SEYAHATNAME– Ahmet Belada – SAY
Tavafımızı tamamladıktan sonra, çaresizlikten ağlayan oğlunu susturmak için birilerini görebilirim düşüncesiyle Safa ile Merve tepesi arasında gidip gelen ve nihayet Allah’ın yardımıyla yerden çıkan, acıkanın içince açlığını giderdiği, susayanın içtiğinde susuzluğunu giderdiği zemzemin çıkmasını gören Hacer validemiz gibi ben de ümitsizliğe yer olmadığını simgelemek için sayımı yaptım.
Say, annelik sevgisine saygı gösterme ve Allah’ın merhametine olan minnettarlığı ifade etmek ve ümitsizliğe düşmemektir. Sayımın akabinde Endonezya veya Malezyalı olduğunu düşündüğüm bir grup bayandan, yaşlı olanına saçımdan bir miktar kestirerek umremi tamamlamış oldum.
24 saattir uyumamış, bedenî yorgunluğum olmasına rağmen geldiğim yerin kutsallığından olacak ki, otele gelip rahat etmem gerekirken Kâbe’den bir türlü ayrılmak istemiyorum. Ne ki ayrılmak durumundayız. Epeyce hırpalanmış bir durumdaki bedenimi ayaklarım taşıyamaz durumda… Otele döndüğümde kahvaltı dahi yapmadan doğruca odama çıkıp istirahate çekildim. Uyumak şöyle dursun adeta bayılmışım. Kalktığımda saat 14’ü gösteriyordu.
Abdestimi alıp, Fetva ve İrşat ekibinin bulunduğu merkeze geçtim. Ekip arkadaşlarımla görüşüp tanışmak, yapacağımız hizmetleri öğrenmek istiyordum. Merkeze giderken de üç bin kişilik otelimizin mescidinde öğle namazımı eda ettim. Benden önce merkeze gelen irşat ekibiyle tanıştım.
Fakat bir an evvel Kâbe’ye gitmek istiyordum. İkram edilen çay, kuruyemiş ve hurmadan bir miktar yedim. Yeni gelmenin ve yeni arkadaşları görmenin heyecanı ve şaşkınlığı hala üzerimde.
Bir müddet sonra gerek yaş ve gerekse statü itibarıyla büyüdükçe mütevazılığın en güzel örnekliğini gösteren Kayseri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tefsir hocası Prof. Dr. Lütfullah Cebeci, sessiz sakın ve vakur kişiliği ile Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanı Ahmet Bostancı, birlikte olduğumuz her daim güzel öğreticiliği ve rehberliğini gördüğüm Marmara İlahiyat Fakültesinden dönem arkadaşım Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurul Üyesi kıymetli kardeşim Muhlis Akar Bey’le birlikte Kâbe’ye gittik.
Beytin en üst katında namazımızı eda ettikten sonra bir müddet Kâbe’yi temaşa ettim. Aman Allah’ım! Ne doyumsuz bir manzara. Ardından tavaf yapmak için metaf* alanına indik. Muhlis Bey’in delaletinde güzel kelimesinin az kalacağı nitelikte bir tavaf yaptık. Yatsı namazımızı eda ederek otelimize döndük. Bu arada sekiz on defa hacca gelmiş olan arkadaşımın beyanına göre “Arafat’a çıkmaya yirmi gün kala Kâbe’nin bu kadar kalabalık olduğunu ilk defa görüyorum” dedi.
Gündüz olsun gece olsun Mekke sokaklarında dolaşırken veya gelip giderken Ezeli ve Ebedi Önderimizin sadık dostu Hz. Ebubekir’in dingin, müşfik, babacan ve munis hali; Hz. Ömer’in celadeti; Hz. Osman’ın vakur, edep ve hayâsı; çocukluğundan beri hemen her yerde ve her zaman yanından ayrılmayan “ilmin kapısı”, “Car-i Yar-i Güzin” efendilerimizin sonuncusu, ‘Hamse-i Âl-i Aba’nın mümessillerinden Hz. Ali efendimizi, gene Hamse-i Âl-i Abanın kadın temsilcisi, efendimizin gözünün nuru, son çocuğu/kerimesi Hz. Ali’nin hayat arkadaşı, Hasan ve Hüseyin’in annesi, kadınların seyyidesi Hz. Fatıma’yı; acaba İslam’ın öncüleri bu güzide insanlar, benim gelip geçtiğim, bastığım yerlere onlarda bastı mı, gezdi mi diye vardığım günden geleceğim güne kadar hep düşündüm durdum.
