CİHAD DERSLERİ-Prof. Dr. Mustafa Ağırman – Şehidsiz Olmaz
Hz. Peygamber efendimiz, Hicret’ten sonra İslâm’ı insanlara teblîğ etmek ve öğretmek için Medine’nin çevresindeki kabilelere, onların istekleri üzerine muallimler/öğretmenler gönderirdi. Çevreye gönderdiği bu muallimlerden bazıları, yolda veya gittikleri yerde hıyânete mâruz kalırlardı. Bu hıyânetlerin en büyüklerinden biri de Bedir ve Uhud savaşlarından sonra Hicret’in dördüncü senesinde cereyan eden Recî vak’ası/olayıdır. Bu olay şöyle olmuştur:
Medîne yakınlarındaki Adal ve Kâre kabîleleri, Hz. Peygamber efendimize bir heyet göndererek kendilerine İslâm’ı öğretecek muallimler/öğretmenler göndermesini istediler. Hz. Peygamber efendimiz de onlara Âsım bin Sâbit’in başkanlığında on kişilik bir heyet gönderdi. Bu on kişilik heyet, Usfân ile Mekke arasında bulunan ve Hüdât denilen yere gelince, Hüzeyl kabîlesi bölgesindeki Recî denilen su başında konakladılar.
Müslüman muallimlerin bu mevkîye geldiği, Hüzeyl kabîlesinin bir kolu olan Lihyânoğulları’na haber verilmişti. Bu haberi alan Lihyânoğulları, yüze yakın okçudan oluşan bir grupla onları tâkibe aldılar. Âsım ve arkadaşları izlendiklerini fark edince, kendilerini savunabilecekleri yüksekçe bir yere sığındılar. Düşman da onların çevresini sardı ve şöyle dediler; “Aşağı inin, elinizdeki silâhları bırakıp teslîm olun. Söz veriyoruz hiçbirinizi öldürmeyeceğiz!” Bunun üzerine Âsım; “Arkadaşlar, ben, bir kâfirin sözüne güvenerek aşağı inmem!” dedi. Ardından da şöyle duâ etti: “Allâh’ım, bizim durumumuzu Hz. Peygamber efendimize bildir!”
Daha sonra düşmanlar, Âsım’ı ve ona tâbî olan altı kişiyi oka tutup şehît ettiler. Âsım bin Sâbit, yaralandığı zaman da şöyle duâ etti; “Allâh’ım, ben günün başında senin dînini korudum; sen de günün sonunda benim cesedimi koru!” Mekke’de oturan Kureyş kabilesinin bâzı ileri gelenleri, onun şehîd edildiğini haber aldıkları zaman, Bedir savaşında kendilerinden birini öldürmüş olması sebebiyle, onu tanımaya yarayacak bir parçasını getirmek üzere adamlar yolladılar. Fakat Yüce Allâh, Âsım’ı korumak için bir arı sürüsü gönderdi. Bu arı bulutu, Âsım’ın cesedini kapladı. Kureyş’in adamları, onun naâşından hiçbir şey koparmaya muvaffak olamadılar.[1]
Akşam olup arıların dağılmasını bekleyen düşman, hiç beklemediği bir hâdiseyle karşılaştı. Birden yağmur bastırdı, seller aktı ve Âsım’ın cesedi bu esnâda ortadan kayboldu. Düşman da Âsım’ın cesedinden herhangi bir parça koparmaya imkân bulamadı. Bu hâdiseden sonra Âsım, “arıların koruduğu şehîd” diye anıldı.[2] Müşrikler, yay tellerini çıkarıp teslîm olan Müslümanları kıskıvrak bağlamaya kalkınca sekizinci kişi de; “Bu bize yapılan ilk kalleşliktir. Vallâhi, size aslâ teslîm olmayacağım. Şu şehîdler bana güzel bir misâldir!” diyerek direndi. Müşrikler, onu zorla sürükleyip götürmek istedilerse de şiddetle karşı koydu. Bunun üzerine onu da şehîd ettiler.
Bu on sahâbîden geriye sâdece Zeyd ve Hubeyb adındaki iki kişi kaldı. Müşrikler, onları götürüp Mekke’de sattılar. Hubeyb’i, Bedir savaşında öldürdüğü Hâris bin Âmir’in oğulları satın aldı. Hubeyb, kendisini öldürmeye karar verdikleri güne kadar onların elinde esir olarak kaldı. Esir olarak kaldığı ev halkından sonradan Müslüman olan bir kadın şöyle der: “Allâh’a yemin ederim ki, ben hayâtımda Hubeyb’den daha iyi bir esir görmedim. Vallâhi ben onu, zincire bağlı olduğu ve Mekke’de hiçbir meyvenin bulunmadığı bir gün tâze üzüm yerken gördüm. Bu, Allâh’ın Hubeyb’e lutfettiği bir rızıktı. Hubeyb, Kur’ân okur, teheccüd namazı kılardı. Onun okuduğu Kur’ân’ı dinleyen kadınlar rikkate gelir, ağlarlardı.
Bir gün ona, ‘Ey Hubeyb, herhangi bir ihtiyacın var mı?’ diye sormuştum, o da şöyle demişti: ‘Hayır, bana bir bardak su içirmenden, putlar adına kesilen hayvanların etlerini yedirmemenden, bir de öldürülmek istendiğim zamânı bana haber vermenden başka bir şeye ihtiyâcım yok!’ Haram olan aylar çıkıp, kendisini öldürmeye karar verdiklerini bildirdiğim zaman, vallâhi onun bundan herhangi bir korku ve kaygı duyduğunu görmedim. Hâris’in oğulları onu öldürmek için Harem bölgesinin dışına Hill denilen yere çıkardıkları zaman Hubeyb onlara, ‘Müsâade edin de iki rekât namaz kılayım’ dedi. Onlar da bıraktılar. Hubeyb, iki rekât namaz kıldı ve sonra şöyle dedi: ‘Allâh’a yemin ederim ki ölümden korktuğumu zannetmeyeceğinizi bilsem, bu namazı daha fazla kılardım.’
