İMBİK-Nuri Ercan – Muhammed Nasırî 

İMBİK-Nuri Ercan – Muhammed Nasırî 

Güneş, Hasan Dağı ile Ekecik arasında dimdik durmaktan yorulmuş, sağ taraftan batıya doğru kayarak çekilip gitmeye karar vermişti. Bazen önüne geçen bulutları kırmamak için sabırlı davransa da güneşliğine leke getirmeden yoluna devam ediyordu. Tam Tuz Gölü’nün üzerinden aşağılara ineceği sırada ikindi ezanı okundu.

Muhammed Nasırî ezan sesiyle irkildi. Kulak verdi ezana. Lakin kendisini elindeki beyaz A4 içindeki harf sarmalından çıkartamadı. Kâğıt parçası, bir ferman mıydı? Bir yok oluş emrinin tebliği miydi? Ferman! Kime ferman? Neye ferman? On beş yıldır her gün zihnini ziyaret eden hayalin, sükût-i hayale taşınmasının canlı yayını mıydı? “Ülkesine dönmesi gerektiği” Türkçe ifadesini zorlanarak okuduğunda, beyninden aşağı dökülen kaynar suların ciğerini de yaktığını hissetti. Sular beyninden dökülürken her tarafına nüfuz ediyordu sanki. Ruhunda çocuklarının yüzleri birer birer belirdi.

Harita Mühendisliğini bitiren büyük kızı Ravsem, laborant olma yolunda ilerleyen Abdurrahman ve Zeynep, İmam Hatip son sınıftaki Haris ve ortaokul sıralarındaki Behice… Bir istikbal manzarası belirdi zihninde. Manzara silindi. Tekrar geldi. Tekrar silindi. Çok hayaller kurmuştu. Hayaller kopuyor muydu? Daha ileriye gidemedi. Hiçbir şey olmayacak gibi hayatın parçaları olmayı kabul etmiş çocukları nasıl koparacaklardı? Nasıl başka bir hayatın parçaları olacaklardı? Kolay mıydı bu?

Camiye gitmek için evden nasıl çıktığını bilemedi. Vakit namazlarında müezzinlik yaptığı mahalle mescidine gitmeyi planlamışken, sanki beyninin damarlarından birisinde oluşan pıhtı nedeniyle vücudu çekiyor gibi sola dönüp kendisini iki kilometre uzaklıktaki Bedir Muhtar mescidinde buldu.

Giderken etraftaki evler, apartmanlar, dünyaya nüzul etmiş, inişli çıkışlı bulut siluetlerine benziyordu. Yürürken bazen ev falan görmüyordu. Sırf ihtişamından dolayı zaman altındaki banka oturup dinlendiği Kanlı Pelit’in yanından nasıl geçtiğini fark edemedi. Ervah mezarlığını geçti. Yürüdü yürüdü… Başka bir mezarlığın yanındaki camiye girdi. Duvarları içeriden dışarıya doğru devrilecekmiş gibi duran, kubbesi dev bir şemsiyenin kanatlarını andıran bu yapı, tam da kendi ruh hâlini yansıtıyordu: Sıra dışı, sarsılmış ve içeriden dışa doğru yıkılmaya ramak kalmış. Cami modern, Nasırî klasikti.

Cemaat dağılmış, geride kalan huzur, caminin kubbesine sinmişti. Tek başına kıldığı namazın ilk iki rekâtında Fatiha’dan sonra mutat olduğu veçhile yine “İnne” ile başlayan bir aşrı şerif okudu. “İnne” ile başlayan ayetleri tilavet etmeyi çok seviyordu. Neden? Tabii ki her “inne” bir kesinlik bildirir. Her “inne” bir hüküm başlangıcıdır. Her “inne”den sonra bir hakikat gelecek de ondan. “İnne”ler şüpheleri yok eder de ondan.

İnnelezîne Kâlu Rabbünallahü sümme’s-tekâmü… Ayetteki istikamet kelimesine odaklanacakken hemen vazgeçti. Rükuya vardı. Namazı zar zor bitirdi. Selam verince istikametten istikamete döndü. İstikamet! Ah o istikamet… Peygamberi kocatan istikamet! Secde ettiği mekâna baktı. Lise yıllarında Za’feran köyünden Bağdat’a giden tozlu köy yolunda yaya yürürken bir anda görüntü koptu. “Nasıl olur?” dedi. “Nasıl giderim?” Vatanım vatan olmaktan çıkmışken ben çocukları nasıl oraya sürüklerim! Halıda bir damla gözyaşı fark etti. Farkında değildi; ne zaman akmıştı, gözünden nasıl damlamıştı, farkında değildi.

