini tasdik etmeyiz. Teviller yaparak hikmetler aramayız.101
Hocaefendi konuyla ilgili olarak, siyasî boyutunun ötesinde sosyokültürel bir olgu olarak da itaat konusunda önemli bir tespitte bulunur. İtaat bir kimliktir. Müslümanların en mühim kimliğidir. Serkeşlik, başıboşluk, aykırılık, itaatsizlik yerilmiş bir sıfattır. Yabancı kültürlerden bize intikal eden, içimizdeki bir kısım gafillerce de teşvik edilen, bir kimlik, bir şahsiyet olarak gösterilmeye çalışılan itaatsizlik, bizim inancımızda, bizim medeniyetimizde, örf ve âdetimizde bir kimliksizlik, bir şahsiyetsizlik göstergesidir ve bir şahsiyet bozukluğudur.102
(2) Adalet Prensibi
Adalet, her şeyi tam olarak yerine getirmek, herkesin hakkını vermek, ölçülü davranmaktır. Allah adil olmayı emretmiş, zulmetmeyi yasaklamıştır(Nahl 90). Peygamberlerin ve onlarla beraber gönderilen kitaplar ve ilahî ahkâmın gönderiliş gayesi de zulmü yok edip, adaleti ikame etmek ve insanları yalnız Allah Teala’ya kulluk yapmak şuuruna ulaştırmaktır (Nisa 105).103
Milletlerin refahı, huzur ve mutluluğu adaletle mümkündür. Yönetici adaletle yönetir, hâkim adaletle hükmederse, mayasında kötülük olan, kötülük ve zulümden adeta zevk alan kişiler, bu denâetlerini yapmaya cesaret edemezler. Böylece insanlar din ve namusunun, can ve malının her türlü tasalluttan korunduğu bir emniyet ortamında ilmî, aklî, siyasî, iktisadî, ruhî ve bedenî bütün kabiliyetlerini geliştirme imkânı bulurlar. Bunun sonucu olarak, üstün bir medeniyetin tesisi için doğru, iyi ve faydalı olan bütün sahalarda büyük bir hizmet yarışı içine girmiş olurlar.104
İslam’ın dışında hakikat yoktur. Onun dışındaki tüm sistemler zulümdür, baskı rejimleridir. İslam dininde zulmün her çeşidi yasaklandığı gibi, zalime yardımcı olmak, kalben meyletmek, zulme ve zalime tavır almamak da yasaklanmış, zulüm olarak görülmüştür. Zalimlerle dost ve arkadaş olmak, onları methetmek, yaptıkları kötü ve İslam’a muhalif işlerine rıza göstermek, onlarla oturup kalkmak, yiyip içmek, onlara tazim etmek, onlara benzemeye çalışmak ve onların hizmetinde bulunmak da onlara yardımdır. Bu ve benzeri şekilde onlara yardımcı olmak da zulümdür. (Hud/113).105
Zulmün her çeşidi kötüdür. İktidar sahiplerinin, devleti yönetenlerin zulmü ise, zulümlerin en kötüsüdür. Devleti yönetenler, devlet gücünü kullanarak, kendi çıkar ve menfaatleri için, millete baskı ve terör uygularsa, bu mazlum topluma kim sahip çıkabilir?106
Halkın inancının gereği gibi yaşamasına mani olmak, hangi dinden, hangi inançtan olursa olsun kişilerin dini vecibelerini yerine getirmesinde zorluk çıkarmak, haksız ve adaletsiz vergiler koymak, milletin malını bir kısım mütegallibeye peşkeş çekmek, çalışanların haklarını, hak ettikleri şekilde vermemek devlet zulmüdür.107
Devlet ve millet işleri, devlet reisine bir emanettir. Bu emanetin muhafazası ise, işleri tam bir adaletle, kimseye zulmetmeden, sürüncemede bırakmadan İslam ahkâmına göre yürütmek ve vazifeyi ehli olan müslümanlara vermekle mümkündür. Bilhassa yöneticiler adil olmalıdırlar. Onların adaletsizliği büyük fitnelere ve kargaşalara sebep olur.108
(3) Şura İstişare Prensibi
İslam cemaat dinidir. Ferdî ve indî hareketlere müsaade etmez. Bu nizamında kişi veya kişilerin istibdat ve sultası söz konusu olamaz. Her şey bir nizam ve intizam içerisinde icra olunur. Bütün bu işler Kur’an ve sünnet ışığında şura ile halledilir. İdare makamında olanlar öncelikle Kur’an ve sünnete, saniyen de şura kararlarına uymakla mükelleftirler. Ümmetin işlerini istişare ile yürütmek emir’ül mü’minin olan kişinin vazifesi olduğu gibi ümmetin de emir’ül mü’minin üzerinde bir hakkıdır.109
İstişare etmek konumunda olan hiçbir kişi istişare etmekten müstağni değildir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de, hakkında kesin hüküm bulunmayan hususlarda ashabı ile istişare ederdi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin istişaresi duruma göre bazen birkaç sahabe ile bazen de sahabenin çoğunluğu ile olurdu.110
İstişare edilen kişilerin, ilim ve takva ehli, aklı selim sahibi, emin ve tecrübeli olmaları gerekir.111
İstişareden maksat, Kur’an ve sünnete en uygun olan görüşü tespit etmek ve karara bağlamaktır. Şurada herkes görüşünü bütün açıklığı ile hiç çekinmeden beyan eder. İstişare heyetini teşkil eden kişiler, ön yargılarla, nefsi arzu ve temayüllerle hareket edemezler.112 İslami istişarede asıl olan, görüşün doğruluğu ve maslahata uygun oluşudur. Doğru ve maslahata uygun olmayan görüşler çoğunluğun görüşü de olsa asla kabul görmez.113
İstişarede karar alınırken takip edilecek usül ve kurallar mühim olduğu gibi, istişarede alınan kararlara uymak da o derece mühimdir. İstişare heyetindeki kişiler, kendi görüşlerinin dışında bir karar alınsa bile, o kararı kendi görüşü gibi benimser ve uyarlar.114
(4) Ümmet – Tek Millet Prensibi
Zeki Soyak Hocaefendi’nin en çok üzerinde durduğu konulardan birisi de İslam kardeşliği ve ümmet bilincidir. İslam milleti veya ümmeti olmak için belli bir ırktan gelmiş olmak veya belli bir toprak parçasında yerleşmiş olmak ya da vatandaşlığa kabul edilmiş olmak aranmaz. Yalnızca kişinin İslam’ı kabul etmesi yeterlidir. Müslüman, dünyanın neresinde olursa olsun İslam ümmetine bağlıdır ve her müslüman kardeşidir. Vatan, dil ve renk farkı müslümanların tek ümmet ve tek millet olarak kabul edilmesine ve İslam hukukunun uygulanmasına engel teşkil etmemektedir.
Allah Teala inanan bütün müminlerin kardeş olduğunu beyan ediyor (Hucurat 10). Bu kardeşlik, kan kardeşliğinden daha faziletli bir kardeşliktir. Diğer yandan Hz. Peygamber, müslümanların birbirini sevmekte, acımakta ve korumakta aynı vücudun uzuvları gibi olması gerektiğini vurguluyor. O halde bozulan, pörsüyen İslam kardeşliğimizi, uhuvveti İslam’ı yeniden ihya etmek için müslümanlar arasında olan sıkıntıları, dedikoduları, kavgaları çeşit çeşit sûnî ihtilafları gidermek de yine müslümanlara düşüyor. Bunun için öncelikle kalplerimizi birleştirmemiz gerekiyor. Çünkü kalplerin tevhidi olmadan fiillerin tevhidi olmaz. Kalplerimizdeki kini, gayzı, adaveti, bürudeti birbirimize karşı olan kötü düşünceleri, kötü niyetleri atmalıyız. Yerine muhabbet tohumları ekmeliyiz.115
Kardeşlik binasının malzemesi muhabbet, muavenet, merhamet ve itimattır. Kin ve düşmanlık ise İslam kardeşliğini tahrip eden unsurlardır. En ufak meseleleri kin ve düşmanlık vesilesi edinen kişiler toplumun güveleri, uhuvvet sarayının temeline konulan tahrip kalıplarıdır. Bu kişilere sıfatları ne olursa olsun fırsat verilmemelidir.116
Biliyoruz ki, biz müslümanlar arasına düşmanlarımız çeşit çeşit fitne tohumları ektiler, tefrika soktular ve bizi bölük pörçük ettiler. Küçük, güçsüz, zayıf devletçikler haline getirdiler. Müslümanları ırkçılık, aşiretçilik, kabilecilik, bölgecilik, particilik, mezhepçilik, meşrepçilik taassubu, hastalığı ve zafiyetinden; makam, mevki, riyaset hırsından; dünya, para, pul sevgisinden yakaladılar. (Zeki Soyak Hocaefendi, Körfez Savaşı çıktığında Amerika ile birlikte hareket eden İslam ülkelerinin yöneticilerine şunları söylüyordu: “Bütün duygularımı, tarih bilincimi, bizi biz yapan değerlerimizi didik didik ediyorum. Bir insan olarak, bir müslüman olarak kendi insanımı, din kardeşimi, masum bebekleri, çocukları, ak saçlı nineleri, ak sakallı dedeleri, maddi çıkarlar, yeşil dolarlar karşılığında pazarlık konusu yapmayı bir türlü anlamıyorum. Bir türlü kabullenemiyorum. Şayet, “Bu bir politikadır, gereği yapılıyor.” deniliyorsa batsın böyle bir politika. Bu bir siyaset zannediliyorsa, bizim inancımızda, bizim medeniyetimizde böyle bir siyaset anlayışı yok. Irak bizim toprağımız. Iraklı bizim kardeşimiz. Onlar bizim bir parçamız. Biz de onlardan bir parçayız. Çünkü biz tek bir ümmetiz. Çünkü biz tek bir milletiz. Bütün müslümanlar tek ümmet, tek millettir. Bugüne kadar olanlardan, hâlâ içinde yaşadığımız olaylardan hisse almamak, ders çıkarmamak ne acı. Bir müslüman, bir zalime yardım edebilir mi? Onun hegomanyası altında, mazlum din kardeşlerine savaş açabilir mi? Diyeceksiniz ki nerede öyle basiretli yöneticiler! Nerede aynı coğrafyada yaşayan, aynı inancı, aynı kültürü, aynı tarihi paylaşan bu ülkeleri birleştirecek güçlü devlet adamları!” Zeki SOYAK, “Tek Bir Milletiz”, İlk Adım Dergisi, Sayı:176, Mart-2003, s.3-5). Ümmeti Muhammed’in birlik ve dirliğini bozdular. Her birimizi kolayca yutulur ve hazmedilir bir lokma haline getirdiler. Düşmanın bu oyununu bozmak için yeniden birliğimizi, beraberliğimizi sağlayacak teşebbüsler, çalışmalar yapmalıyız.117
“Her şeye rağmen biz kardeşiz. Aynı kökün ayrı ayrı dallarıyız. Aynı yaprakla, aynı çiçekle donanmışız. Kimisi küçük, kimisi büyük, kimisi çürük, kimisi hastalıklı, kimisi istenilen, arzu edilen şekilde olgunlaşmamış olsa da bu ağacın aynı meyvesiyiz. Müslümanız. Bu topraklar, her ırktan, fakat tek ümmetten, tek milletten milyonlarca şehidin kanıyla sulanmış. Bu milletle, bu ümmetle aynîleşmiş. Yerin altıyla, yerin üstüyle, kanımızla, terimizle, bedenimizle hamur olmuşuz. Bu toprağı bu kandan, bu terden, bu bedenden ayıramazsınız. Hamurdaki unu sudan, suyu undan ayırmak mümkün mü? Un suda, su da unda fani olmuş. Yeni bir oluşum vücut bulmuş. İşte biz bu topraklarda, yüzlerce yıldan beri böyle bütünleşmiş, böyle aynîleşmişiz.”118
Nerede bir müslüman varsa bütün ümmet orada olmalı. Nerede bir müslüman zulme uğrarsa bütün ümmet o zulmü defetmek için oraya koşmalıdır. Ey müslüman! Senin imanın bunu gerektirmektedir.”119
4. İdareci, İdarecilik ve İslami Yönetimde İdareci
Kendisi örnek bir idareci olan Zeki Soyak Hocaefendi, “idarecilik ve idarecilerin özellikleri” bahsi açıldığında, mevzuu genellikle işin “ehline verilmesi” ve “riyaset hırsı” konuları ile bağlantılı olarak ele alırdı. Bu nedenle biz de aynı yolu takip etmenin daha doğru olacağını düşündük.