Böylece Hubeyb, îdâm edilecek her Müslümanın iki rekât namaz kılması âdetini başlatan kişi oldu. Daha sonra, “Allâh’ım, bunların her birini tek tek mahvet, birer birer canlarını al, hiçbirini sağ bırakma!’ diye bedduâ edip şu mealdeki beyitleri okudu: ‘Müslüman olarak öldükten sonra, nasıl öldüğümü asla dert etmem. Bunların hepsi, elbette Allâh uğrundadır. O dilerse, parçalanmış vücûdumla Hakk’ın rızâsına kavuşmam pek kolaydır!’
Hubeyb daha sonra Yüce Allâh’a şöyle niyazda bulundu: “İlâhî! Burada düşman yüzünden başka bir yüz göremiyorum! Rasûlü’ne elçi olarak gönderilecek bir kimse de yok! O’na selâmımı sen ulaştır!”
O sırada ashâbıyla Medîne’de oturmakta olan Allâh Rasûlü’nün; “Onun üzerine de selâm olsun!” buyurduğunu etrâfındakiler duydular. Ashâb-ı kirâm hayretle; “Yâ Rasûlallâh! Kimin selâmına karşılık verdiniz?” diye sorunca: “Kardeşiniz Hubeyb’in selâmına. İşte Cibrîl, Hubeyb’in selâmını getirdi.” buyurdu. Böylece Hz. Peygamber efendimiz, bu sahâbîlerin şehîd edildiklerini ashâbına ânında bildirmiş oldu.”[3]
Mekkeliler, şehîd edilmeden önce darağacına bağlıyken Hubeyb’e şöyle bir soru sordular: “Hayâtının kurtulmasına mukâbil senin yerinde peygamberinizin olmasını ister miydin?” Hubeyb, bu soruya hiç düşünmeden, büyük bir cesâret ve vakarla şöyle haykırarak cevap verdi: “Aslâ! Değil onun burada benim yerimde olmasını istemek, şu an bulunduğu Medîne’de mübârek ayaklarına bir dikenin batmasına bile gönlüm râzı olmaz!” Bu cevâba hayret eden Ebû Süfyân şöyle demekten kendini alamadı: “Ben, dünyâda Muhammed kadar arkadaşları tarafından sevilen başka hiçbir kimse görmedim!”[4]
Onu astıkları zaman yüzünü Medîne tarafına çevirdiler. Hubeyb, “Allâh’ım, bu yaptığım eğer senin katında bir hayır ise yüzümü kıblene doğru çevir!” diye duâ etti. Yüce Allâh, onu kıbleye çevirdi. Müşrikler ne kadar uğraştılarsa da yüzünü kıbleden başka bir tarafa çeviremediler.
Hubeyb’den sonra şehît edilen Zeyd de aynı îman metâneti içindeydi. Geceleri teheccüd namazı kılar, gündüzleri oruç tutardı. Putlar adına kesildiği için et yemeklerini yemezdi. Bunun yerine sütü tercih ederdi. Sütle oruç tutar, sütle iftar ederdi. Şehît edilmek üzere Mekke dışındaki Ten’im denilen yere götürüldüklerinde Hubeyb’le karşılaşınca, başlarına gelen bu imtihan hakkında birbirlerine sabır tavsiye ettiler. Zeyd de iki rekât namaz kıldıktan sonra kendisine sorulan; “Senin yerinde Muhammed’in olmasını ister miydin?” sorusuna aynen Hubeyb gibi cevap verdi[5]. Kendisine, Müslümanlıktan vazgeçtiği takdirde âzâd edileceğini söyleyen ahmak müşriklere de “Müslüman olarak ölmek, dînimden dönerek yaşamaktan bin defâ evlâdır.” diyerek, bir mü’min vakarı içerisinde şehâdet şerbetini zevkle yudumladı. Mekânları ve makamları cennet olsun. Âmin.
Hz. Peygamber efendimizin yaşadığı Asr-ı saâdet’ten ve o dönemin ilmi olan Siyer ilminden öğreniyoruz ki, bir dâvâ şehidsiz hedefe ulaşamaz. Yani şehidsiz olmaz. Şehidler toprağa düştükçe dâvâ yücelir ve hedefe yaklaşır. Yine öğreniyoruz ki, hâinler her zaman kaybederler. Tuzak kuranlar ve arkadan vuranlar, hedeflerine ulaşamazlar. Kur’ân-ı Kerim’den de öğreniyoruz ki Allah, hâinleri sevmez[6] ve onları başarıya ulaştırmaz[7]. Bu gerçeklerden hareketle asrımızın en hâinleri olan bebek kâtili yahûdîlerin de başarıya ulaşamayacaklarını ve en yakın zamanda zelil olacaklarını söylüyoruz ve o günü bekliyoruz. Filistinliler kazanacak, Yahûdîler kaybedecek inşâallah.
[1] Buhârî, Cihâd, 170; Vâkıdî, el-Meğâzî, I, 356.
[2] İbn Hişâm, es_Sîre, III, 163.
[3] Buhârî, Cihâd 170, Meğâzî, 10; Vâkıdî, el-Meğâzî, I, 361.
[4] Vâkıdî, el-Meğâzî, I, 362; İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 56.
[5] Vâkıdî, el-Meğâzî, I, 362.
[6] Nisâ sûresi, 4/107;Hacc sûresi, 22/38.
[7] Yûsuf sûresi, 12/52.