BU GİDİŞ NEREYE?

Dünya, eskilerin adlandırmasıyla “telaş yurdu”, modern insanın tanımlamasıyla ise “haz ve hız çağı”… Günümüzde kime sorsak zamanın yetmediğinden, işinin bitmediğinden, bir yerlere yetişmekten, bir yerlere koşuşturmaktan şikâyetçi. Hepimizin işi vaktinden çok. Peki, işimizin vaktimizden çok oluşu acaba vakti kıymetli kullanmamızdan, onu değerlendirmek isteyişimizden mi kaynaklanıyor; yoksa dünyevileşmenin dişlileri arasında bir tüketim ve tükenmişlik hâlinden mi?
Maddi kaygılarımız, rızık endişemiz, bireyselliğimiz, bencilliğimiz, gösteriş merakımız, hırslarımız ve daha niceleri… Bir hız trenine binmişçesine konforun içine sürüklenirken; bize sunulan muhteşem bir sanat eseri olan hayatımızı, dünyamızı ve her anı çok kıymetli olan zamanımızı ıskalıyoruz. Boş gözlerle, hayattan tat almadan, onu anlamlandırmadan; boş bir yaşamın farkına bile varmadan kölesi oluyoruz.
Kapitalizmin maddi kaygılarımızı artırdığı, maddi kaygılarımızın da rızık endişemizi körüklediği bu çağda; Rabbimiz, hayat kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, Hud Suresi’nin 6. ayetinde: “Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’ın üzerine olmasın.” buyururken, bizim bu telaşımız neyin nesidir?
Elbette kul olarak üzerimize düşeni yapmamız gerekir. Ancak yersiz telaşların ve hırsların esiri olmamalıyız. Bireyselliğimiz, bencilliğimiz, “En iyisine ben layığım.”, “En güzeli benim olmalı.” düşünceleri; kibir ve hırsı besleyerek bizi bu çağın haz ve hız döngüsüne sürükleyen hastalıklar hâline gelmiştir.
Bir taraftan gösteriş merakımız ve hırslarımız bizi bu dişlilerin arasında öğütürken, diğer taraftan Allah’ın muhteşem sanat eserlerini tefekkür etmekten, gerçek güzellikleri doya doya temaşa etmekten alıkoymaktadır.
Bizler bu haz ve hız döngüsünde koşuşturup dururken, yetmeyen zamandan şikâyetlenip bir tükenmişliğin girdabında boğulmaya kendimizi mahkûm ediyoruz. Bir dostla buluşup dertleşecek zamanımız yok. Bir komşuyla selamlaşacak zamanımız yok. Bir akrabayı ziyaret edecek, bir yaşlının hatırını soracak, bir çiçeğe bakıp tefekkür edecek, bir tepeden şehre bakıp hayaller kuracak, bir garibin derdine derman olacak, bir çocuğun düştüğünde yarasına sarılıp “Üfleyeyim de geçsin.” diyecek vaktimiz yok. Oysa vaktin sahibi Rabbimiz, Asr Suresi’nde:
“Zamana andolsun ki insan ziyandadır. Ancak iman edip salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” buyururken ve zamana yemin ederken bize neyi öğütlüyor, hiç düşündük mü?
Hayat kitabımızın birçok ayetinde “Akletmez misiniz?”, “Düşünmez misiniz?” diye hitap edilirken; bizim de biraz durup yavaşlayarak, teenni ile akledip düşünmemiz gerekmez mi?
Nefsimizin isteklerinin peşinden hunharca koşarken, acaba arada bir durup kendi kendimize “Bu gidiş nereye?” diye muhasebe yapsak nasıl olur? Şükrünü eda etmekten aciz olduğumuz nice nimetin ve zamanın gerçekten kıymetini bilsek; hayata, kendimize ve etrafımızdakilere, gerek insanlara gerek diğer varlıklara kıymet vererek yaşasak; Rabbimizin rızası ölçüsünde affederek, hoş görerek ve hayatı anlamlandırarak ömür sürsek güzel olmaz mı?
Hazzımız rıza-i bari için olsun. Hızımız rıza-i bari için olsun. Hayata karşı telaşımız da buz satıcısı zat-ı muhteremin dediği gibi olsun: “Sermayesi bitmekte olan adama yardım edin. ”diyor ya!
Ömür sermayesi tükenmekte olan bizlere de vaktin sahibi Rabbimiz kendi rızası yolunda yardım etsin. Bizi bize bırakmasın, bizi nefsimizin eline bırakmasın.
Vesselam. Selam ve dua ile…