a) İşin Ehline Verilmesi
Hilafet, valilik, hâkimlik ve müftülük gibi, ilim, adalet ve kabiliyet isteyen bütün işlerde vazifeyi ehil olanlara vermek gerekir. Aksi takdirde emanet zayi edilmiş olacaktır. Nitekim işi ehline vermemek bir zulümdür (Nisa 58). Burada iki çeşit zulüm vardır. Birincisi, ehil olmayana bir iş vermekle o kişiye zulmedilmiş olur. İkincisi, ehil olmayan kişiye verilen iş zayî olacağından, lâyıkıyla yapılamayacağından, o iş ile ilgili diğer kişilere de zulmedilmiş olur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, “İş ehil olmayana verildiği zaman kıyameti bekle” buyurmaktadır. Bir milleti idare edenler, ehliyetsiz, liyakatsiz ve zalim iseler, o milletin kıyameti kopmuş demektir.120
İş başına gelecek kişiler, ilim, akıl, adalet, merhamet, hilm, tevazu, ahlak-ı hamide sahibi olmakla beraber, aldığı vazifeyi dirayetle yürütecek kabiliyete de sahip olmalıdır. Aksi takdirde, devlet işleri sıhhatli yürümez. Milletin işleri zamanında görülmez. İşler bozulur, adalet tevzi edilemez. Anarşi ve terör ortalığı kasıp kavurur. Kötüler itibar görüp, iyiler horlanır. O memlekette huzur, kardeşlik ve adalet tesis edilemez. Böyle bir idare ancak zalim olur ve millete zulmeder.121
Bu nedenledir ki, gerek İslam âleminde, gerekse diğer ülkelerde devlet idaresini elinde bulunduran kişilerin ehliyetsiz, liyakatsiz ve milletinin değerlerinden kopuk oluşu, insanlık semasını karartmakta, baskı, dayatma ve zulümlerle dünyamızı yaşanmaz hale getirmektedir.122
b) Riyaset Hırsı
İnsanların pek çoğu mal, riyaset ve şöhret hırsının zebunudur. Öyle ki bu insanlar bunlar için nice zahmet ve sıkıntıları, hatta bazen ölümü bile göze alabilirler. Tarih boyunca işlenen cinayet ve zulümlerin ve yapılan savaşların pek çoğu mal ve riyaset hırsının ürünleridir. Bu hırs sebebiyle nice ehil insanlar idareden uzaklaştırılmış, ehliyetsiz ve kabiliyetsiz zorbalar iş başına geçerek insanlığı badireden badireye sürüklemişlerdir.123
Riyaset hırsına kapılan kişiler, mevki, makam ve şöhrette başkalarının kendisine rakip olmasına asla tahammül edemezler. Böyle birisi ortaya çıkarsa ona haset eder ve hakkında her türlü menfi propagandayı yaparlar. Hatta işi iftiraya kadar vardırabilirler.124
Riyaset hırsı kişide vefa duygularını da yok eder. Tasarladığı makama varmak için bütün ahlakî düsturları çiğner ve önüne çıkan en samimi dostları da olsa gücü yeterse tepelemekten asla çekinmez. Her türlü ayak oyunlarına girişir. Çünkü ona dost değil makam lazımdır.125
c) İdarecilik ve İdarecinin Özellikleri126
Zeki Soyak Hocaefendi, “Siyaset yapmak, yöneticilik yapmak, ilim, akıl, cesaret ve fazilet işidir” der. İdarecinin özellikleri konusunda, doğal olarak, “halifelik ve devlet başkanlığı” makamı ile diğer idarecileri birbirinden ayırır. İdarecilerin, idarecilik mesleğini icra ederken nelere dikkat etmeleri ve hangi özelliklere sahip olmaları gerektiği konusunda detaylı bilgiler verir.
(1) Halifelik ve Devlet Başkanlığı
Allah’ın hâkimiyetinin yeryüzünde tesis edilmesi ve sürdürülmesi konusu tüm müslümanların sorumluluğundadır. Bu sorumluluğun en önemli unsurlarından birisi de İslamî bir yönetim ve bu yönetimin başına, gerekli şartlara haiz bir yönetici, yani halife ya da devlet başkanın getirilmesidir. Halifenin gerekliliği aklen anlaşılabileceği gibi, şer’an da farzdır.
Halife, İslam ümmetinin en üst düzey temsilcisi ve sorumlusudur. Halife ya da İslam devletinin başkanı, İslam dininin gereklerinin yerine getirilmesi ve hükümlerinin uygulanması ve de İslam’ın belirlemiş olduğu sınırlar çerçevesinde ümmetin ya da devletin siyasetinin yönlendirilmesi işlevini yerine getirir.
Halifelik veya devlet başkanlığı görevi değerli ve yüce bir görev olduğundan, bu makama gelecek olanın da belirli bir takım niteliklere sahip olması gerekmektedir. Halife veya devlet reisinde bulunması gereken şartlar şunlardır: Adil olmak, mükellef olmak, erkek olmak, hür olmak, dînî konularda yeterli bilgi sahibi olmak, cezaları tatbik etmeye, zalimden mazlumun hakkını almaya güç yetirmek, akıllı olmak, vücut sakatlığı bulunmamak, devlet yönetiminde mahir olmak, yeterli olmak, kâmil müslümanda bulunması gereken diğer güzel vasıflara sahip olmak.
(2) Diğer İdareciler
Her siyasetçide ve bütün yöneticilerde bulunması gereken bir kısım özellikler şunlardır:
– Akl-ı selim sahibi olmak: Aklı selimin alameti, kişinin, Allah’ın razı olacağı ameller yapması, Allah’ın gazap edeceği, gazabını celbedeceği kötülüklerden sakınmasıdır.
– Kabiliyet: Siyaset ve yöneticilik çok üstün bir kabiliyet ister. Kabiliyeti olmayan kişilerin böyle bir işe talip olması asla caiz değildir.
– İlim: Yöneticiler öncelikle, siyaset ilmini, dini ilimleri, tarihi, toplumun örf ve adetlerini, fert ve toplum psikolojisini, sosyolojiyi, içinde yaşadığı çağın siyasî, iktisadî, sosyal, kültürel yapısını, dünyada meydana gelen olayları çok iyi bilmeli ve değerlendirebilmelidir. Bir siyasetçi ve yönetici olarak, kendi gücünü, karşı güçleri, yönettiği ülkenin dînî, iktisadî, hukukî, kültürel yapısını, derin güç odaklarını, karanlık güçlerin perde arkası oyunlarını çok iyi bilmeli, çok iyi değerlendirmeli ve ona göre gecikmeden, tam zamanında etkin tedbirler almalıdır. Devlet reisi ve devletin diğer yüksek kademelerinde bulunanlar, bilge kişiler olmalıdır.
– Adalet: Adil olmayanlar, millet yönetimine asla layık değillerdir. Adaletin icrasında ırk, akrabalık, zenginlik, fakirlik gibi hususlar etkili olamaz. Hangi inançtan, hangi ırktan, hangi kesimden olursa olsun haklı olanın hakkı, zalimden alınıp kendisine iade olunmalıdır. İdareci hem adil olacak, hem de adaletin icra edilmesine yardımcı olacak, bu hususta asla tavizkâr davranmayacaktır.
– Cesaret: Yönetici cesur olacaktır. Gerektiğinde risk altına girmekten asla çekinmeyecektir. Ancak tehevvür, yani aşırılıklar, taşkınlıklar cesaret ile karıştırılmamalıdır.
– Basiret-Feraset: Devlet ricali basiret ve feraset sahibi olmalıdır. Bön ve ahmaktan devlet adamı, yönetici olmaz. İdareci, muhatabının beden dilini çok iyi anlamalıdır. Kelimelerle ifade edilemeyen, ya da kelimelerin arkasına gizlenen pek çok gerçekler, azaların sergilediği tavırlardan okunur ve anlaşılır.
– Dürüstlük: Yalancı, sahtekâr, milletine karşı dürüst davranmayan, sürekli aldatan kişilerin iş başına gelmesi, o millet için büyük bir felakettir. Doğruluk, dürüstlük; kalpte niyetin, dilde sözün, azalarda amelin aynı olması demektir. Kalbi başka, işi başka kişiler sahtekâr ve yalancı kişilerdir.
– Sabır-Sebat: Devlet işleri çok büyük sabır isteyen işlerdir. Aceleci, istikrarsız kişiler, böyle ağır işlerin, ağır yüklerin altından kalkamazlar. Sabır, bir kararlılık ve dayanıklılıktır. Kararlı ve dayanıklı olmayan kişiler sabredemez, doğrular üzerinde, hak üzerinde sebat gösteremez.
