KAPAK-Ziya Ökçe – Bozulan Ölçüler Dünyasında Değişmeyen Hakikat: Sırat-ı Müstakim
İnsanlık tarihi aynı zamanda ölçülerin değişim tarihidir. Bu süreçte devirler değişmiş, toplumların anlayışları farklılaşmış, değer yargıları dönüşmüş ve insanların doğru ile yanlış hakkındaki kanaatleri zaman zaman birbirine zıt hâle gelmiştir.
Bugün ise bu değişim çok daha hızlı yaşanmaktadır. Teknoloji, iletişim araçları ve modern hayatın getirdiği imkânlar insanın hayatını kolaylaştırırken aynı zamanda beraberinde ciddi bir değer ve ölçü krizini de getirmiştir.
İşte Kur’ân-ı Kerîm’in “Bizi dosdoğru yola ilet.”duası ile bize öğrettiği hakikat, değişen dünyanın içinde değişmeyen hakikate bağlı kalabilme iradesini gösterme eğitimidir. Mümin, doğru yolu bildiği hâlde onu her gün yeniden Allah’tan ister. Çünkü istikamet, bir defa elde edilip tamamlanan bir hâl değil; hayat boyunca korunması gereken bir kulluk şuurudur.
Sırat-ı Müstakim, dosdoğru yol demektir. Bu kavram, Kur’an-ı Kerim’de sure-i Fatiha’da bize öğretilir. Hadislerde deFatiha suresinin Kur’an’ın anasıolduğu belirtilirken PeygamberEfendimizin sırât-ı müstakîmi Kur’an ve İslâm olarak yorumladığı rivayet edilir.
İslâm âlimleri, nasların ışığında sırat-ı müstakîmin mâna ve muhtevasını belirlemeye çalışmışlardır. Bunlar arasında Allah ve resulüne uyma, Allah’ın kitabı, İslâm, iman, din, hak, cenneti hak etmiş olanların yolu, kurtuluşa ulaştırıp cennete götüren yol, Peygamber ile onun arkasından gelen iki halifenin yolu gibi yorumlar zikredilmiştir. Ancak kelime kökünden hareketle yapılacak en kapsamlı tanım “aşırılığa kaçmayan doğru yol” şeklindedir.
Sırât-ı müstakîm,kulun Allah’tan başka her şeyden yüz çevirerek bütün duygu ve düşüncesiyle O’na yönelmesi, musibetlere sabretme gibi davranışlarla peygamberlere uyması şeklinde de açıklanmıştır.
Mümin, doğru yolu her gün yeniden Allah’tan ister. Çünkü istikamet, hayat boyunca korunması gereken bir kulluk şuuru, bir hakikat yolculuğudur. Bu sebeple biz Müslümanlar;“bizi buraya ulaştır” değil,“bu yoldan ayırma” diye dua ederiz. Hakikat yolcuğu, bir seferdir, seyirdir, sırattır ki içeriğinde daima ilerleme ve o yolda olma hali mevcuttur.
Abdullah İbni Mes’ûd (ra)’un şöyle dediği hikaye olunur: Resûlullah (sa)bir hasır üzerinde yatıp uyumuştu. Uykudan uyandığında, hasır vücudunun yan tarafında iz bırakmıştı. Biz:
–Yâ Resûlallah! Sizin için bir döşek edinsek, dedik. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:
“Benim dünya ile ilgim ne kadar ki? Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim” buyurdular.
Bu menzil bir mürûrgâhtır; mürûrgâhta karar olmaz. Bu dünya bir güzergâhtır; güzergâhta diyâr olmaz.
Bu itibarla çağımız insanının, yolcu olduğu bu imtihan dünyasında her geçen gün manevi değerlerinden uzaklaşarak derin bir dünyevileşme ve inanç zafiyeti yaşadığına şahit oluyoruz.Bu da bir taraftan teknolojik gelişmelerle birlikte hız kazanan tehlikeli bir değerler değişimiyletoplumu kasıp kavururken, diğer taraftan yüzyıllardır inanç ve ahlak çerçevesinde oluşmuş o kıymeti haiz ölçülerin büyük bir tahribata uğramasına yol açmıştır.
