CİHAD DERSLERİ-Prof. Dr. Mustafa Ağırman – Ne Mücâhidler Varmış Meğer
Tam dört sene önce yani 2022 yılının Eylül ayında dergimizde “Üç Abdullah” başlığı altında Hz. Ebû Bekir efendimizin oğlu Abdullah’ı anlatmışım. Bu yazımda da önemine binâen aynı zâtın dillere destanbir kahramanlığını anlatacağım. Bu yazıyı dikkatle okumanızı tavsiye ediyorum. İslâm ümmetinin kurtuluşu, Yüce Allâh’ın yardımı ve Hz. Abdullah gibi mücâhidlerin varlığı ile geçekleşecektir inşâallah. Bize düşen de bu gibi mücâhidleri yetiştirmektir.
Hz. Peygamber efendimiz, Mekke’den Medine’ye hicret edeceği gece herkes yattıktan sonra evinden çıktı, yerden bir avuç toprak aldı vebu toprağı Yâsîn sûresinin ilk âyetlerini okuyarak kendisini öldürmek için evinin etrafını kuşatan müşriklerin yüzlerine serperek aralarından geçip Hz. Ebû Bekir’in evine geldi. Ebû Cehil’in başkanlığındaki müşrikler, Hz. Peygamber efendimizi göremediler. Sabahleyin evden Hz. Ali’nin çıktığını gören ve Peygamber efendimizin gece aralarından geçip gittiğini öğrenen müşrikler, hemen Hz. Ebû Bekir’in evine gitti ve kapıyı çaldılar.Bundan sonrasını Hz. Esmâ (r.anhâ) şöyle anlatır:
“Rasûlullah (s.a.v.) ve babam Ebû Bekir, Mekke’den çıktıkları günün sabahında Kureyş’ten bir topluluk bize geldi. Aralarında Ebû Cehil b. Hişâm da vardı. Babam Ebû Bekir’in evinin önünde durdular. Ben de karşılarına çıktım. Bana “ey Ebû Bekir’in kızı, baban nerededir?” diye sordular. Ben de “vallâhi, babamın nerede olduğunu bilmiyorum” dedim. Bunun üzerine edepsiz ve terbiyesiz Ebû Cehil, elini açıp benim yanağıma öyle bir tokat vurdu ki, tokatın şiddetinden kulağımdaki küpem yere fırladı. Sonra evimizin önünden defolup gittiler.”[1]
Bu olay olduğu sırada Hz. Ebû Bekir’in büyük kızı Esmâ, Hz. Zübeyir ile evlidir ve şu anda hâmiledir.Hz. Zübeyir, ticaret için Suriye taraflarına gittiğinden eşi Esmâ’yı babasının evine bırakmıştı. Suriye’den dönerken Medine yakınlarında Hz. Peygamber efendimiz ve kayın pederi Hz. Ebû Bekir ile karşılaştı ve onlara Suriye’den aldığı beyaz elbiseler hediye etti. Mekke’ye gidip bazı işlerini gördükten sonra o da Medine’ye hicret etti. Hz. Peygamber efendimiz, Medine’de mescidini ve evini yaptıktan sonra eşi Sevde annemizi ve kızları Fâtıma ile Ümmü Gülsüm’ü Medine’ye aldırırken Hz. Ebû Bekir’in eşi ve çocukları da onlarla geldiler. Hz. Esmâ da bu kafile ile Medine’ye gelmiş oldu.
