SÖZ MEYDANI-İbrahim Çiftçi – Zor Zamanların Zorlarını Zorlamak
Evlere önce “Kelebek, Günaydın…” gibi magazin gazeteleri ile girilmiş sonra televizyon ile evde hakimiyet başkalarının eline geçmişti. Talim ve terbiye aile dışına kaymıştı. 1980’li 1990’lı senelerde okul öğrencilerine sohbet ederken rakibimiz televizyondu. Aile boyu TV etkisinde kalan bu nesil yine de ev ve okul şartlarına göre olumlu öğretmenlerin sohbetlerine açıktı ve bir arkadaş grubu, bir vakıf (dini) aidiyet grubuna sahipti. Buralarda talim ve terbiyesini alıyordu.
Şu anda iyi bir lisede öğretmen olan öğrencimiz yakınıyor. Hocam durumu kontrol etmek zorlaşıyor. Özellikle lise çocuklarına sohbet etmek, onları yönlendirmek, onları insani ve İslami yönden iyi hale getirmek de zorlanıyoruz. Hadi diyelim ki biz görevimizi yapalım, anlatalım sonuç Allah’a aittir. Ama anlatacak ortam da genç de bulamıyoruz ki.
Geçen ayki yazımın son paragrafını yukarıya aldım ki devam eden süreci bilelim diye.
Talim ve terbiyenin zorlaştığını ortaya koymaya çalışıyorum. 68 kuşağının (sol ağırlıklı) pozitivist anlayışa teslim olmaları ve gerçekçi (realist) olduklarını ifade etmelerine karşılık romantik bir ölümü arzu etmeleri ve onun peşinde koşmaları hep dikkatimi çekmiştir.
Dünyada görülmeyen (Afrika, Latin Amerika, Uzak Doğu Asya, Vietnam) sağ sol çatışması 1970’li yıllarda Türkiye’de yaşatıldı. Dış ve iç güçler Anadolu gencini birbirine tutturdular. 68 Kuşağı’nın rejime, devlete karşı yürüttüğü silahlı-silahsız eylem 1970’lerde gençlerin birbiriyle çatışmasına döndürüldü. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı’ların sosyalizm uğruna devlete, rejime, kapitalizme, emperyalizme karşı yürüttükleri büyük mücadele ve devletin bu isyankar gençlere karşı yürüttüğü korkutma, öldürme politikası Kızıldere’de kendini göstermiş, onu aşkın sol idealist genç öldürülmüştür. İşin garibi insanımız bu ölümlere “dinsiz, Allahsız komünistler öldürüldü” diye sevindiriliştir. Fiilleri edilgen kullanıyorum çünkü millete düşünme hakkı verilmiyordu. Onlar öldükçe vatanın önü açılıyordu(!). Ölenlerse idealleri için kendini feda eden öncüler olarak KUTSANIYOR ve ölüm romantik bir güzellikle açıklanıyordu. O dönemde ideali (sosyalizm) için ölmek büyük bir kahramanlıktı.
Sonra 1970’li senelerde bu gençlerin karşısına sağcı gençleri getirdiler. Deniyordu ki; “ bu solcu gençler ülkeyi sosyalist, komünist yani dinsiz, Allahsız yapacaklar, onları durdurmalıyız, durdurmalısınız.” Dünyada solun karşıtı milliyetçiliktir. Bunu bilenler, ülkemizde de Ülkücü gençleri milliyetçilik adına, ülkeyi solcu-komünist gençlere, güçlere karşı koruma görevi verdiler.
Hava tozlu dumanlıydı. Kim kimi niçin öldürdüğünü hem biliyor hem de bilmiyordu. Ama bilenler “tavşana kaç, tazıya koş” diyorlar ve Anadolu gençlerini birbirine kışkırtıyorlardı. Hiç kimsenin can-mal emniyetinin olmadığı bir durum ve bunu seyreden devlet. (Asker, polis, istihbarat, bürokrasi). Anne babalar, dostlar, akrabalar birbirine kinleniyordu. İş dünyası ise yüksek enflasyon ve faizle işerini tıkır tıkır yürütüyor ve palazlanıyordu.
Bu manzara korkunçtu. Uzatmak istemiyorum. Ölen de öldüren de bizden. Kim kazanıyor? Biz yani millet olmadığı kesindi ama Anadolu insanı bozuk para gibi harcanıyordu. Ne oldu, 12 Eylül oldu ve her şey bitti. Niye öldü onca genç. Niye birbirini boğazladı. İdealleri için. Sol ideoloji ve milliyetçilik için. Ülkemiz için. Ölen de öldüren de “vatan için” demiyor muydu? Ölümün, öldürmenin, ölmenin kutsallaştığı bir durum: Devrim Şehitleri, Ülkücü Şehitler. Diyarbakır cezaevi, Mamak, Ulucanlar cezaevi. Aman Yarabbi, nerede oralardakilere cehennemi yaşatanlar? O gençler çok bilinçliydi. Çok iyi yetişmişlerdi. Pek çoğu okumuştu. Ülkesini, halkını, milletini çok seviyorlardı. Ama harcandılar, yok edildiler, işe yaramaz hale getirildiler.
