KIRK YAŞ
Sanki dünyadan ukbaya aralanan o kapının kulpunu tuttuğu gündü. İçinde birikenlerin çağlayıp sızdığı bir yola akıyordu heyecanlı yüreği.
O gün sabahtan çöktü üzerine yağmur yüklü kara bulutlar. Sevmiyordu özel günleri. Zorlama buluşmalar, iki arada bir dereye sıkıştırılan günlük alakalar, kalıp sözcükler ona göre değildi. Geniş zamanlarda konuşulmalıydı duygular; birliktelikler anılar bırakmalıydı kalplerde. Ne o pastalar mumlar eğlencelik şarkılar? Ve otuzlu yaşlar bitiyordu üstelik. Okuyup öğrendikleri, bu içinde bulunduğu hengâmeyi de hiç onaylamıyordu. Ruhunun bu sisli hâli bir yerde aydınlanacak, bu arayış mutlak gerçeğe kavuşacaktı elbet.
Gün içinde sevdikleri ile bir araya gelip dışarı çıkınca bir nefeslendi sanki ama yine de içinde inceden bir sızı, olur olmaz gözlerinde bulutlar… “Yaşlanıyor muyum?” diye geçiriyordu içinden. Zaman tüm hızıyla yitip gidiyordu. Ve sevinçler, mutluluklar kahkahalar sönüyordu sanki.
Akşamına bilindik bir sahne… Çocukluğundan beridir tanıdık. Bir masa etrafında toplanan sevgi dolu gözler… Teşekkürler, kucaklaşmalar, güzel dilekler, tebrikler, dualar… Bu kadar insan ilgisizlikten sevgisizlikten, değersizlikten dem vururken şımartmış mıydı bunca iltifat? Yoo!
Bu başka bir şeydi. Arayış? Uyanış? Diriliş? Neydi? Bilemiyordu, adını koyamıyordu. Ama dünyanın renkleri soluyordu işte; Kur’an ayetleri parlıyordu:
“Kul kırk yaşına varınca şöyle der: Bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et. Neslimi de salih kimseler yap. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım.” (Ahkaf, 15)
Doğum günü o yıl yeni yaşına doğmaksa eğer, geçmişe bakıp bugün geleceğe karar vermeliydi artık! O gün dönmüştü! Döndü ve yola çıktı. Geç değil miydi? Evet, geç kalmıştı; öyleyse daha hızlı yürümeliydi. İçinde bir ümit parladı gizlice; bu gidiş özüne, ruhuna, evveline ahirine…
Ebru SARIKAYA