Caminin o fütüristlik yapısı içinde kendini çok eski, çok yorgun ve çok kimsesiz hissetti. Bitirdiği namazdan mutmain olmadı. İade etmeyi düşündü. Sonra “Ya rabbi…” dedi. “Sen bilirsin”.

-Hayatım, babam, seksen beş yıllık bir ömrün yorgunluğunu Aksaray’ın toprağına bir tohum gibi bırakıp gitti. Ama giderken, göğsündeki o dinmek bilmeyen fırtınayı da hepimize miras bıraktı. O tebligatın kapımıza kara bir kış gibi geldiği günü hiç unutmam. Babam zarftan çıkartıp zar zor okuduğu sınır dışı edildiğimiz kararını öğrenince bir anda sağ elinde kâğıt[h1] , sol eli yana düşmüş tavana bakan bir heykel olup çıkmıştı. O zaman okunmakta olan ezanı mı dinliyor, yoksa kara haberin etkisiyle donup kaldı mı, anlayamamıştım. Bir süre sonra hiçbir şey demeden kâğıdı katladı, büktü, cebine koydu. Evden çıktı. Yatsı sonuna kadar gelmedi.

-Sonra ne oldu, Behice?

-Yatsı namazından sonra babam eve geldi. Hiç böyle yapmamıştı. Öğle-ikindi arası gelmediği olurdu. Bu süre içinde evin ihtiyaçlarını temin etmek ve çarşıda pazarda Türkçesini geliştirmek için dolaştığını bilirdik. Her zaman geldiğini belli etmek için zile basan babam, bu sefer anahtarıyla kapıyı kendi açmıştı. Bir şeyler olduğunu fark ettik. Ravsem, babamdan belgeyi istedi. Yazıyı okuyunca babamın ikindi vakti çıkıp yatsı sonuna kadar niye eve uğramadığını anladık. Akşam evden cenaze çıkmış gibi bir matem havası oluşmuştu. Daha sonra öğrendiğime göre babamın ayakları onu şehrin dışındaki sadece vakit namazlarında üç-beş cemaati olan Bedir Muhtar Camii’ne sürüklemişti. Yatsı namazı bitinceye kadar orada mı kaldı, yoksa beyin cidarına çarpan sorulara başka mekânlarda mı cevap aradı, öğrenemedim.

Olaydan sonra birkaç gün evimiz buz kesti. Bir ay içerisinde ülkeyi terk etmemiz istendiğinden, kendimize gelmeye başladık. Ailecek kenetlendik. Babamın tanış olduğu Avukat Nuri Ercan Bey’e olayı yansıttık. İçimizde zayıf da olsa bir umut ışığı belirdi. Aslında Irak’a dönme fikri bize çok yabancı değildi. Biz yeni nesil nerede olursa olsun yaşanabileceğini düşünüyorduk. Ama babam doğup büyüdüğü köy olan Za’feran’a ya da Bağdat’a gitmeyi hiç düşünmüyordu. Oraların çok zor yerler olduğunu, bize sık sık yaşanmış örneklerle anlatırdı. Vatana dönme fikri ona göre şimdilik kabul edilir değildi. Babam çok sağlamcı bir adamdı. Şüpheli ve güvensiz işlere girmeyi asla istemezdi.