Diğer taraftan onlar ve arkadaşları buralardan geçerken müşrikler onlara sözlü ve fiili hakaretleri şurada mı burada mı yaptı diye düşünmekten kendimi alamadım…
Acaba şirkin temsilcisi Ebu Cehil, secdedeyken Efendimizin mübarek boynuna deve işkembesini Kâbe’nin şurasında mı burasında mı koydu diye düşünmeden kendimi alamadım…
Ümeyye bin Halef, dışı siyah içi tevhit inancının nuruyla bembeyaz olan Bilal-i Habeşî’ye kızgın kumlar üzerinde kaldıramayacağı koca taşları şurada mı koydu diye düşünmekten kendimi alamadım…
Ammar bin Yasir’i direğe bağlayarak annesi Sümeyye’yi gözleri önünde şehit eden Ebu Cehil’i, diğer “sâbikûn-i evvelin”i ve onlara dayanılmaz işkenceleri reva gören müşrikleri düşünmekten kendimi alamadım…
Peygamberimiz Kâbe’de yaslı dururken her tarafı kan revan vaziyette yanına gelen Habbab bin Eret’in; “Ya Resulüllah, dua etseniz de müşriklerin zulmünden kurtulsak olmaz mı?” dediğinde Peygamberimizin; ‘Ya Habbab! Size ne oluyor? Sizden öncekilere yapılan işkenceyle etlerini kemiklerinden ayırmalarına rağmen onlar; ‘Rabbim Allah’ diyorlardı. Sabredin. İnşallah öyle bir zaman gelecek ki, Sana’dan Hadramevt’e kadar Allah korkusunun dışında hiçbir korkunun olmadığı bir gün gelecektir. Sabrediniz.” dediği aklıma geldi.
Yalınız yaşayıp yalınız ölen Ebu Zer, arkadaşlarım işkence altındayken benim bir müşrikin himayesinde olmam uygun değildir diyerek dayısının himayesini reddeden ve hicretten sonra ilk ölen Osman bin Ma’zun ve diğer birçok sahabeyi hatırladım…
Her hal ve hareketiyle Mekkeli gençlerin örnek aldığı, Müslüman olduktan sonra annesinin tehdit ve ısrarına rağmen tüm dünyalıkları reddeden, peygamberimizin özel ilgisine mazhar olan, Medinelilerin İslamlaşmasında çok ciddi katkısı olan, Uhud’da şehit düşen Musab bin Umeyr’i;
Uhud’da en kritik anda Peygamberimiz ok torbasından oklarını vererek “anam babam sana feda olsun, at ya Sad” diyen, Sad gibi dayısı var mı diyerek iltifatta bulunduğu Peygamberimizin dayızadesi Sad bin Ebi Vakkas’ı hatırlamamak ne mümkün.
On üç yıl boyunca sağanak sağanak inen vahyi, gelen o vahyi fert fert, oymak oymak, panayır panayır insanlara tebliğ eden Peygamberimizi ve onun samimi arkadaşlarını mütemadiyen hatırladım. Hatırladıkça da kalbim kıpır kıpır etti. Nasıl etmesin ki, o güzide insanların yaşadıkları yerdeyim, Mekke’de.
Kısaca saydığım ve saymadığım tüm Mekkeli ve Medineli sahabeler, orada bulunduğum müddetçe asrısaadet, İslam tarihi gözümün önünden şerit gibi geçtikçe geçti…
Dipnot
*Metaf: Tavaf edilen yer anlamına gelir. Mescid-i Haram içerisinde, tavaf etmek için tahsis edilen yeri ifade eder.