Zamanımızda ölçüler öyle değişmiş ve değiştirilmiştir ki, maalesef insankendi arzu ve tercihlerini hakikatin ölçüsü hâline getirmiştir. Kur’ân-ı Kerîm, “Hevâsını ilah edineni gördün mü?” buyurarak insanın kendi nefsini mutlak ölçü hâline getirmesinin tehlikesine dikkat çekmiş,sonra da İslam’ın koyduğu cihanşümuldüsturlar sanki geçmişte kalan eski mevzular gibi algılanır olmuştur.Cahiliyete ve inkâra doğru seyreden bu değişimler zamanla birer “erdemlilik” ve “çağdaşlık” gibi takdim edilerek insanları, inanca göre değil yaşayışına göre bir inancın pençesine düşürdü. Yıllardır insanlık üstünde sinsi planlarla sürdürülen bu dünyevileştirme süreci, toplumun çoğunluğunu gerçek ile sahtenin ayrımını yapacak asli değer kıstaslarından mahrum bırakmış, nice ölçüsüzlükleri ölçü, nice değersizlikleri ise birer kıymet olarak sunmuştur.
Kalben ve zihnen kargaşa yaşayan modern insanın sığınma ve huzur arayışı ise ancak kâinatın hâlık’ı olan Allah Teâlâ’ya teslim olmakla nihayete erebilir.Beşerî sistemlerin; kapitalizm, sosyalizm, komünizm ve laiklik gibi kişi ve toplumlar tarafından uydurulup putlaştırılan düzenlerin içinde saadet aramak, mezbelelikte gül bahçesi aramaktan farksızdır. Bugün insanlığın temel problemi yalnızca bilgi eksikliği değildir; belki daha önemlisi ölçü eksikliğidir.
Bozulan ve altüst olan bu ölçülerin tam ortasında; bozulmayan, değişmeyen ve asla değiştirilemeyecek yegâne sığınak İslam nizamıdır. İslam; imanî, amelî ve ahlakî hükümlerden oluşan sarsılmaz bir bütündür ve bu hükümlere herhangi bir ilave yapılması veya onlardan bir şey çıkarılması asla mümkün değildir. Bu, Hristiyanlıkta dile getirilen bir dogma değildir.
Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye ile kemale eren ve ictihad kapsı açık bu ilahi sistem, dünya var oldukça hiçbir değişikliğe uğramadan devam edecek; çünkü onun muhafızlığını bizzat Kadir-i Mutlak olan Allah Teâlâ üstlenmiştir. Dolayısıyla İslam’ın asla ve asla bir reforma ihtiyacı yoktur; o, son ve ekmel din olarak her an yepyeni ve tazedir. Kıyamete kadar bütün insanlığın meşru istek ve ihtiyaçlarına cevap verecek olan bu mükemmel nizamın ana umdeleri, zamana ve zemine göre değiştirilemez, esnetilemez veya beşerî hevâlara göre tevil edilemez. Çünkü İslam insana hem dünyasını hem de ahiretini imar edebileceği dengeli bir hayat anlayışı sunar. İşte insanı Allah’a ulaştıran bu değişmeyen nizamın adısırat-ı müstakim’dir.