– Affetmek: Affetmek çok büyük bir ahlaktır. O bakımdan yöneticiler gerektiği zaman affetmesini bilmelidirler. Özellikle şahıslarına karşı yapılan bir hatayı, hakareti affetmesi, büyük bir fazilet ve meziyettir.
– İstişare: Devlet adamları istişareye ne kadar önem verirler ve ehli ile istişare ederlerse, yönetimlerinde, kararlarında, icraatlarında o kadar isabetli olurlar.
İdareciler, idarecilikte şu hususlara azami dikkati göstermelidirler:
Bir yönetici, halkı açken, çıplakken kendisi tıka basa yiyor, içiyor, türlü türlü giysiler giyiyorsa, böyle bir idarecide hayır yoktur. Milleti idare etmeye, o makamı işgal etmeye asla layık değildir.
Hükümet eden, millet yönetiminde söz sahibi olan kişiler, toplumun huzur ve refahını, birlik ve dirliğini sağlamakla yükümlüdürler. Bunun için inanç ve inancının gereğini yaşama hürriyetini, düşünce ve düşüncesini ifade hürriyetini, tüm insan hak ve hürriyetlerini korumak ve geliştirmek, kutsal devlet değil, kutsal hak ve özgürlükler inancıyla hareket etmek ve icraatta bulunmak mecburiyetindedirler. Devletin bütün imkânlarını bir avuç azınlık ve mütegallibe için değil, milletin mutluluğu için kullanmaları gerekmektedir. Aksi takdirde milletin kendilerine verdiği görev ve yetkileri kötüye kullanmış, tevdi ettiği yönetim emanetine ihanet etmiş olurlar. Milleti kendi biçtikleri ve diktikleri tek tip kalıplar içinde her dediklerini yapmaya âmâde, çerçevesini kendilerinin çizdiği tek tip düşünceyi, fikri ve yaşama tarzını itirazsız kabul eden köleler gibi gören çağdışı, kelimenin tam manasıyla ilkel ve gerici yöneticiler, yaşadığımız bilgi çağının kaldıramayacağı, tahammül edemeyeceği tiplerdir.
Büyük siyasetçiler, büyük devlet adamları, başkalarının denkleminde yer almak, o denklem içinde kalmak yerine, kendileri denklem kurarlar. Dış güçlerin çıkarlarına ve politikalarına asla alet olmazlar. Özellikle, dış güçlerin çıkarları, bizim topraklarımızda, bizim insanlarımız, din kardeşlerimiz aleyhinde yoğunlaşırsa böyle politikalara destek veremez, böyle denklemlerin içinde asla bulunamazlar.
Büyük siyasetçiler ve yöneticiler tarafından idare olunun devletler, sadece kendi dindaşları, kendi milletleri, kendi vatanları için değil, hangi milletten, hangi inançtan olursa olsunlar mazlumun yanında yer alır. Asla zalime yardımcı olmazlar. Zalimin zulmüne mani olmak için bütün imkânlarını kullanırlar.
Siyasetçiler, devleti yönetenler, sağlıklı kararlar vermek için hem bin düşünecek, hem ehliyle istişare edecek, hem de süratle karar verme yeteneğine sahip olacaktır. Binlerce düşüneyim, ehliyle istişare edeyim derken, bu hususta ayak sürer, bir türlü karar veremez, risk yüklenmeyi göze alamazsanız fırsatları kaçırır, kaybedersiniz. Artık zamanında alamadığınız, geciktirdiğiniz, dolayısıyla avantajları kaçırdığınız bir karar, isabetli de olsa bir işe yaramaz. Ya da hiç düşünmeden, ehliyle istişare etmeden alelacele kararlar alırsanız, hem kendiniz, hem yönettiğiniz ülke için telafisi çok güç ya da imkânsız felaketlere sebep olursunuz.
Devleti yönetenler, milleti ile ve milletin değerleri ile çatışma halinde olamaz. Milletin dinî ve millî kimliğini kabullenmek, diniyle, tarihiyle, tüm değerleri ile barışık olmak, toplumun yozlaşmasına ve yabancılaşmasına engel olmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdürler. Aksi takdirde meşruluğunu kaybeder, milletine, vatanına karşı mesul duruma düşerler.
Nice hükümdarlar, nice komutanlar, nice yetki sahibi etkin insanlar, yakınlarındaki insan şeytanları tarafından yanlış bilgilendirilerek, yanlış yönlendirilerek, çeşit çeşit kurgularla korkutularak yanıltılmış, yanlış kararlar aldırılmış; sonuçta telafisi çok zor, ya da imkânsız işler yaptırılmıştır. Bu gibi yetkililer, kendilerine dürüst, ahlaklı, bilgili, her zaman ve her şartta doğruları konuşan, doğruları savunan, doğru bilgi veren, basit çıkarları için eğilip bükülmeyen, nefsî hesapları olmayan, milletinin inançlarına saygılı, dinini, tarihini, çağını çok iyi bilen, branşında ehil olan kişileri danışman ve yardımcı olarak bulundurmalıdırlar. Bir yönetici, ilk bakışta yanına aldığı danışmanları ile değerlendirilir. Kötü danışmanlar, kötü yönetimlerin ilk habercileridir. Şu atasözünü unutmamaları gerekir: “Kılavuzu karga olanın mekânı mezbelelik olur.”
Karar verme makamında bulunan asker ve sivil yetkililer, herhangi bir hususta kendilerine gelen bilgileri, haberleri, bu haberler ve bilgiler devletin resmi kurumları tarafından verilmiş olsa bile, iyice tetkik edip, araştırmalı; doğruluğu kesinlik kazanmadan o konuda herhangi bir icraat yapmamalı, kişi veya kişileri ya da toplumları suçlamamalıdır.
Yöneticiler, Hz. Ali’nin Mısır Valisi Malik bin Haris el-Eşter’e gönderdiği emirnamede yer alan şu nasihate kulak vermelidir: “Sakın, şahsî yakınlık veya tesir altında kalarak hiçbir kimseye vazife tevdii etme. Çünkü bencillik ve tarafgirlik, zulüm ve hıyanete götüren iki sebeptir.”
İdareci, yakın çevresinin kendisi ile idaresi altında olanlar arasında kabuk oluşturmasına, aşılmaz engeller koymasına asla müsaade etmemelidir.
Müslüman bir idareci her şeyden önce Kur’an-ı Kerim’i çok iyi bir şekilde tetkik etmeli, O’nun içeriğine muttali olmalı, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin pak ve nezih hayatını her yönüyle incelemeli, Hulefa-yı Raşidîn’i, onların hayatlarını, devlet yönetimlerini çok iyi bilmelidir. Genelde İslam tarihine, siyaset ilmine vakıf olmalı, yaşadığı çağı çok iyi tanımalı, kendi çıkarları için bütün insanlığı felakete sürükleyebilecek politika mafyalarının oyunlarına gelmemelidir.
Samimi müslüman idareci zaman zaman şu soruları kendisine sormalıdır: İcraatlarım, konuşmalarım İslamî esaslara ne kadar uymaktadır? İcraatlarıma nefsimi, menfaatlerimi karıştırıyor muyum? İş başına gelmeden önceki halimle, şimdiki halim arasında İslamî hassasiyetler, hak hukuk, halkın işlerine hassasiyet, İslamî yaşantı, İslamî söylem hususlarında bir değişiklik oldu mu? Halkıma, vatanıma mı hizmet ediyorum, yoksa belirli bir kısım güç odaklarına mı? Çeşitli bahanelerle hem kendimi, hem milletimi oyalıyor, aldatıyor muyum? Bazı değişiklikler yapma adına, başkalaşıyor, İslamî kimliğimden uzaklaşıyor muyum? Milletimle olan ilişkilerim, beşerî münasebetlerim ne kadar sağlıklı, milletimle, milletimin değerleriyle bütünleşebiliyor muyum? Şer odaklarına, menfaat şebekelerine karşı cesurane adımlar atabiliyor, gizli açık tehditler karşısında geri adım atmıyor, akıllı, istikrarlı, cesur ve tedbirli bir şekilde yapılması gerekenleri yapıyor muyum?
5. Cihad 127
Allah Teala’nın dini için; can, mal, dil ve diğer vasıtalarla elden gelen güç ve gayreti sarf etmeye cihad denir.
Cihadın sebepleri şunlardır:
Müslümanların din, can, mal ve namus emniyetini sağlamak.
Müslümanların dînî vazifelerini en iyi şekilde yapmalarını, dünya işlerini, İslamî hükümler doğrultusunda tanzim etmelerini sağlamak.
İla’yı Kelimetullah, yani Allah’ın kelamını, O’nun ahkâmını yaymak, yüceltmek, bütün insanları İslam’a davet etmek.
Kâfirlerin yapılan antlaşmaları bozmaları, İslam ülkelerine savaş ilan etmeleri veya saldırmaları durumunda İslam devlet reisi cihad ilan eder. Müslümanların bir kısmı veya tamamı bu cihada katılmaya davet edilir.
Cihada katılan müslümanlar, düşmanı İslam ülkesinden defetmeye çalışırken, savaşa katılmayan müslümanlar da savaş halinde olan müslüman toplumlara ve ülkelere her türlü maddî ve manevî destek sağlamalıdırlar. Bunlar, silah ve mühimmat, gıda, giyecek, çadır, battaniye gibi şeyler, yaralıların tedavisi için doktor, hasta bakıcı, ilaç ve her türlü tıbbi malzeme, çeşitli araç ve gereçler, kadın, çocuk, hasta ve yaralıların nakli ve bakımı olabilir.
Ayrıca düşman aleyhinde uluslar arası kamuoyu oluşturmak ve müslümanların bilinçlenmesini sağlamak için basın yayın organları, radyo ve televizyon yayınları, internet siteleri, çeşitli toplantılar ve konferanslar, mitingler tertip ederek savaşan müslümanlara destek olmak gerekir.
Bütün bunları yapabilmek, çok güçlü teşkilatlanmaları, uhuvvet ve vahdet ruhu ile hareket etmeyi gerektirir. Bu nedenle İslam toplumları kendi aralarında çok iyi teşkilatlanmak, karşılıklı yardımlaşmak ve güç birliği yapmakla yükümlüdürler.
Cihad yapılması gereken alanları şöyle özetleyebiliriz:
Nefsimizi tüm kötülüklerden arındırmak için cihad. Çünkü nefsimizi arındırmadan, onu hakka mutî kılmadan, terbiye etmeden diğer cihad alanlarında muvaffak olmak çok zordur.