Gençler, çocuklar derneklere gidiyorlardı. Orada fikirleri öğreniyorlardı. Fikirlerinin kölesi olarak bilinçleniyorlardı. Solcu (Maocu, Enver Hocacı, Rus yanlısı…), ülkücü, İslamcı (nurcu, tarikatçı, radikal…) derneklerinde kendi anlayışlarını anlatan kişileri dinler, kitaplarını okur, tartışır ve şuurlanırdı.
1980 ve sonrası, devletin tehdidi, sorgusuz sualsiz gözaltına alması, dernek ve partilerin kapatılması, korkutma, sindirme anlayışı sonucu düşünen insanlar, gençler susturulmuştu. Tek bir ideoloji vardı. O da Atatürkçülük, hem de gardırop Atatürkçülüğü. Aykırı düşünemezsiniz.
1980, 1990, 2000 ve sonraki senelerde anne, baba ve öğretmenin çocuk yetiştirmedeki durumunu anlattım. Şimdiki durumu da yazının başında öğretmenimiz açıklamıştı. ŞİMDİ NE YAPMALIYIZ?
Gençleri anlamalıyız. Gençler ne istiyorlar, bunu fark etmeliyiz. Bizim ne istediğimizi de gençler fark etmeli. Bunun için ortak dil oluşturulmalı. Baba babalığını, anne anneliğini, öğretmen öğretmenliğini, genç veya öğrenci de kendini bilmelidir. Rol değiştirmeye ya da çalmaya gerek yok. Bu da bir süreçtir. Ebeveyn doğumla beraber, öğretmen okula başlamasıyla beraber kendi konumlarını tespit etmelidir. Trafikte araba kazalarının çoğu fren ve durma mesafe korunmadığı için meydana gelir. Çocuklar ve gençlerle (öğrenciyle) mesafeyi korumazsak etki gücünü azaltırız. Rol değişimine izin vermemeliyiz.
Çocuk ve gençlere (öğrenciler) konumumuzu ve konumlarını, dolayısıyla hadlerini (sınırlarını) öğretmeliyiz. Ailesinin durumunu kavramalı ve “durumumuz bu” demelidir. Doğal olarak bunları “oğlum, kızım durumuz (eğitim, kültür, sosyal yaşantı, maddiyat, gelir gider…) bu diye sözle nasihat ederek değil hal diliyle anlatmalıyız. Çocuk, öğrenci bunu fark edebilmeli. Ama bunu “temcit pilavı” gibi sürekli hale getirmemeliyiz. Çok tekrar edilenin faydası azalır.
Öğretmenlerimiz önce kendilerinin hem ders (alan) hem de şahsiyet yönünden iyi, hatta mükemmel olduğunu kabul ettirmelidir. “Bizim hoca iyi bir Müslümandır, bu yüzden yalan söylemez, kul hakkı yemez, dürüsttür, çalışkandır, emindir, sırdaştır, bizi sever… ”gibi tespitleri öğrenci yapmalıdır.
Öğretmen ana gibi, baba gibi mesafeyi koruyarak öğrencisine sevgisini belli etmelidir. Onun ruh halini, duruşunu, problemini yüz hatlarından, davranışından anlamalı ve ona yakın olmalıdır. Doğrudan “Neyin var?” diye sormadan yaklaşmalı, öğrencinin de yaklaşmasını sağlamalıdır. Öğrenci size inanır ve güvenirse sizin sözleriniz değer kazanır. Siz de öğrenciye güvenirseniz, sohbetinize gelir, çağrınıza kulak verir.
Evet devir değişti, yeni nesil, sosyal medya nesli oldu. Büyüklerinden daha fazla sosyal medyayı dinliyor. Bizim sözümüzün etkisi olmuyor. Sosyal medya her türlü pisliği de çok cazip olarak sunuyor. Sunduğunun pis olduğunu anlamak mümkün olmuyor. “Zaten zehri paslı tenekede ikram etselerdi kimse içmezdi. Altın, gümüş kâsede sunarlar ki kâsenin cazibesi zehri fark ettirmesin.”
Biz büyükler çok büyük bir düşmanla mücadele etmek zorundayız. Karşımızda dünya var. Bu sebeple anne babalar, abiler ablalar, öğretmenler hocalar, din görevlileri (müftüler, vaizler, dini irşat yapanlar…), vakıf ve derneklerde sohbet yapanlar, tek başına mücadele etmekte zorlanırlar. Bu sebeple birbirinden ve peygamberimizin hayatından yardım almak zorundadırlar.
Kalın sağlıcakla…