SÖZ MEYDANI-İbrahim Çiftçi – Babamın Köyü Bizim Evimiz
Babamın evinde tandır vardı. Sabahları yakılan tandırın ısısı kaya damlarda ısınmaya yeterdi. Çünkü köyümün kaya damlarının özelliği “Kışın sıcak, yazın serin olmasıydı.” Tandır yanmazsa hayattaki (avlu) ocağın ateşi iskemleye alınır, onunla ısınırdık. Tandırın kapağının üstüne serilen bir çul ve çulun üstüne serilen geniş tatlığın altına ayaklarımızı sokardık. O zaman anladım ki ayak ısınırsa vücut da ısınıyor. Sonra soba geldi. Sacdan yapılmış, sadece odun yanan bir soba. Sobada odun yakardık, çok sonraları, kömür yakan sobayla kömür de yakmaya başladık. Tüp gaz ve ocağı da yoktu. Yemek tandır veya ocakta pişirilirdi. Banyo yoktu. Her odada “çağ” vardı, ihtiyaç oralarda giderilirdi. Sabunun olduğu da söylenemez. Kil vardı. Annem kirimizi kille hallederdi. Sonraları kalıp sabunları kullanmaya başladık.
Babamın evinde 1960’lı yılların sonlarına kadar elektrik yoktu. Gaz lambası ve çıra (kandil) vardı. Derslerimizi gündüz yapardık. Eğer bitmezse akşam gaz lambasında yapardık. Bir tane gaz lambası vardı. Akşam oturması az olurdu. Misafir gelmezse yatsı sonrası yatılır ve sabah namazı sonrası uyunmazdı.
Babamın evinde somun ekmek 1960’lı yılların sonlarına kadar pek bilinmezdi. Yufka yapılır ve o yenirdi. İmece usulünün en gelişmiş şekilde uygulandığı yufka ekmek yapımı hem büyükler hem de çocuklar için mükemmel bir karın doyurma şöleniydi. Köyümüzde yağlama denilen; üstüne yağ sürülen ve katlama denilen; içine peynir, çökelek, ceviz hatta kabak çekirdeği ezmesi konulan gözlemeler tüm komşulara yapılır ve verilirdi. Yufka ekmek yapımı kadınlar için çok sıkıntılı bir işti ama severek yaptıklarını biliyorum. Sacın başına komşuların en tecrübelisi, biraz da yaşlısı otururdu. Diğer kadınlar 100 cm çapında açtıkları yufkaları sacın başındaki kadına verir o da onu saca sererdi. Sac boş kalınca pişirgeçle saca vurur ve sırasını geciktireni uyarırdı. Ailenin kalabalıklığına göre beş, sekiz, on testi hamur yoğrulurdu.
Evde tek bir sofra kurulur ve hepimiz tek sahana yufkayla banarak karnımızı doyururduk. Sabahleyin çorba, akşamüstü tandır yanmışsa orada çömlekle pişen kuru fasulye (pahla), nohut… gibi yemekler, ocakta ise yoğurtlu veya peynirli hamur (mantı), erişte, mercimek, bulgur pilavı… öğünümüzdü. Besmeleyle başlanan yemek kapış kapış yenirdi ve hiç kimse hastalık hariç nazlanamaz ve nazlandırılmazdı, aksi takdirde aç kalınırdı. Sonunda da şükür duası yapılırdı.
Babamın evinde herkesin iki giyeceği olurdu; biri gündelik biri de gişilik (kişilik). Beyazlı az giyilirdi. Hele çocuklar hiç giyemezdi. Çünkü çok kirlenirdi ve temizleme imkânı çok kısıtlıydı. Kişilik misafirliğe ve şehre giderken, düğün gibi merasimlerde giyilirdi. Ütü de yoktu. O sebepten kadınlar, kızlar giysilerini dürer büker sandığa yerleştirirdi. Köyümde kadınlar başlarındaki yemeninin (yazma) üstüne bir metrekarelik beyaz bir örtü alırlardı, Kızın, gelinin titizliği başındaki beyaz çarşafın (örtü) büklümlerinin düzgünlüğünden ölçülürdü. Dünürcü giderken buna dikkat edilirdi.
Babamın köyünde köy dışına pek çıkılmazdı. Sadece evin reisi erkekler mahsul (siyah kuru üzüm) satmak için çıkardı. O da eşekle taşınırdı. Çünkü 1960’lı yılların sonlarına kadar köyde küçük motorlu taşıt yoktu. Sadece birkaç kişinin at arabası vardı. Yük eşekte olur, götürenler yaya giderdi. Eşeklerin gücü, gösterişliliği sahiplerinin maddi durumunu gösterirdi. Çünkü şehirde mahsulünü satan, gücü yettiği kadar gelirken evde olmayan temel ihtiyaç malzemelerini alırdı. Eğer somun ekmek, Nevşehir simidi alırsa değmeyin çocukların keyfine. Ama ne sevinirlerdi (sevinirdik) bir bilseniz.