Toplumu kasıp kavuran küfür, şirk, nifak, İslam dışı her türlü kötülük ve ahlaksızlıkla ve bunların öncülüğünü yapan şerir kişilerle ve mihraklarla cihad.
Mazlum, biçare, mustaz’af insanları ve toplumları zalim ve zorbaların, zulüm düzenlerinin tasallutlarından, baskı ve dayatmalarından kurtarmak ve korumak için cihad.
İslam’ın cihanşümul esaslarını, güzelliklerini, imanî, amelî ve ahlakî hükümlerini, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin sünnet-i seniyelerini öğrenmek, öğretmek, yaşamak, tebliğ etmek ve topluma hakim kılmak için cihad.
Savaşmak suretiyle cihad.
Her müslüman cihadın bu alanlarında imkân ve gücü nispetince canıyla, malıyla, ilmiyle ve diliyle cihad etmekle mükelleftir.
Dil ile yapılan cihad, tebliğ, emri bil maruf, nehyi anil münker yapmaktır. Yani İslam’ın hakikatlerini, Kur’an ve sünnetin mesajlarını ulaşabildiğimiz herkese, tebliğ usulüne uygun bir tarzda duyurmak, anlatmaktır. Bu konuda hizmet heyecanımızı kaybetmeden, yılmadan, bıkmadan, asla ümitsizliğe düşmeden, bu yolda uğranılan bela ve musibetlere sabrederek, ne kadar kötü şartlar altında bulunursak bulunalım, halimize şükrederek, kulluk yolunda çekilen çileleri zevk edinerek çalışmak ve hizmet etmektir.
D. BAZI SİYASAL KONULARA İLİŞKİN GÖRÜŞLERİ
Bu bölümde Zeki Soyak Hocaefendi’nin, doğrudan veya dolaylı siyasal düşünce ve uygulamaların alanı içine giren bazı konulara ilişkin görüşlerine yer verdik. Bu görüşlerin bir kısmı genel, bir kısmı da güncel konularla ilgili olarak seçilmiş ve çalışmaya dâhil edilmiştir. Böylece, bir ufuk turu biçiminde okuyucuya sunulan düşüncelerin, önceki bölümlerde yer alan bilgi ve değerlendirmeleri tamamlayarak, daha doğru ve sağlıklı bir zihin okuması sağlayacağını, Hocaefendi’nin siyasetle ilgili düşünce ve fikir dünyasını daha iyi anlamaya yardımcı olacağını umuyoruz.
1. Müslümanların Geri Kalışının Siyasî Nedenleri 128
İlk zamanlarda müslümanlar ruhî ve bedenî, ilmi ve ahlâkî, ticarî ve askerî yönden tam bir dinamizm içindeydiler. Onlar ahiretleri için çalışırken, dünyayı da imar ediyorlardı. Teknik, askerî ve coğrafi yönden, tıp sahasında, astronomi ve matematikte büyük icat ve keşifler yapıyor, her sahada öncülük ediyorlardı. Zamanla durakladılar, gerilediler, dinamizmlerini kaybettiler. Zihnen, ilmen ve bütün sahalarda statikleştiler. Cihad ruhlarını, cihan hâkimiyeti mefkûrelerini kaybettiler.
Allah Teâla’nın kendilerini yeryüzüne halife olarak gönderdiğini, insanların idaresini kendilerine tevdi ettiğini ve “(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar, onlarla savaşın. Eğer (küfre) son verirlerse (onları bırakın). Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çok iyi görendir.” (Enfal 39) ayetini sanki unuttular. Hilafet makamını işgal eden kişilerde ve ulema arasında baş gösteren zaaf, ehliyetsizlik ve dünyaya meyil kademe kademe diğer idarecilere ve toplumun diğer kesimlerine de yayıldı.
Şeriatın belirleyici hükümleri devlet idaresinde yavaş yavaş etkisini kaybetmeye başladı. Gayri İslamî sistemlerde ve cahilî toplumlarda görülen istibdat, rüşvet, adam kayırma, ehil olmayan kişileri işbaşına getirmek gibi devlet yıkan öldürücü hastalıklar zuhur etti. Taht kavgaları, idarecilerin cahilî yaşantılara temayülü, lüks, israf ve şehevânî lezzetlere dalmaları ve değişen dünya şartlarına ayak uyduramamaları, yeni yapılanmalar ve teşkilatlanmaları gerçekleştirememeleri, Batı’da baş döndürücü bir hızla gelişen teknoloji ve harp sanayine bigâne kalmaları sonuç olarak İslam birliğinin dağılmasına, hilâfetin yıkılmasına ve ümmetin batı karşısında yenik düşmesine sebep oldu.
2. Emperyalistlerden Değil Allah’tan Korkalım129
Şöyle bir bakınız, dünyada ne kadar çatışma bölgesi varsa, bu çatışmaları, ya kışkırtan, ya da bizzat içinde yer alan Amerika, İngiltere, İsrail, Rusya ve Çin gibi emperyalist devletlerdir. Allah Teala, bu emperyalist güçlere, bu şeytanın dostları ve askerleri olan şer güçlere karşı mücadele etmemizi emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kötüler ise tağut (şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” (Nisa 76)
Şeytanın tuzağı zayıftır. Çünkü o sadece vesvese verebiliyor. Başka bir gücü yoktur. Şeytanın dostları ve askerleri ise şeytandan çok daha tehlikelidir. Çünkü onlar, bizlerin içinde bizler gibi konuşan, bizler gibi yiyip içen, bizlerin arasında yaşayan, bizlerden birileridir. Onun için Allah Teala, şeytanın dostlarıyla, şeytanın askerleriyle savaşmamızı mücadele etmemizi emrediyor.
Artık bütün dünya müslümanları olarak kendi misyonumuza sahip çıkmalı, mesuliyetlerimizin idraki içinde hareket etmeliyiz. Bunca katliamlara, cinayetlere ne zamana kadar seyirci kalacağız? Ne zamana kadar nemelazımcı bir tavır sergileyeceğiz? Allah aşkına artık gaflet uykusundan uyanalım. Üzerimizdeki zillet ve meskenet tozlarını silkeleyelim. Yalnız Allah’tan korkalım. Şeytanın askerinden, Amerika’dan, Rusya’dan ve benzeri emperyalist katillerden, canilerden değil, yalnız ve yalnız Allah’tan korkalım.
3. Temel Haklar ve Hürriyetler130
En kötü yasa, yaradılışa uygun düşmeyen yasadır. Ülkede su içmeyi, ekmek yemeyi yasaklayan bir kanun koyarsanız, bunun doğruluğunu hangi vicdana kabul ettirebilirsiniz. Bir insan için, yaşamak, yemek, içmek, evlenmek nasıl onun temel hakkı ise, inancının gereğini yaşaması da en temel hakkıdır. Bu hakkı yok farz eden ve onun imanının gereğini yaşama hakkını elinden alan kanunları yapanlar en büyük zalimlerdir.
İnsanın temel hak ve hürriyetlerini hiçe sayan, yok farzeden hiçbir düşünce ve sistem asla sağlıklı olamaz. Fıtrata aykırı bu yaklaşım asla kabul edilemez. Din hürriyeti, inancının gereğini yaşama hakkı, eğitim hakkı, yaşama hakkı, mülk edinme hakkı, düşünme ve görüşlerini açıklama hakkı, kendini müdafaa hakkı gibi temel hak ve hürriyetlerin kısıtlandığı, yöneticilerin keyfine göre tamamen rafa kaldırıldığı bir sistemde ve toplumda, refahtan, huzurdan, hak ve hukuktan bahsedilemez. Bir ülkede hem temel hak ve hürriyetler çiğneniyor ve hem de yöneticiler tarafından hak ve hukuktan bahsediliyorsa ve de bu konular toplumda açıktan tartışılıyorsa, bu durum o yöneticilerin de, o sistemin de artık yolun sonuna geldiğinin, geminin alabora olmak üzere olduğunun bir göstergesidir.131
4. Kapalı Rejimler132
Öncelikle ve kesinlikle bilinmesi gereken husus: Yönetimin bir keyfilik ve toplum üzerinde bir baskı unsuru olamayacağı gerçeğidir. Bilâkis yönetim, toplumun huzur ve saadeti için toplumun hizmetinde olması gereken bir vasıtadır. Yönetim, korkulan, ruhsuz, acımasız bir ucûbe değil, aksine ülfet edilen, haksızlıklar karşısında sığınılan bir hak kapısı olmalıdır.
Kapalı rejimler ve yönetimler, devlet terörünün dorukta yaşandığı yönetimlerdir. Bu gibi yönetimlerin en büyük zulmü ve terörü, insan haysiyeti, insan hak ve hürriyetleri, din ve vicdan hürriyeti üzerinde estirdiği terördür. Bu rejimlerin adı ne olursa olsun özellikleri aynıdır. Toplumu potansiyel suçlu görürler. İnsan yerine koymazlar. İnsana, inanca ve düşünceye değer vermezler. Karşı fikir ve düşünceleri acımasızca sustururlar. Tahammülsüz, bağnaz ve ilkeldirler.
Bugün dünyayı yöneten güçlere baktığımızda gördüğümüz odur ki, dünya ya kapalı ya da yarı açık yönetimlerle idare edilmektedir. İstenilen açıklıkta bir yönetim maalesef yoktur. Çok tabii olarak bu kapalı veya yarı açık yönetim tarzları toplumları etkilemektedir. İlginç olan şudur ki, kişilerin kendi irade ve arzularıyla oluşturdukları parti, dernek, şirket gibi kuruluşların yönetimlerinde de bu kapalı ve yarı açık yönetim sistemi uygulanmaktadır.