Öte yandan, itiraf etmek gerekirse, Aksaray’a hepimiz çok alışmıştık. Ben ilkokuldan itibaren ortaokul 1. sınıfa kadar burada okuduğumdan, Türkçe konuşurken Arap olduğum bile belli olmuyordu. Ravsem ve Zeynep ablam, ağabeylerim Abdurrahman ve Haris, Türkçe konuşmakta sıkıntı çekmiyorlardı. Sadece annem zorlanıyordu. Babam da hah işte, az çok meramını anlatıyordu. Aksaray’ı sevmiştik. Çok iyi dostluklar edinmiştik. Çok istiyorduk Aksaray’da kalmayı. İyi hatıralar depolamıştık. Genel kanaatimiz, herkes en azından üniversite mezunu olduktan sonra zorunlu kalırsak Türkiye’den ayrılmak yönündeydi. Avukatımız, Irak’ta şehit düşen akrabalarımızın şehadet belgeleriyle birlikte Göç İdaresi kararına mahkeme yoluyla itiraz edilirse, bu gidişin durdurulabileceğini söylemişti. Ayrıca aileden iki kişinin üniversite okuması, Haris abimin liseye, benim ortaokula gidiyor oluşumuz da lehimize olabilirmiş. Şehadet belgeleri gideceğimiz ülkede terör olaylarının devam ettiğine hükmedilmesini sağlayabilirmiş.

-Belgeler geldi mi?

-Evet. Ancak hayatımın en zor günleriydi o günler. Zaman durmuştu. Kapımızı çalan postacı, Acele Posta Servisi (APS) damgalı zarfı uzatınca, kronometreye start verilmiş gibi zaman akmaya başladı. Ravsem zarfı açtı. Kontrol etmesi için belgeleri tek tek babama vermeye başladı. Ama babam eline aldığı ilk belgeye bakar bakmaz dünya ile bağını koparttı. Dudakları titredi ama tek bir kelime dökülmedi ağzından; bakışları hemen karşıdaki papağan kafesine odaklandı. Bu arada papağan da “aşkım, aşkım” diye ötmesini kesmişti.

Babamın belgeye her uzun uzun bakması ve göz ırmaklarına hâkim olamaması, belgelerin çıkarılmasını yavaşlatıyordu. Elindeki belgeye dalıp uzaklara giden ve onu bir türlü elinden bırakmayan babama, Ravsem elindeki yeni belgeyi uzatmıyordu.” Ravsem ablam babamın hüznüne saygı duyuyordu. Haklıydı babam. Daha on beş yıl öncesinde sevinçlerini, kederlerini paylaştığı akrabalarının fotoğraflı ölüm belgelerini görmek dayanılır gibi değildi. Sanki ölüm haberlerini yeni duymuş gibi irkiliyordu. Kâğıtları ellerine alırken ellerinin titremesine mani olamıyordu.

Annemin kardeşi, Zekeriya, biz Türkiye’ye geldikten beş sene sonra, ben dünyaya geldikten iki sene sonra öldürülmüştü. Babamın yorgun yüreği, en yakınlarını birer birer teröre kurban vermenin o tarifi imkânsız ağırlığı altında artık eziliyordu. Hele ki çok sevdiği kaynının bir yatsı vakti camiye gizlice yerleştirilen zaman ayarlı uzaktan kumandalı bombayla aramızdan koparılması, sabrının ve metanetinin son sınırı olmuştu. Bu büyük acıyı artık taşıyamıyordu.

— Oku bakalım.

— Okuyorum: “Bed-ri Muuh-tar Mee-zar-lıgıgı…”

— Bedri değil, Bedir…

Evet, babam bu mezarlığa gömülmeyi vasiyet etmişti; biz de vasiyetini ikiletmeden yerine getirdik. Babam vefat ettiğinde tüm kardeşler dört bir yandan gelmişti: Abdurrahman abim Elazığ’dan, Ravsem ablam eşiyle birlikte İstanbul’dan, Haris abim Kastamonu’dan, Zeynep ablam ise Kayseri’den… Somuncu Baba Külliyesi’nde düzenlenen cenaze merasimi mahşeri bir kalabalığa sahne olmuştu. Ben çok şaşırdım. Babam Afganlı, Somalili, Suriyeli, Yemenli, Aksaraylı ve Türkiye’nin değişik bölgelerinden Aksaray’da yaşayan tanıdıklarını ne ara biriktirmişti? Biliyorsun, o vakitler henüz evlenmemiştim; annemle birlikte Aksaray’da ikamet ediyorduk.

Behice, eşi Suveyp ve elinden tuttuğu küçük Muhammed ile birlikte sessizce yürüdüler. Bir mezarın başında, anıların ağırlığıyla durdular. Behice mezar taşının üzerindeki o yazıyı eşine bakıp fısıldadı.

Muhammed Nasırî

D. 1966 – Ö. 2015

Ruhuna Fatiha.

YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.