Babamın köyünde köyün ilkokuluna giderdik. Öğretmenler köyde otururlardı ve köylüyle araları çok iyiydi. Ama öğretmenlerin hepsi solcuydu. Hatta ben okurken dersleri boykot etmiş, derse girmemişlerdi. Yetişip büyüyüp okuyunca öğrendik ki TÖS üyesi oldukları için boykot yapmışlardı. Dinle, diyanetle pek ilgileri yoktu. Ama köylünün de dinine karışmazlardı. Kurşun kalemi ikiye böler verirdi ailem. Silgiyi iple bağlar boğazıma asardı kaybolmasın diye. Saman kâğıt defterler vardı yazmak için. Alamazdık ki, karalama ve hesap için çimento kâğıdını kullanırdım. Beşinci sınıfın sonunda bitirme imtihanı olurdu. Bu bitirme imtihanında benim hiç resmim yoktu. Çünkü resim defterim yoktu veya kaybolmuştu. Yokmuş ki, nerdeyse başarılı bir öğrenci olmama rağmen mezun etmeyeceklerdi. Öğretmenimin yardımıyla bitirdim.
Babamın köyünde bağa bahçeye ya eşekle ya da yaya gidilirdi. Evde yeterli eşek olmayınca erkek eşeğe biner kadın da yanında yürürdü. Eşeğe yük yüklenince hem kadın hem erkek eşeğin arkasından yürürlerdi.
Babamın köyünde hemen hemen herkesin giysileri yamalıydı. Yamasız pantolon, kazak, ceket yoktu. Örgü yün çoraplar da eskiyince ya çitilir ya da yamanırdı. Giyilemeyecek olanlar da eskiciyle değişim yapılarak değerlendirilirdi.
Babamın köyünde ve bizim evde radyo, televizyon telefon yoktu. Köyde birkaç kişinin radyosu vardı. Yüksek rafta durur ve ondan ajans (haber) dinlenirdi. Ben bir kere annemle radyolu bir eve gitmiştim de ilk defa orada görmüştüm pilli radyoyu. Nasıl merak etmiştim, oradaki konuşmaları duyunca “O adam o radyonun içine nasıl girmiş?” diye.
Babamın köyünde düğünler hep içkili olurdu. Erkek tarafı kasalarla şarap alır eve depolardı. Gelenler isterse kurulu içki sofrasına oturur içer. Bir de köyün 7-8 tane sarhoşu vardı ki onlar düğün başlayınca düğün evini mesken tutarlardı. Dinine bağlı olan bu köyde bu âdeti anlamak mümkün değildi. Üç ya da dört gün çalgıcılar çalar, sarhoşlar oynar, sürekli şarap içerlerdi. Galiba ilk içkisiz düğün benimki olmuştu. Sonra bu âdet kalktı, pek de iyi oldu.
Babamın köyünü anlattım. Ben 1955 doğumluyum. Babamın köyündeki hayatımızı anlattım. Menderes, 1960 İhtilali, İhtilal sonrası koalisyonlar, Demirel dönemi. 1970’lere kadar yaşadığımız hayattan bazı kareler.
Bu kareleri çoğaltabilirim. Bunları niye sıraladım. “Ah eski günler ne iyiydi” diye hayıflanmak için hiç saymadım. Şimdi Afganistan’da enflasyon çok düşükmüş de oradan aklıma düştü. Acaba Afganistan bizim 60’lı yıllarımızı mı yaşıyor diye? Üç sene önce, Harran’ın köylerini gezerken de buralar bizim 60’lı yılları hatırlatıyor demiştim.
Babamın köyünde fakirlik diz boyuydu ama şikâyet yoktu veya çok azdı. Her şeyi kendi kendimize yetmek üzere ürettiğimiz için dışarıya muhtaç değildik. Sebze, meyve, bakliyat, buğdaygiller, et, süt, yumurta köylünün kendisi tarafından üretilirdi. Giysi veya genel olarak kullanılan halı, kilim, bez, kumaş türü eşyalar da mümkün olduğu kadar el tezgâhlarında üretilirdi.
Dünyanın en fakir ülkeleri fakir olduğundan, ihtiyaçlarını kendileri karşıladığından ve “kadercilikten” alamıyor, ihtiyaç hissetmiyor.
Dünyanın zengin ülke yöneticileri ve halkı üretim-tüketim planlamasını iyi yapıyor, kazandığı kadar harcamasını biliyor ve bu kültür enflasyonu artırmıyor. “Ayağını yorganlarına göre uzatanlar” fakir ya da zengin olsalar da sıkıntıya düşmüyor.
Dünyanın en fakir ya da zenginleşmeye (az gelişmiş) başlayan ülkelerinin en büyük çıkmazı, yöneticilerinin basiretsizliği, rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma, hak yeme, kamu malını çalma, suiistimal… gibi olumsuz özelliklere sahip olmasıdır. Halk, ayağını yorganına göre uzatmıyor, yöneticiler de yukarda belirttiğim çok kötü özelliklere sahip olunca enflasyon düşmez, şikâyetler de bitmez.
Kalın sağlıcakla…