Medine’de yaşayan yahûdîler, Müslümanları görünce onları korkutuyorlar ve şöyle diyorlardı: “Biz, sizlere sihir yaptık; artık çocuğunuz olmayacak ve nesliniz kuruyup tükenecek.” Müslümanlar, bu sözlerin asılsız olduğunu biliyorlardı ama yine de konuşulanlardan etkilenip rahatsız oluyorlardı. Hz. Esmâ, Medine’ye vardıktan sonra oğlu Abdullah’ı dünyaya getirince Müslümanlar, çok sevindi; münâfıklar ve yahûdîler de çok üzüldüler. Doğumu ile Müslümanlarıçok sevindiren bu çocuğun adını Hz. Peygamber efendimiz koydu ve onu tahnîk etti yani ağzında çiğnediği hurmayı bebeğin ağzına koydu. Bu çoğun babası Zübeyir, Hz. Peygamber efendimizin halası Safiyye’nin oğludur. Hz. Zübeyir, Peygamberimizin havârîsi olarak da bilinir. O, korku tanımayan bir kahramandır. Biz, bu sütunda onun hakkında bir yazı yazmıştık; o yazıyı tekrar okumanızı tavsiye ederim. Oğlu da babası gibi bir kahraman oldu. Biz de işte bu sebepten dolayı bu yazının konusunu“er oğlu er” bir isim olarak belirledik.
Abdullah, Medine’de Hz. Peygamber efendimizin mânevî ve fizikî çevresinde yetişti. Kardeşleri çok olduğu için o, teyzesi Hz. Âişe’nin evinde ve himayesinde yetişti. Teyzesi onu çok iyi yetiştirdi. Abdullah, Hendek Savaşı yapıldığı sırada beş yaşındaydı. Peygamberimiz, o sırada çocukları ve hanımları Medine merkezinde Hassan b. Sâbit’in muhkem evine toplamış ve koruma altına almıştı. Beş yaşındaki Abdullah’ın içi içine sığmıyor ve savaşı merak ediyordu. Ümmü Seleme annemizin 11 yaşındaki oğlu Ömer’e şöyle diyordu: “Beni kaldır ve omuzlarına çıkar da savaşın nasıl gittiğini göreyim.” Ömer de isteneni yapıyor ve bu çocuğu omuzlarına çıkarıyor, o da dışarı bakıyor ve babasının atına binip hızlı bir şekilde Kurayza oğullarına gidip geldiğine şâhit oluyor.”[2]
Abdullah, daha 8 yaşında iken Medine’de 7 ilâ 11 yaşı arasındaki çocuklardan bir grup kurmuş ve kendisini başkan yapmıştı. Bir gün ekibinden 10 kadar çocuk ile Hz. Peygamber efendimizin huzuruna çıkmış ve şöyle demiş: “Yâ Rasûlallah, hep babalarımızdan mı bîat alacaksınız? Biz de sana bîat etmeye geldik; uzat elini de sana bîat edelim.” Efendimiz bu sözlerden o kadar hoşnut olmuş ki hemen elini uzatmış ve çocuklardan tek tek bîat almış. Sonra da Abdullah, arkadaşlarını önüne katarak mescitten çıkmış. İşte tam o sırada Peygamberimiz, mübarek dişleri görününceye kadar gülmüş ve şöyle demiş: “Babasının oğlu, evet tam babasının oğlu!”[3]
Birinci halife Hz. Ebû Bekir (r.a.) vefat edip Hz. Ömer (r.a.) halife olduğunda Abdullah, 13-14 yaşlarındaydı. Bir gün arkadaşları ile Medine sokaklarında dolaşırken birdenbire biri “Ömer geliyor” diye bağırır ve tüm çocuklar bir tarafa doğru kaçarlar ama Abdullah kaçmaz ve ortada kalır. Hz. Ömer, o heybetli haliyle Abdullah ile karşı karşıya gelir ve ona selam verir. Abdullah da kendinden emin bir şekilde halifenin selamını alır. Sonra halife Ömer, ona şöyle der; “Arkadaşların niçin kaçtılar?” Abdullah da derki; “Senin heybetinden korkup kaçtılar.” Bu sefer Hz. Ömer; “Sen neden kaçmadın?” diye sorar. Abdullah, bu soruya şöyle cevap verir; “Niye kaçacakmışım, yol dar mı ki çekilip sana yol vereyim, bir suç mu işledim ki senin karşına çıkmaya korkayım? Bu yol sana da yeter bana da yeter.” Bu cevap karşısında Hz. Ömer, tebessüm eder ve şöyle der; “Efendimiz, ne doğru söylemiş; tam babasının oğlu! Evet, tam babasının oğlu!”[4]
Abdullah’ın nasıl bir er oğlu er olduğunu asıl şimdi göreceğiz. Abdullah, üçüncü halife Hz. Osman (r.a.)’ın hilâfeti zamanında 27/647-648 yılında 24-25 yaşlarında iken Afrika’da Abdullah b. Sa’d b. Ebî Serh komutasında savaşan İslâm ordusuna halife tarafından yardıma gönderildi. Onun gelmesi üzerine İslâm askerleri çok sevinmiş ve tekbir getirerek bu sevinçlerini belli etmişlerdi. Müslüman askerlerin bu şekilde yüksek sesle tekbir getirmelerini işiten Subayta şehrinin valisi ve Bizans ordu komutanı George, bunun sebebini sormuş ve İslam ordusuna gelen takviye birlik hakkında bilgi almıştı.