5. Seçim
İnsanoğluna iman ve küfür yolu gösterilmiş, hak ve batılı birbirinden ayıracak akıl ve irade verilmiştir. Küfrü ve batılı seçenler, bu azim yanlışı irtikap edenler, hem dünyalarını, hem ahiretlerini ziyan etmişlerdir. İmanı ve hakkı seçenler ise ebediyen kurtulmuşlardır. Görülüyor ki insan hayatı seçimlerle, tercihlerle şekilleniyor.133
Bu nedenle ferdî, ailevî, ticarî, sosyal ve siyasî hayatımızda seçimler çok mühimdir. Seçtiklerimiz bizim dışa vuran görüntümüzdür. “Nasılsanız öyle idare olunursunuz” hadisi şerifinin tecellisidir. Çünkü seçimler bütün milletin hayatını etkileyecektir. Namusunuzu ırz düşmanına, malınızı hırsıza, çoluk çocuğunuzu can düşmanınıza teslim edebilir misiniz?134
Öyleyse sizi idare edecekleri imanlı, dürüst, ahlaklı, ehil, iffet ve namus sahibi ve adil kişilerden seçmek mecburiyetindesiniz. İyi bir idareci milletinin inancının gereğini yaşamasına yardımcı olan, o ortamı hazırlayan, kötülüklere köstek, iyiliklere destek olan ve etrafına ahlaklı, faziletli, dürüst, ehil şûra heyeti seçen kişidir.135
Seçmenler çok büyük bir mesuliyet taşımaktadırlar. Dünyevî çıkarlarını ön plana çıkarır, çok çirkin bir partizanlıkla oy kullanırlarsa, seviyeli, kimlikli, ehil insanların iş başına gelmesini engellenmiş olurlar. Bunun vebali ise çok büyüktür. Kötü idareciler, ehliyetsiz, kabiliyetsiz yöneticiler, yönettiği toplum için, millet için yeterli bir azaptır. Yönettiği milletin birlik ve beraberliğini, huzur ve mutluluğunu yok eden bir belâ, bir musibettir.136
Ayeti Kerime de zalimlere yaklaşmak, onlara dost ve arkadaş olmak nehyolunmuştur (Hud 113). Onların propagandasını yapmak, oy vererek desteklemek onlara yardımdır. Bu ve benzeri şekilde onlara yardımcı olmak da zulümdür.137
6. Kamuoyu Oluşturma / Etkileme
Zamanımızda ulaşım ve iletişim vasıtaları oldukça ilerlemiş ve yaygınlaşmış, mesafeler kısalmış, dünya küçülmüştür. Çevremizde ve dünyada meydana gelen hadiselerden anında haberdar olabiliyoruz. Bu hadiseler karşısında müslümanca tavır almak ve aldanmamak için uyanık olmalıyız. Çünkü dünyanın büyük haber merkezleri tamamen yahudi ve hıristiyanların kontrolünde ve güdümündedir. Dolayısıyla bu haber merkezlerinin haber ve yorumları ile hadiselere doğru teşhis koymamız mümkün değildir. Müslümanlar kendi haber merkezlerini ve haber alma teşkilatlarını en iyi bir şekilde kurmalıdırlar. Çünkü aldatıcı, yanıltıcı yoğun bir propaganda ile karşı karşıyayız. Bu propagandalar karşısında kendimizi koruyabilmemiz için, sağlam ölçülere, zihin dinamizmine ve doğru haber alma merkezlerine sahip olmamız gerekir. Aksi takdirde her zaman aldanır ve aldatılırız.138
7. El-Millet’ül Muntazıra / Kurtarıcı Bekleyen Toplum 139
İnsan tabiatında, ummak, başkalarının bir şeyler yapmasını beklemek, işi başkasına havale etmek gibi özellikler vardır. Böylece kişi birçok beklentilerin içine girer ve bunu çoğu kez kendisi için bir ümit kaynağı haline getirir. Bunalan, baskılar ve zoraki yaptırımlar karşısında kalan kişi ve toplumlarda bu beklenti daha da artarak yoğunlaşır. Artık bir “müeyyed el” bir kurtarıcı beklentisi bütün toplumu sarar. Kişiler şahsî sorumluluklarını, vazifelerini, olanlar karşısında ne yapabileceğini, toplum olarak yapılması gerekenleri düşünüp, kafa yorarak fikir üretmek, çareler aramak aktivitesini kaybeder. Bir nevî ruhî, aklî, bedenî bir uyuşukluk, bir hareketsizlik yaşamaya başlar. Bu durum despotların, zalimlerin cesaretini zulüm ve baskılarını artırmaya sebep olur.
Asırlardır kayıp 12. imamı bekleyen Şia ve Mehdi’yi bekleyen Ehli Sünnet’in hali, şahsî sorumluluk şuurunu, cihad ruhunu kaybeden İslâm milletinin nasıl “elmillet’ül muntazıra” haline geldiğini bütün açıklığı ile göstermektedir. Bu beklentilerimiz çoğu kez tahakkuk etmediğinden, yeni sıkıntılar, ruhî bunalımlar yaşar, ümit çiçeklerimizi soldurur, yaşayan ölüler haline geliriz.
Allah’a, nefsimize ve diğer insanlara karşı sorumluluklarımız vardır. İslâm inancında müslümanın kişisel sorumlulukları çok büyüktür. Müslüman bu sorumluluklarını yok farzederek, yapılması gereken dinî, içtimaî, ahlâkî vazifeleri başkalarından bekleyerek, köşesine çekilemez.
8. Kahtü’r Rical Adam Kıtlığı140
Tabiat boşluk kaldırmaz. Boş olan yerler iyi şeylerle doldurulmazsa, işgalciler, müstevliler tarafından talan edilir. Tarlanızı işlemezseniz bir müddet sonra yabancı ve zararlı bitkiler tarafından işgal edildiğini görürsünüz. Bir insan, bir vatan ve bir vazife de böyledir. Asrımız müslümanının iç âlemi ihmal edildi. Bugün o âleme yabancı kültürler hükümran oldu ve manası, ahlakı, İslamî özellikleri talan oldu.
Bunun neticesi olarak şahsiyetli, kâmil insanlar her geçen gün azaldı. Yok olmaya yüz tuttu. Devleti idare edecek insan kalitesi düştükçe düştü. Türkİslam dünyasında “kahtu’r rical” devri başladı. Milletin inancına, kültürüne ve medeniyetine yabancı seviyesiz insanlar idare mekanizmasını işgal ettiler. Rüşvet, irtikâp, soygun, gasp adi vakalar haline geldi ve bu işlerin pek çoğu bizzat devleti idare edenler vasıtasıyla yapılmaya başlandı. Gün geçmez ki gazetelerde, politikacıların, yöneticilerin skandallarına rastlanmasın. Rüşvetçi rüşveti nasıl önleyecek? Soyguncu soyguna nasıl mani olacak?
Bu düşüşün pek tabii sonucu olarak da İslam toprakları savunmasız kaldı. Her türlü istilaya açık bırakıldı. Kültür istilası ile başlayan bu işgal, inanç ve toprak istilası ile devam ediyor. Müslümanların inanç esaslarına el atıldı, imanları sulandırıldı. Yaşantıları hıristiyanlaştırıldı. Böylece İslami dinamizm kaybedildi. İslam âlemi hiçbir devirde, zamanımızda olduğu kadar, eskilerin “kahtü’r rical” dediği adam kıtlığı felaketini yaşamadı.
9. Hür Olmak141
Bütün varlığımızla Allah’a teslim olup, O’nun sonsuz kudreti karşısında aczimizi itiraf ederek, insanlığın dünya ve ukba saadetini temin edecek yegâne nizam olan Allah nizamını, İslam şeriatını, hayatımızın bütün safhalarına hâkim kılarak, adı ne olursa olsun bütün tağutları, tağutî düzenleri, şeytanî sistemleri, put ve putçuları red ve nefyederek ve bütün bunları yalnız ve yalnız Allah için, O istediği için ve O’nun rızası için yaparak, bizi nefse, dünyaya, mala, makama ve şöhrete zebun eden bütün esaret zincirlerini kırıp hür olmak mecburiyetindeyiz (Lokman 22). Bu manada bir hürriyet olmadan, Allah’a teslim olmak ve O’nun şeriatını, O’nun istediği tarzda yaşamak mümkün değildir.
Hiçbir zindan ve hiçbir zincir müslümanı “köle” ve “tutsak” yapamaz. Nefsin, şeytanın ve dünyanın esaretinden kurtulamayan hiçbir fert gerçekten “hür” olamaz. Gerçekten hür olmak isteyen Allah’a kul ve O’nun şeriatına tabi olsun.
10. Haddi Aşmamak142
Yeryüzünde huzurun bozulması, anarşi, terör ve zulmün yaygınlaşması haddini bilmemekten, haddi aşmaktan kaynaklanmaktadır. Nerede bir zulüm, nerede bir terör ve anarşi varsa, orada haddini bilmeyen, haddi aşan bir düzen, bir yönetim ve bir toplum var demektir. Her ferdin, sistemin ve yönetimin vazife ve sorumlulukları sınırlı olduğu gibi, yetkileri de sınırlıdır. Sorumluluklarını yerine getirmeyen ve fakat yetki sınırlarını aşarak keyfî icraatlarda bulunanlar sıkıntıların kaynağını oluşturmaktadırlar.
Bu sıkıntılardan kurtulmanın yolu herkesin, her kesimin haddini bilmesi, vazifelerini içtenlikle en iyi bir şekilde yerine getirmesi, yetkilerini istismar etmeden, yetki sınırlarını aşmadan lâyıkıyla ve suhûletle kullanmasıdır. Bu neticeye ulaşmak için herkes, “Mülk Allah’ındır. İnsanlar ise Allah Teala’nın koyduğu hudutlar dâhilinde, Allah’ın mülkünden faydalanma hakkına sahiptirler ve sahip oldukları her şey Allah’ın kendilerine bir emanetidir.” hakikatine tam manasıyla inanmalı ve bu inancın gereğini bütün samimiyetiyle yerine getirmelidir.
11. Cemaat143
İslam inancının yaygınlaşması, müslümanların güçlenmesi için ümmetin cemaat şuuruna, birlikte hareket etme idrakine kavuşması gerekmektedir. İslam dini, ümmetin her hususta, cemaat halinde, organizeli bir şekilde birlikte hareket etmesini ister. İki-üç kişilik bir grup yolculuğunda dahi aralarından birisi reis seçilmelidir. Böylece her türlü başıboşluğa, anarşiye ve keyfi hareketlere set çekilmiş olmaktadır.
Müslümanın şahsiyeti cemaat içinde, cemaat şuuruyla beraber şekillenip gelişmektedir. Onun için müslümanlarda ümmet, uhuvvet, birlikte hareket etme, karşılıklı yardımlaşma, fedakârlık ve diğergamlık bilinci doruk noktada gelişmekte ve yücelmektedir.
12. Tefrika ve Fitne144
Müslümanlar birlik ve beraberliği bozacak, tefrika ve fitnelere sebep olacak ihtilaflara meydan vermemelidir. İhtilaf ettikleri konuları, Kur’anı Kerim’e, Rasulullah’ın sünnetine götürmelidirler(Nisa 59). Kur’an ve sünnette apaçık bir delil bulunmayan meselelerde ise ümmetin en hayırlıları olan, ashab-ı kiram, tabiin ve tebe-i tabiinin o konulardaki Kur’an ve sünnetten getirdikleri delillere, yaptıkları içtihatlara bakılması tavsiye edilmektedir.
