SİZDEN GELENLER-Cumali Davut Kavruk – Dua
Dua, sözlükte: “çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek” anlamına gelir. Terim anlamı ise; “Kulun bütün benliğiyle Rabbine yönelip hâlini arz etmesidir.”[1] Dua, kulun aczini Allah’a itiraf etmesidir. Dua eden kişi bilir ki kendinden büyük, her şeyi kudreti ile halleden bir zât var. Bu zât da Allah’tan başkası değildir.[2]
Malumdur ki kişi kendinde olanı karşı taraftan talep etmez. Bizler O’ndan isteyeceğimizi isteyerek mâlikü’l-mülk[3] olanın O (c.c.) olduğunu nefsimize ilan etmiş oluruz.
Dua ile ilgili Kur’an-ı Kerîm’de birçok âyet-i kerîme bulunmaktadır. Mesela;
“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, duanızı kabul edeyim.”[4]
“Rabbinize yalvara yakara ve sessizce dua edin. Çünkü O haddi aşanları sevmez.”[5]
“De ki: Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin!”[6]
“Kullarım sana beni sorduklarında, (bilsinler ki) ben onlara çok yakınım. Bana dua edenlerin dualarını kabul ederim.”[7] âyetleri bu kabildendir.
Dua ile ilgili Peygamber Efendimiz de (s.a.v): “Dua ibadetin özüdür”[8] buyurmuşlardır. Bu nebevî öğüt bizlere duanın başlı başına bir ubudiyet olduğunu göstermektedir.
Dua, temelde iki kategoriye ayrılmaktadır. Bunlar:
a) Kavlî Dua: Kişinin isteyeceği şeyi sözle ifade etmesidir.
b) Fiilî Dua: Kişinin isteyeceği şeyin gereğini yapmasını ifade eder.
Bu dua biçimlerinden icabeti en hızlı olanı kulun kendisine düşeni yapmasıdır ki bu yönüyle duanın tevekkül[9] kavramı ile anlamlı bir ilişkisi bulunmaktadır.
Günümüzde, dua edip de duasının kabul edilmediğini iddia eden bazı kimseler bulunabilmektedir. Onlara bir temsille bu hususu açıklamak istiyoruz. Nasıl ki bir kimse doktora gitse ve ona “Bana şu ilaçları yazıver.” dese, doktor onun dediği ilacı değil, onun tedavisi için en hayırlı olan ilacı yazar yahut da ihtiyacı yoksa yazmaz. Cenâb-ı Hakk da kullarına aşırı düşkünlüğünden dolayı onun duasının karşılığını ya bekletir ya da en güzel hâliyle bu dünyada verir. Yahut da bu dünyada vermeyerek, sevabın bile kırıntısına muhtaç olacağımız kıyâmet gününe verir ki bu yönüyle dahi bir rahmettir. Şu söz de bu konuyu özetler mâhiyettedir aslında; “Allah verirse rahmetinden, vermezse hikmetindendir. Allah’ın hikmetinden sual olunmaz.”
Fahr-i kâinât efendimiz de (s.a.v) bu hususta: “Allah’a dua eden hiçbir mümin yoktur ki Allah onun duasına şu üç şekilden biriyle karşılık vermesin: Ya isteğini hemen dünyada verir ya ahirete saklar ya da duası nispetinde ondan bir kötülüğü/belayı uzaklaştırır.”[10] buyurmuşlardır. Buradan anlaşılıyor ki inançlı yürekler dua silahıyla asla kaybedenlerden olmayacaktır.
Bu kısa girişten sonra bir kişinin duasına niçin icabet edilmiyor olabilir, bu konuyu mütalaa etmek istiyoruz.
Esasen bu sorunun bir değil birden fazla sebebi olabilir. Mesela;
1-Dua eden kişinin samimi/ciddi olmaması,[11]
2-Kişinin yediğine-içtiğine, helâle-harâma dikkat etmemesi,[12]
3-Kişinin duasının gereğini yapmaması. Yani elinden geleni yapıp sonucunu Allah’a havale etmemesi,[13]
4-Kişinin ibadet hayatındaki istikrarsızlık,[14]
5-Kişinin tüm duasını kendine yontup umuma teşmil etmemesi,[15]
6-Kişinin dualarında Allah’a hamd, Rasûlüne salâtu selâma yer vermemesi,[16]
7-Kişinin elinin sıkı olması,
8-Kişinin yaratılana zâlimce tutum sergilemesi,[17]
9-Kişinin kul ve Allah hakkını çiğnemesi,[18]
10-Kişinin sadece dünyanın hayrını isteyip ahiretin hayrını ıska geçmesi,[19] bu hususa örnektir.
Şunu unutmamak gerekir ki bizler kuluz. Kul ise emredileni yapmakla yükümlüdür. Biz vazifemizden sorumluyuz, vazifenin sonucundan değil. Rabbimiz dilerse duamızı kabul eder, dilerse etmez. Bu yönüyle Allah hesaba çekilemez.[20] Kaldı ki hayatımızda iyi ki kabul edilmemiş dediğimiz dualarımız olmuştur. Çünkü insan sınırlı bilgiye sahipken Allah (c.c.) sonsuz ilme sahiptir. Şu hatırda tutulmalıdır ki Allah kuluna, kulun kendisine vermiş olduğu değerden daha fazla değer vermektedir. Öyleyse bize düşen merhamette eşi benzeri olmayan O (c.c.) zâta tam anlamıyla itikat ve itimat etmektir. Zaten O (c.c.) kabul etmeyeceği duayı kuluna ettirmez.
Vesselâm…
[1] İsmail Karagöz, Dinî Kavramlar Sözlüğü (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2020), 128.
[2] Osman Cilacı, “Dua”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1994), 9/530-532.
[3] Mülkün gerçek sahibi anlamına gelmektedir.
[4] el-Mü’min 40/60.
[5] el-A‘râf 7/55.
[6] el-Furkân 25/77.
[7] el-Bakara 2/186.
[8] Tirmizî, “Deavât”, 1.
[9] Tevekkül: Kişinin elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakmasını ifade eder. Başka bir deyişle kişinin yaptığı işlerde Allah’ı kendisine vekil tayin etmesi durumudur. Detaylı bilgi için bakınız: İsmail Karagöz, Dinî Kavramlar Sözlüğü, 658-659; Rağıb el-İsfahani, Müfredât (Çev. Abdülbaki Güneş-Mehmet Yolcu), (İstanbul: Çıra Yayınları, 2012), 1024-1025.
[10] Tirmizî,“Deavât”, 115.
[11] Tirmizî, “Deavât”, 65.
[12] Müslim, “Zekât”, 65; Tirmizî, “Tefâsîrül Kur’ân”, 3.
[13] Tirmizî, “Kıyâme”, 60.
[14] Buhârî, “Îmân”, 32; Müslim, “Müsâfirîn”, 218.
[15] Buhârî, “Edeb”, 27.
[16] Tirmizî, “Vitir”, 21.
[17] Buhârî, “Zekât” 41.
[18] Müslim, “Birr”, 59.
[19] el-Bakara 2/200.
[20] el-Enbiyâ 21/23.