Abdullah b. Zübeyir, arkadaşları ile birlikte katıldığı İfrikiyye (Afrika) savaşında, korkusuzca düşmanın üzerine saldırmaya başladı. Öğle vaktine kadar kılıcını elinden düşürmez ve devamlı savaşır; ama bakar ki, İslam ordusunda bir dağınıklık var. Komutan Abdullah b. Sa’d b. Ebî Serh, ön saflarda yok. Savaşın durduğu bir anda komutanı bulur ve sert bir üslupla neden askerlerin önünde çarpışmadığını sorar. Komutan der ki; “Düşman kuvvetlerinin komutanı, başıma yüz bin dinar ödül koymuş ve üstelik kim beni öldürürse kızını ona vereceğini vaat etmiş. Bu sebepten dolayı düşman askerleri beni öldürmek için fırsat kolluyorlar. Bundan dolayı İslam askerlerinin ileri gelenleri bana ordunun gerisinde durmamı söylediler.” Abdullah b. Zübeyir, komutanın böyle demesine sinirlenir ve şöyle der; “Böyle taktik mi olur? Sen gelip önde savaşmalısın ki, askerlerin aşka ve şevke gelsinler. Madem düşmanın komutanı böyle bir ödül koymuş, sen de aynı ödülü koy ve düşman ordu komutanın kafasını kim getirirse ona yüz bin dinar vereceğini ve bu kahramanı onun kızı ile evlendireceğini söyle. Savaş ancak bu şekilde kazanılır, korkarak değil.”
Ordu komutanı Abdullah, bu söyleneni yaptı. Bunun üzerine askerler, aşkla ve şevkle saldırıya geçtiler. Abdullah b. Zübeyir, her zamanki gibi ön saflarda savaştı ve düşman ordusunun komutanı George’un kafasını koparmak ona nasip oldu. Neticede savaşı Müslümanlar kazandı. Komutan Abdullah b. Sa’d, er oğlu er olan Abdullah’a vaat ettiğiyüz bin dinarı ve düşman ordusunun kızını vermek ister ama bizim Abdullah şöyle der; “Ben ne ganimet için ne de câriye için savaştım. Ben, sadece ve sadece Allah rızası için savaştım. Yaptığım hizmetin karşılığını burada alarak âhiretteki mükâfatımın eksilmesini istemem. Rabbimin rızası bana mükâfat olarak yeter.”[5]
Şu anda Müslümanların kanını akıtan ve canını çeken zâlimlerin kafasını koparacak bir Abdullah aranıyor. Bir er oğlu er aranıyor. İnşâallah bulunur.
[1] İbn Kesir, el-Bidâye, III,179.
[2] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 16; İbn Hacer, el-İsâbe, I,624.
[3] İbn Hacer, el-İsâbe, II, 1048.
[4] Zehebî, Siyer, IV, 399.
[5] Halife b. Hayyât, Tarih, I, 136.