Tefrika ve fitne öyle bir ateştir ki, sadece o ateşi tutuşturanları değil bütün bir toplumu yakar ve o ateşin açtığı yara asırlar boyu kanayıp durur. O bakımdan tefrika ve fitnecilere asla fırsat verilmemeli, bu hususta uyanık olunmalıdır. Onların yalan yanlış propagandalarına ve gerekçelerine asla iltifat edilmemelidir. Fitneci ve tefrikacılara yardımcı olmak, müslümanların birlik ve beraberliğine, İslamî hizmet ve çalışmalarına darbe indirmek demektir ki, bunun vebali çok büyüktür. Toplumsal bir cinayettir.
İslam karşıtı güçler tarafından, bir taraftan tarihî ihtilaflar yeniden canlandırılmaya çalışılırken, bir taraftan da yeni ihtilaflar, tefrikalar gündeme getirilerek müslümanlar arasına düşmanlıklar sokulmak istenmektedir. Bu şekilde müslümanların zaten zayıf olan birlik ve beraberlikleri tamamen zayıflasın, kendileri de vurgun, soygun ve zulümlerine devam etsinler, çıkar ve menfaatleri zarar görmesin istiyorlar. Maalesef iç ve dış düşmanlar bu konuda epeyce mesafe almış durumdadırlar. Bazı müslümanlar da bu oyunu fark edememekte ve sunulan bu öldürücü zehiri içmek gafletinde bulunmaktadırlar.
Müslümanların arasındaki ihtilafların fitne ve tefrikaya dönüşmemesi için şunlara dikkat edilmelidir:
Aşırılıktan sakınmak, orta yolu izlemek
İttifak edilen hususlarda yardımlaşmak
İhtilaf edilen konularda hoşgörülü olmak
Ölçüsüz tartışmalardan sakınmak
Mezhep, meşrep ve parti taassubundan sakınmak
Geçmişte yaşanılan ihtilafları gündeme getirmemek
Müslüman ilim adamları olarak dikkatli olmak
İslamî medya olarak dikkatli olmak
Müslümanların dertleri ile meşgul olmak
Aşırı ve fanatik kişilere fırsat vermemek
13. Ülkemiz Politikacıları
Politikacıların milletin dinine, tarihine, gelenek ve göreneklerine en azından saygılı olmaları gerekir. Bu gün Türkiye’de politika yapanlar, maalesef çok azı müstesna, ortalamanın altındaki, kişiliksiz kişilerdir. İslâmî, siyasî, tarihi, kültürel ve devlet idaresi yönünden bilgisiz ve cahildirler. Günü birlik politikalarla, dedikodularla, şahsî çıkarlar ile meşguldürler. Din, vatan ve millet için sancılanan, uğraşan fikir üreten politikacılar azın azıdır.145
Türkiye’de millet, okumuşlara, kendini yönetenlere hiçbir zaman içtenlikle güvenemedi. Vaatlerine, konuşmalarına, telkinlerine hep şüphe ile baktı. Bir türlü ısınamadı. Hiçbir zaman samimi görmedi. Hep aldatılacakları, yanlış yönlendirecekleri, neticede zarar verecekleri endişesini taşıdı. Zaman zaman ümitle birilerine, bir yerlere sarıldı. Daha dudaklarında bir mutluluk tebessümü belirmeden, o güzel yüzleri acıyla, dehşetle buruştu. Başları hüzünle göğüsleri üzerine eğildi.146
Bilhassa İslamî hizmetlerde bulunan kişilere, özel kurum ve kuruluşlara diyorum ki, sakın ola ki düzene ve düzenin adamlarına yaranmak için çalışmalarınızdan, aldığınız İslamî ölçülerden ve değerlerden taviz vermeyiniz. Düzenbazlara yaranmak için Rabbinizin gazabını celbetmeyiniz. Bizi biz yapan değerlerimizi, politikacılar yeteri kadar yıpratıyor, sulandırıyor. Onları örnek alıp da aynı gaflete siz de düşmeyiniz. Davâmızı sulandırmayınız.147
Milletimizi aldatmayı, vaadinde durmamayı, yalan söylemeyi, seçilene kadar bir türlü, seçildikten sonra bilmem kaç türlü davranmayı meslek edinmiş, sayılamayacak kadar çok yüzlü olmuş politikacılara aldanmayalım, aldatılmayalım.148
Türkiye’de 1946 yılından beri seçimler yapılır. Partiler, broşür dağıtır, afiş asar, mitingler tertip eder, konvoylar düzenlerler. Milyarlar harcanır. Akıl almaz vaatlerde bulunurlar. Yapmadıkları ve yapamayacakları işleri, yapmış göstermek için görülmemiş cambazlıklar yaparlar. Milletin saf duygularını istismar ederler. Kendi sulta ve menfaatlerinin devamıdır önemli olan. Millet zarar görmüş, birçok insan şu veya bu şekilde perişan olmuş önemli değildir onlar için. Dine, ahlaka, dince kutsal sayılan değerlere hayâsızca hücumlar yapılır, hakaretler yağdırılır. Bir kaç beyanattan öte ne köklü bir önlem alınır, ne de suçlular cezalandırılır. Bu seçimler bu şekilde yıllardır yapılır ve partiler eski vaatlerine yenilerini de ekleyerek karşımıza çıkarlar. Müslüman maalesef yine aldanır, yine aldatılır.149
14. Devletin Kurumsal İşleyişine ve Politikalarına İlişkin Eleştiri ve Öneriler
Devletin 3-5 başlı istihbaratı olmaz. Milletin bir kısmının emniyetini jandarma, bir kısmınınkini polis üstlenmez. Öncelikle bu yanlışların, çağın gerisinde kalmış uygulamaların bertaraf edilmesi gerekir. Ülkenin iç emniyeti, şehir, kasaba, köy her yerde polis teşkilatına verilmelidir. Polis teşkilatı bu vazife alanına uygun bir tarza yeniden organize edilmeli ve güçlendirilmelidir. Jandarma teşkilatı tamamen lağvedilmeli ve ordu sadece ülkenin dış emniyetinden sorumlu tutulup, aslî görevine döndürülmelidir. İstihbarat teşkilatı da tamamen sivilleştirilmelidir. MİT ıslah edilip, istihbarat tek bir kurum altında teşkilatlandırılıp bütünlük sağlanmalıdır.150
Önemli konularda referanduma gidilip milletin fikri sorulmalıdır. Laiklik ve demokrasi adı altında, bu kavramlar suiistimal edilerek, millete yapılan dayatmaların, zorbalıkların önüne geçilmelidir. Herkese inancını, fikir ve düşüncelerini serbestçe ifade etme, inancının gereğini yaşama özgürlüğü sağlanmalıdır. Millete, dine, inanca, ahlaka rağmenci baskıcı ve zorba kişi, kurum ve uygulamalara asla fırsat verilmemelidir.151
Siyasallaşmış, politize olmuş adalet mensuplarına, askerlere, emniyet mensuplarına ve din görevlilerine dikkat edilmelidir. Hâkim, savcı, rütbeli askerler, emniyet mensupları politize oldukları, ideolojilerini vazifelerinin ve sorumluluklarının önüne geçirdikleri zaman çok tehlikeli olmaktadırlar.152
Devlet yönetimi çetelerin ve çetelerle ilişkili insanların eline geçerse artık o sistem çökmüştür. Yapılacak tek şey sistemi baştan sona değiştirip hukukun üstün olduğu yeni bir sistem kurmaktır. Devleti ideolojik bir örgüt olmaktan çıkarıp, milletini düşman saymaktan ve ona dayatmalar yapmaktan kurtarmalıyız. Milletin hizmetinde, insan hak ve hürriyetlerine sadece saygılı değil onu koruyan, sadece inanç hürriyeti değil inancını anlatma ve yaşama hürriyeti veren, müesseseleri devletin değil milletin malı bilen, okullarında, inanç ve inancını yaşama serbestliği olan, ahlâkî değerlere öncelik tanıyan, kişilikli, ahlâklı, bilgili, inançlı insan yetiştirmeyi öngören bir eğitim, öğretim anlayışı ile devleti yeniden şekillendirmeliyiz.153
Bu millet, bu vatan bizimdir. Bir avuç azınlığın, bir avuç millete yabancı gürûhun, bu vatan batsa da kaybedecekleri bir şey yoktur. Onlar bir insan olarak kaybedebilecekleri her şeyi kaybetmiş, bütün değer ölçülerinden soyutlanmışlardır. Ama kaybedecek olan bu halk olacaktır. Çünkü bu vatan, bu millet, bu devlet bizimdir. Yerin altıyla, yerin üstüyle bizimdir. Bu devleti, bu vatanı, bu milleti bir avuç mütegallibenin elinden kurtarmak da bu halkın görevidir. Meşru zeminlerde kalarak, aşırılıklardan, taşkınlıklardan uzak durarak, gasp edilen temel hak ve hürriyetlerimizi elde etmeliyiz. Bunun için el ele gönül gönüle birlikteliklerimizi devam ettirmeliyiz.154
Bu vatan kimsenin çiftliği değildir. Devlet, ordu, meclis, eğitim, öğretim ve benzer kurum ve kuruluşlar hiç kimsenin inhisarında olamaz. Devlet ve devletin bütün kurum ve kuruluşları elbette eleştirilecektir. Bu eleştiriler, devlet düşmanlığı, ordu düşmanlığı, cumhuriyet düşmanlığı yapılıyor, çığırtkanlığı ile önlenemez ve susturulamaz.155
15. Güneydoğu Sorunu
1980 yılı sonrası Güneydoğu’da yeniden terör olayları başladı. Ayrılıkçı din karşıtı hareket her gün ardı arkası kesilmeyen cinayetlerine devam ediyor. Bütün bunların temelinde düzenin, kuruluşundan beri doğusunda, batısında bütün yurtta dine ve müslümanlara karşı estirdiği devlet terörü yatmaktadır. Dine ve millete rağmenci, bu sakim ideoloji ve devlet terörü terk edilmedikçe ve bütün bir milleti kucaklayan, ayrılıkçılığa ve anarşiye prim vermeyen İslamî bir yapılanma gerçekleşmedikçe, sancılar dinmeyecek, terör ateşi sönmeyecek ve bu vatanın masum evlatları insanlığını kaybetmiş teröristlerin kurşunlarına hedef olmaktan kurtulamayacaktır. Böyle kritik bir dönemde çok seviyeli devlet adamlarına hava ve su kadar ihtiyaç vardır.156
16. Alevîlik Sünnîlik157
Bugün gerek Türkiye’de ve gerekse dünyada, kendisini sünnî kabul eden veya şii, alevî sayan bazı kişilerin ne sünnîlikle ve ne de şiilikle alakası kalmamıştır. Kendilerine alevî denilen insanlar, alevîlik nedir, şiilik nedir bilmedikleri gibi sünnîlik nedir, onu da hiç bilmiyorlar. Dolayısıyla alevîlikle hiçbir alakası olmayan, Hz. Ali ve evladının takip ettiği İslam davası ile uzaktan yakından ilişkisi bulunmayan bir kısım ateist, bu alevî vatandaşların cehaletinden istifade ederek, siyasî ve şahsî çıkarlarına alet etmeye çalışıyorlar. Dış güçlerden de aldıkları desteklerle bir kardeş kavgası için uğraş veriyorlar. Sünnî bir aileden geldiği için halk arasında sünnî kabul edilen bir kısım ateist insanlar da yine, İslam’ı bilmeyen sünnîleri aldatarak, siyasî ve şahsî çıkarlarını devam ettirmek için çalışıyorlar.