Sırât-ı müstakîmin en belirgin özelliklerinden biri de denge ve itidaldir. Kur’ân, Müslümanları “vasat bir ümmet” olarak nitelendirir. Bu vasatlık sıradanlık değil; aşırılıklardan uzak, dengeli ve adaletli bir konumdur. Sırat-ı müstakim, her türlü aşırılıktan ve taşkınlıktan uzak duran, orta yolu temsil eden bir itidal güzergâhıdır. İslam dini hem ifratı (aşırılığı) hem de tefriti (duyarsızlığı) yasaklamış; her olumlu işin ve olgun hareketin hayat bulduğu orta yolu emretmiştir. Nitekim sebat ve metanet, hak yolda oluşun kararlı duruşunu ifade ederken, ifrat aşırılığın, tefrit de geride durmanın ifadesi olmuştur.Sünnet-i seniyyenin ruhu da baştan ayağa bu itidali yansıtır. Hz. Peygamber’in hayatı da bu dengenin en güzel örneğidir. Efendimiz,daha fazla ibadet etmek maksadıyla aşırıya yönelmek isteyen bazı sahâbîleri, kendi sünnetini hatırlatarak uyarmış; kendisinin oruç tuttuğunu ve bazen tutmadığını, namaz kıldığını ve uyuduğunu, evlendiğini ifade etmiştir. Din konusunda aşırılığa kaçılmasını doğru bulmamıştır.
Sırât-ı müstakîm yalnızca inanç ve ibadet alanıyla sınırlı değildir. Konuşmada, ticarette, aile hayatında, yöneticilikte, komşulukta ve bütün insan ilişkilerinde kendisini gösterir. Sırât-ı müstakimde olmak insanın dış dünyası ile iç dünyası arasında ahlâkî bir tutarlılık kurmasını gerektirir.Demek ki sırât-ı müstakîm yalnızca doğruyu bilmek değil, doğru üzerinde yürümektir. İnanç ile davranış, ibadet ile ahlâk, bilgi ile amel arasında bütünlük kurmaktır. İnsan namazında istikamet üzere olup ticaretinde haksızlığa, aile hayatında zulme, sosyal ilişkilerinde kibir ve adaletsizliğe yöneliyorsa sırât-ı müstakîmin bütüncül anlamını gerçekleştirmiş sayılamaz.
Bu bakımdan sırât-ı müstakîm, insanın hayatının bütün alanlarına yön veren bir istikamet çizgisidir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün toprağa dosdoğru tek bir çizgi çizmiş, sağ ve soluna da birçok çizgi ekleyerek ortadaki düz hattın sırat-ı müstakim olduğunu belirtmiştir; o düz çizginin dışındaki yolların başında ise insanları sapıklığa davet eden şeytanlar oturmaktadır. Orta yolu takip etmeyen, bu nebevî çizgide durmayan fert ve toplumlar asla istikrara kavuşamazlar.
Sonuç olarak, dünyada teknoloji gelişmekte, iletişim biçimleri dönüşmekte, ekonomik ve sosyal ilişkiler yeniden şekillenmektedir. Ancak hayatın araçlarının değişmesi, hayatın temel hakikatlerini değiştirmez.
Teknoloji değişebilir; insan onuru değişmez.
Ekonomik sistemler değişebilir; adalet değişmez.
İletişim araçları değişebilir; yalanın kötülüğü değişmez.
Toplumsal ilişkilerin biçimi değişebilir; emanet, merhamet ve kul hakkı gibi sorumluluklar ortadan kalkmaz.
İşte “bozulan ölçüler dünyasında değişmeyen hakikat” sözü tam da burada anlam kazanmaktadır. Bozulan ölçülerin ve değersizliklerin rağbet gördüğü bu fetret devrinde Müslümana düşen yegâne vazife, sırat-ı müstakim üzerinde sabitkadem olmaktır.
Müminin görevi, değişen şartları/değerleri değişmeyen hakikat/vahiy ölçüsüyle değerlendirmek ve sırat-ı müstakimihayatımıza taşımak, yaşamak ve yaşatmaktır. İstikamet; kalabalıkların yöneldiği tarafa gitmek değil, hakikatin gösterdiği yolda yürümektir.
Düşüncemizi İslamlaştırmadan yaşantımızı İslamlaştıramayacağımız hakikatini unutmadan; aklımızı ve nefsimizi vahyin emrine vermeli ve hayatımızın her anını Kur’an ve Sünnet’le dengelemeliyiz.