KESRETTEKİ FENALIK
Biz insanlar, elimizdekiyle neden yetinmiyoruz? Neden bolluğa bu kadar düşkünüz? Neden sadece yeteri kadar giysi ile kanaat etmiyoruz? Neden son model telefon almak için bu kadar çabalıyoruz? Ya da neden sosyal medyada gündelik yaşamdan daha gösterişli olma çabası içerisine giriyoruz? İnsanda neden çoğalma tutkusu vardır? Bu sorular aslında problem gibi görülmeyen ama büyük sıkıntılar doğuran gösterişli yaşam ve şöhret hastalığı neticesiyle ortaya çıkmıştır.
İnsanda yer alan nefis: servet, şehvet ve şöhrete meyyal ve bu konularda isteklidir. Oysa ki ruhun gıdası bu dünyevi tatlarla değil manevi tatlar ile doyuma ulaşır. Tekasür, mal, mülk ve çokluk ile övünmek demektir. Bu surede ise insandaki çokluktan kaynaklanan şöhret ve bolluk ile birlikte gelen servetten bahsetmektedir. Servet ve şöhret gibi dünyevi lezzetler insanı oyalamakta ve (Allah korusun) kabre kadar devam eden gaflet uykusuna sebep olmaktadır. Bu konu ile paralel olarak kuranda tekasür suresi örnek verilebilir. Tekasür Suresi’nin sebeb-i nüzulü, cahiliye devri Arapların, evlatlarının çokluğu ve mallarının bolluğu ile övünmelerinden bahseder. Hatta bu övünme öyle bir dereceye gelmiştir ki kabirlerde yatan ölülerini sayarak onların çokluğu ile böbürlenmişlerdir.
Tekasür suresi birinci ayet-i kerime de geçen
“Mal, evlat ve akraba çokluğu ile övünmek sizi öyle aldatıp oyaladı ki” ifadesi günümüzde de yaşanmaktadır. Gösteriş insanların yaşam standartlarını düzenler hale gelmiş ve bu hal insanın gözünü bürümüştür. Kalem suresinde geçen Darvan kıssası da aynen bu konudan bahsetmektedir.
Rivâyete göre Yemenli cömert bir zâtın San’a yakınlarında üzüm, hurma ve ekin bahçesi vardı. Bu cömert kişi, mahsûl toplama zamanında fakirlere, gariplere ve zayıflara öşür payını fazlasıyla ve bolca ayırırdı. Vefâtına yakın, evlâdlarını toplayıp onlara bu usûlü devâm ettirmelerini vasiyet etti. Fakat o sâlih zât vefat edince, çocuklarının gözünü mal hırsı bürüdü.
Kendi aralarında:
“Âilemiz hayli kalabalık, mal ise az. Artık fakirlere bir şey vermeyelim! Onlar gelip istemeden de mahsûlleri toplayalım…” diyerek ahitleştiler. Allâh -celle celâlühû-, onların bu kötü niyetleri üzerine, bahçelerini yakıp harâbe hâline getirerek simsiyah kıldı. O büyük bahçe, tanınmaz hale gelmişti. Bu durumu gören cimri evlâdlar şaşırdılar:
“-Acaba yanlış bir yere mi geldik?” dediler. Oysa babalarının öşürü cömertçe dağıtıp muhtaçların duâsını alması, bahçeye ziyadesiyle bereket veriyordu. Bütün fakirler ve garipler, o bahçeden istifâde ediyorlardı. Lâkin babalarının fakirlere dağıttığı öşür, gözlerinde büyüyor ve onu vermek istemiyorlardı. Onlar, Allâh’ın o bahçeye verdiği bereketin nereden geldiğinin farkında değillerdi. Çünkü gaflet, onların kalplerini kör etmişti.
(Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 2)
Çoğu maddi bolluk içerisinde yaşayan insanların manevi boşlukta olduğunu hatta bazı kimselerin bu yüzden diplere kadar sürüklendiğini görüyoruz. Aslında insanın bu hayatta kaçırdığı en büyük nokta şudur: elindeki mülkün Allah’ın bir ikramı olduğu ve bu nimetleri eğer Allah nasip etmeseydi kendisi çabalasa dahi bu nimetleri elde edemeyeceğidir.
Ecrin KALELİ