Gerek sünnî ve gerekse alevî insanımıza tavsiyem, İslam’la alakası olmayan bu insanların tahriklerine kapılmamaları ve hiç vakit kaybetmeden İslam’ı öz kaynaklarından öğrenerek, inancımızın gereğini hayata geçirerek, sapıklara, din ve millet düşmanlarına fırsat vermemeleridir. Ancak böylece fitne ve tefrika ateşi söndürülebilir.
Son Söz
“Hakiki mümin, muttaki müslümanlar iktidara geldikleri zaman zulmetmez, şımarmaz, o çok ağır, çok mesuliyetli vazifesinde muvaffak olmak için gece gündüz çalışır. Rabbinden yardım diler. Rabbine kullukta, ibadet ve taatta asla kusur etmez. Kendisine bu iktidarı lutfeden Rabbine şükreder, hamd eder. Muvaffak olması için O’dan yardım diler. Makamına, koltuğuna hizmet etmez, koltuğunu, makamını korumak için dininden, inancından taviz vermez. Bilakis makamını, dininin, milletinin, vatanının emrine verir. Hâkim değil, hâdim olduğunun şuurunda olur. Ona göre hareket eder.”158
İnsanlar İslam’ı ancak onun kaynaklarından ve o kaynaklara ihlâslı bir şekilde bağlananların eserlerinden öğrenebilirler. Yazının bütünü okunduğunda görülecektir ki, Zeki Soyak Hocaefendi “o kaynaklara ihlâslı bir şekilde bağlananlardan” birisidir. Dolayısıyla, kendisinden İslam’ı ve ondan bir parça olarak İslam’ın siyasetini öğrenmemiz pekâlâ mümkündür. Fazıl siyasetin izini sürdüğü örnek hayatı ve geride bıraktığı eserleri bize bu konuda yeterince öğretici kaynak sağlamaktadır. Bu noktadan sonra, eldeki bu kaynağın değerlendirilmesi ve kullanıma hazır hale getirilmesi görevi bize düşmektedir.
Bu çalışmamız tam da bu amaç için, bahsedilen görevin ifası yolunda samimiyetle atılmış bir ilk adımdır. (Bu ilk adımın, İlk Adım Dergisinde atılmış olmasından da ayrıca büyük bir mutluluk duymaktayız. Tıpkı yıllar önce basın dünyasına İlk Adım ismiyle merhaba diyen İlk Adım’ın ilk adımlarını, Muhterem Hocamız ile birlikte atmış olmaktan duyduğumuz mutluluk gibi. İlk Adım’ın ilk adını İlk Adım olarak koyan ve bu “mektepte” yetişmemizi sağlayan Muhterem Hocamızı, hasret ve biraz da hüzünle andığımız o günler vesilesiyle tekrar rahmetle anıyor, muhabbetle selamlıyoruz.) Ümidimiz ve isteğimiz, bu adımların devamının gelmesi ve Hocaefendi’nin, bizlere ve bizden sonraki nesillere, aydınlık dünyasından yansıyan ve yolumuzu aydınlatan ışığının en güçlü ve orijinal şekliyle ulaştırılmasıdır.
Vefatının birinci yılı münasebetiyle yapmış olduğumuz bu çalışmayı, yine O’nun gönül ve düşünce dünyasından sızan ve bu dünyayı ele veren bir ifadesi ile bitirmek istiyoruz. “Yaşamak ne güzel! Müslümanca, sünnet-i seniyye üzere olunca. Ölüm ne güzel! Kemali imanla, hüsn-i hatime ile Rabbe kavuşunca. Müslümanın arefesi müslümanca yaşamak, bayramı müslüman olarak ölmektir.”159
KAYNAKÇA / DİPNOT:
1-Zeki SOYAK, Mefkûre, İlkadım Yayınları, Nevşehir-1995, s.39
2-Yusuf KERİMOĞLU, Kelimeler Kavramlar (1), İnkılab Yayınları, İstanbul-1983, s.126
3-Prof. Dr. Bülent DAVER, Siyaset Bilimine Giriş, Siyasal Kitabevi, Ankara-1993, s.3
4-Dr. Niyazi KAHVECİ, İslam Siyaset Düşüncesi, Türk Demokrasi Vakfı Yayınları, Ankara-1996, s.9
5-KERİMOĞLU, a.g.e., s.126
6-DAVER, a.g.e., s.3
7-KAHVECİ, a.g.e., s.9-10
8-Dr. Bayraktar BAYRAKLI, Farabî’de Devlet Felsefesi, Doğuş Yayaınları, İstanbul-1983, s.13-14
9-A. e., s.14-15
10-A. e., s.16-19
11-KAHVECİ, a.g.e., s.168
12-İmam MÂVERDÎ, El-Ahkâmu’s-Sultâniyye, Bedir Yayınevi, İstanbul-1976, s.3
13-KAHVECİ, a.g.e., s.171
14-İmam GAZÂLÎ, İhyâu ‘ulûmi’d-dîn, 1. Cilt, Bedir Yayınevi, İstanbul-1987, s.40
15-A. e., 1. Cilt, s.40-41
16-KAHVECİ, a.g.e., s.180
17-İBN-İ ABİDİN, Reddül-Muhtar Ale’d-Dürri’l-Muhtar, 8. Cilt, Şamil Kitabevi, İstanbul-1983, s.186
18-A. e., 8.Cilt, s.186
19-D. Mehmet DOĞAN, Büyük Türkçe Sözlük, Gerçek Hayat Yayınları, İstanbul-2002, s.1188
20-DAVER, a.g.e., s.5
21-A. e., s.4
22-Prof. Dr. Esat ÇAM, Siyaset Bilimi, Der Yayınları, İstanbul-1984, s.21
23-A. e. , s. 22
24-Raymond ARON, Demokrasi ve Totalitarizm, Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul-1975, s.3-4
25-Prof. Dr. Bilal ERYILMAZ, Kamu Yönetimi, Akademi Kitabevi, İzmir-1995. s.35
26-Cemil MERİÇ, Jurnal, 2. Cilt, İletişim Yayınları, İstanbul-1996, s.173
27-Hüseyin K. ECE, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, İstanbul-2000, s.11-13
28-Malik Bin NEBİ, Çağdaş Temel Konular, Bir Yayıncılık, İstanbul-1983, s.111
29-Cemil MERİÇ, Bu Ülke, İletişim Yayınları, İstanbul-1996, s.86
30-Rasim ÖZDENÖREN, Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, İnsan Yayınları, İstanbul-1985, s.153
31-Ali BULAÇ, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, Beyan Yayınları, İstanbul-1987, s.188-189
32-A. e., s.5
33-Bkn: “Ülkemiz Politikacıları” başlığı altındaki 170., 171.,172.,173. ve 174. dipnotların bağlantılı metinleri.
34-SOYAK, Ölçüler ve Dengeler, s.9
35-Ali BULAÇ, İslam ve Demokrasi, , İz Yayıncılık, İstanbul-1995, s.8
36-Zeki SOYAK, “Ümit Işıkları”, İlk Adım Dergisi, Sayı:95, Haziran-1996, s.3
37-A. e., s.3
38-Zeki SOYAK, Kıssalar Hisseler, Cilt:1, İlkadım Yayınları, Nevşehir-2003, s.301
39-Zeki SOYAK, “Çağdaş İlkellik”, İlk Adım Dergisi, Sayı:111, Ekim-1997, s.3
40-A. e., s.3
41-Zeki SOYAK, “Neler Oluyor?”, İlk Adım Dergisi, Sayı:106, Mayıs-1997, s.3-4; SOYAK, Ölçüler ve Dengeler, s.12
42-SOYAK, Ölçüler ve Dengeler, s.8
43-A. e., s.8
44-A. e., s.17
45-A. e., s.21
46-ÇAM, Siyaset Bilimi, s. 23-25
47-Prof. Dr. Münci KAPANİ, Politika Bilimine Giriş, A.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara-1983, s.1-2
48-Cemil MERİÇ, Sosyoloji Notları ve Konferansları, İletişim Yayınları, İstanbul-1995, s.114
49-SOYAK, Ölçüler ve Dengeler, s.59
50-A. e., s.60
51-Zeki SOYAK, Fazilet Toplumu, İlkadım Yayınları, Nevşehir-2005, s.501
52-SOYAK, Ölçüler ve Dengeler, s.14
53-A. e., s.14
54-A. e., s.15
55-DAVER, a.g.e., s.20-21
56-Karl POPPER, Açık Toplum ve Düşmanları, Cilt: I, (Çev. Mete Tunçay), 3. Basım, Remzi Kitapevi, İstanbul-1994, s. 123.
57-Zeki SOYAK, “Siyasal Ahlak”, İlk Adım Dergisi, Sayı:108, Temmuz-1997, s.3-4
58-A. e., s.3-4
59-DAVER, a.g.e., s.92-93
60-Ali BULAÇ, İslam ve Demokrasi, s.23
61-Zeki SOYAK, Kırk Hadis, İlkadım Yayınları, Nevşehir-2000, s.23; Zeki SOYAK, “Hem Dâl, Hem Mudil”, İlk Adım Dergisi, Sayı:150, Mart-2001, s.4
62-SOYAK, Ölçüler ve Dengeler, s.9
63-SOYAK, Mefkûre, s.151; SOYAK, Kıssalar Hisseler, Cilt:1, s.21
64-SOYAK, Mefkûre, s.94
65-Dr. Süleyman AKDEMİR, Sosyal Denge-1 Devlet Yapısının Tarihi Seyri, İşaret Yayınları, İstanbul-1990, s.26
66-A. e., s.235
67-A. e., s.67
68-Zeki SOYAK, “Neler Oluyor?”, İlk Adım Dergisi, Sayı:106, Mayıs-1997, s.4
69-A. e., s.3
70-A. e., s.3
71-Said Halim Paşa, Siyasal Kurumlar, Pınar Yayınları, İstanbul-1987, s. 53-57
72-MERİÇ, Bu Ülke, s.90
73-SOYAK, Mefkûre, s.44,134,185
74-Maurice DUVERGER, Batı’nın İki Yüzü, Doğan Yayınevi, Ankara-1977, s. 4.
75-ÇAM, a. g. e., s. 160.
76-Tom BATTOMORE, Siyaset Sosyolojisi,, Teori Yayınları, Ankara-1987, s. 10.
77-Maurice DUVARGER, Siyaset Sosyolojisi, Varlık Yayınları, İstanbul-1975, s. 249-254.
78-Toker DERELİ, Organizasyonlarda Davranış, Cilt: I, İÜ İktisat Fakültesi Yayınları, İstanbul-1976, s. 15-17
79-KAPANİ, a.g.e., s. 88-90.
80-Bülent DAVER, “Az Gelişmiş Ülkelerde Siyasi Elit (Seçkinler)”, AÜSBF Dergisi, Haziran-1965, No: 2, s. 519.
81-Sami SELÇUK, “Seçkinler ve Az Gelişmiş Ülkelerde Konum ve İşlevleri”, Seha L. Meray’a Armağan, Cilt:2, AÜSBF Yayınları, Ankara-1982, s. 575-577.
82-KAPANİ, a.g.e., s. 94-95; SELÇUK, a.g.e., s. 571-572.
83-Noam CHOMSKY, Demokrasi: Gerçek ve Hayal, Pınar Yayınları, İstanbul-1995, s. 159; Samir AMİN- Noam CHOMSKY-A. Gunder FRANK, Düşük Yoğunluklu Demokrasi, Alan Yayıncılık, İstanbul-1994, s. 10, 70-101.
84-Toktamış ATEŞ, Demokrasi, Ümit Yayıncılık, Ankara-1994, s. 147-148.
85-Philippe C. SCHMİTTER- Terry Lyn KARL, “Demokrasi Nedir … Ne Değildir”, Sosyal ve Siyasal Teori (Atilla YAYLA), Siyasal Kitabevi, Ankara-1993, s. 7-8.
86-Bilal ERYILMAZ, Bürokrasi, Üniversite Kitabevi, İzmir-1993, s. 53-54.
87-Ayferi GÖZE, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, Beta Basım Yayın, İstanbul-1989, s. 257-259.
88-A. e., s. 260.
89-GÖZE, a.g.e., s. 318.
90-BULAÇ, İslam ve Demokrasi, s. 28
91-Zeki SOYAK, “Çağdaş İlkellik”, İlk Adım Dergisi, Sayı:111, Ekim-1997, s.3
92-Hayrettin KARAMAN, İslam Hukuku-1, Ensar Yayınları, İstanbul-1987, s.171
93-ÇAM, a.g.e., s.138
94-KAPANİ, a.g.e., s.17
95-M. Beşir ERYARSOY, İslam Devlet Yapısı, İşaret Yayınları, İstanbul-1988, s.37
96-Bu prensiplerden bazıları için bkn: Ebu’l-A’la El-MEVDUDİ, Hilafet ve Saltanat, Hilal Yayınları, İstanbul, s.13-30; Muhammed HAMİDULLAH, İslam Peygamberi, Cilt 2, İrfan Yayınları, İstanbul-1990, s.880-907; Harun Han ŞİRVANİ, İslam’da Siyasi Düşünce ve İdare, Nur Yayınları, Ankara-1965, s.35-56
97-SOYAK, Ölçüler ve Dengeler, s.14
98-A. e., s.15
99-Muhammed ESED, İslam’da Yönetim Biçimi, Yöneliş Yayınları, İstanbul-1988, s. 96; HAMİDULLAH, a.g.e., Cilt.2, s.8809; ERYARSOY, a.g.e., s.104
100-SOYAK, Ölçüler Dengeler, s.41
101-SOYAK, Ölçüler Dengeler, s.41
102-Zeki SOYAK, İslam Ahkâmı, İlkadım Yayınları, Nevşehir-2002, s.505
103-A. e., s.498; Zeki SOYAK, “Zalimlere Meyletmeyin”, İlk Adım Dergisi, Sayı:145, Ağustos-2000, s.3
104-Zeki SOYAK, “Zalimlere Meyletmeyin”, İlk Adım Dergisi, Sayı:145, Ağustos-2000, s.3
105-SOYAK, Ölçüler ve Dengeler, s.140; SOYAK, Mefkûre, s.140
106-Zeki SOYAK, “Bu Düzene Paydos”, İlk Adım Dergisi, Sayı:135, Ekim-1999, s.3
107-SOYAK, Kıssalar Hisseler, Cilt:1, s.493
108-SOYAK, Kırk Hadis, s.58; SOYAK, İslam Ahkâmı, s.499
109-SOYAK, Mefkûre, s.38; SOYAK, Ölçüler Dengeler, s.85
110-SOYAK, Ölçüler Dengeler, s.85-86
111-A. e, s.89
112-A. e, s.90
113-SOYAK, Mefkûre, s.38
114-SOYAK, Ölçüler Dengeler, s.91
115-SOYAK, Fazilet Toplumu, s.369-371
116-A. e., s.321
117-SOYAK, Kıssalar Hisseler, Cilt:2, s.405-406
118-Zeki SOYAK, “Tek Bir Milletiz”, İlk Adım Dergisi, Sayı:176, Mart-2003, s.3-5
119-SOYAK, Mefkûre, s.64-67
120-SOYAK, Kırk Hadis, s.57-58; SOYAK, Ölçüler Dengeler, s.141
121-SOYAK, Kırk Hadis, s.57-58
122-SOYAK, Ölçüler Dengeler, s.140
123-Zeki SOYAK, Ummandan Katreler, Server Yayınları, Ankara-1991, s.160
124-SOYAK, Mefkûre, İlkadım Yayınları, Nevşehir-1995, s.70
125-A. e., s.70
126-Zeki SOYAK, “Temiz Toplum, Temiz Yönetim”, İlk Adım Dergisi, Sayı:140, Mart-2000, s.4: SOYAK, Kıssalar Hisseler, Cilt:1, s.354-364; Zeki SOYAK, “Görelim Mevla Neyler?”, İlk Adım Dergisi, Sayı:146, Eylül-2000, s.3; Zeki SOYAK, “Tek Bir Milletiz”, İlk Adım Dergisi, Sayı:176, Mart-2003, s.4-6; Zeki SOYAK, “Değerlerimize Mukayyet Olalım”, İlk Adım Dergisi, Sayı:179, Haziran-2003, s.4; Zeki SOYAK, “İnsanların En Kötüsü”, İlk Adım Dergisi, Sayı:184, Kasım-2003, s.4; SOYAK, Ölçüler Dengeler, s.138; Zeki SOYAK, “Mülk Allah’ındır”, İlk Adım Dergisi, Sayı:153, Nisan-2001, s.4; SOYAK, İslam Ahkâmı, s.394-395,497; SOYAK, Kıssalar Hisseler, Cilt:2, s.67,361-362
127-Daha geniş bilgi için bakınız: SOYAK, İslam Ahkâmı, s.354-365.
128-Zeki SOYAK, “Ümit Işıkları”, İlk Adım Dergisi, Sayı:95, Haziran-1996, s.4
129-Zeki SOYAK, “Yalnız Allah’tan Korkalım”, İlk Adım Dergisi, Sayı:178, Mayıs-2003, s.3
130-SOYAK, Mefkûre, s.43-44
131-Zeki SOYAK, “Şaşkın Ördek”, İlk Adım Dergisi, Sayı:121, Ağustos-1998, s.3
132-Zeki SOYAK, “Söyletme Vur”, İlk Adım Dergisi, Sayı:142, Mayıs-2000, s.3
133-SOYAK, Ölçüler Dengeler, s.137
134-A. e., s.137
135-A. e., s.137
136-SOYAK, Kıssalar Hisseler, Cilt:1, s.354-355
137-SOYAK, Mefkûre, s.140
138-SOYAK, Kırk Hadis, s.28
139-Zeki SOYAK, “El-Millet’ül Muntazıra”, İlk Adım Dergisi, Sayı:122, Eylül-1998, s.3
140-SOYAK, Mefkûre, s.46-50
141-SOYAK, Mefkûre, s.57-59
142-Zeki SOYAK, “Mülk Allah’ındır”, İlk Adım Dergisi, Sayı:153, Nisan-2001, s.3-4
143-SOYAK, Fazilet Toplumu, s.295
144-A. e., s.295-329
145-Zeki SOYAK, “Karanlığa Karşı Aydınlık”, İlk Adım Dergisi, Sayı:104, Mart -1997, s.3-4
146-Zeki SOYAK, “Bin Düşün, Bir Konuş”, İlk Adım Dergisi, Sayı:139, Şubat -2000, s.4
147-Zeki SOYAK, “Eyne Tezhebûn?”, İlk Adım Dergisi, Sayı:180, Temmuz -2003, s.5
148-SOYAK, Kıssalar Hisseler, Cilt:1, s.161
149-SOYAK, Kırk Hadis, s.29
150-Zeki SOYAK, “İdareciler Milletin Gerisinde”, İlk Adım Dergisi, Sayı:109, Ağustos-1997, s.4
151-A. e., s.4
152-Zeki SOYAK, “Siyasallaşmanın En Kötüsü”, İlk Adım Dergisi, Sayı:186, Ocak-2003, s.3
153-Zeki SOYAK, “Ümmi Firaset”, İlk Adım Dergisi, Sayı:123, Ekim-1998, s.4
154-Zeki SOYAK, “Utanmazlık Belgeseli”, İlk Adım Dergisi, Sayı:124, Kasım-1998, s.4
155-Zeki SOYAK, “Bu Düzene Paydos”, İlk Adım Dergisi, Sayı:135, Ekim-1999, s.4
156-SOYAK, Mefkûre, s.77
157-A. e., s.232
158-SOYAK, Kıssalar Hisseler, Cilt:1, s.365-366
159-Zeki SOYAK, “Her Kefene Bürünen Ölü Değil”, İlk Adım Dergisi, Sayı:154, Mayıs-2001, s.3