SÖZ MEYDANI-İbrahim Çiftçi – Para Kazanma ve Harcama Kokuşmuşluğu

SÖZ MEYDANI-İbrahim Çiftçi – Para Kazanma ve Harcama Kokuşmuşluğu

Tanzimat romanlarının unutulmaz tiplerinden olan, dede ve baba parasını en kötü yerlerde ve haram işlerde su gibi harcayan, israf eden bir tipleme vardır:  “Mirasyediler.” Müslüman kadınlar henüz haya perdesini yırtmadıkları ve ortalıkta aleni dolaşmadıkları için İstanbul’un gayrimüslimlerinin ağırlıklı yaşadığı Beyoğlu’nda “düşkün” kadınlarla ne ahlaki ne de İslami olmayan tarz yaşantıyla para harcayan mirasyediler; oradan buradan öğrendiği birkaç Fransızca kelimeyle hava atan bu tipler romanlarda yer alır. Bunlar var mıydı? Evet vardı. Yani sadece roman kahramanı değildi.

Çünkü Osmanlı’nın son zamanlarında “miras yedi” evlatlar (zade) türemişti ve ahlaksızlığın zirvesine ulaşmışlardı. Bunlar önce baba ve dededen şımartılmış “alafranga zübbe” (Tanzimat Devrine ait bir deyim. Fransızca snop’un tercümesi) tipler, baba ve dedenin hazır parasını har vurup harman savuran, para ve ahlaklarını yabancı ya da azınlık kadınlarla yaşayarak bitiren ahlak düşkünü oğullar. Sonra baba ve dededen kalma menkul veya gayrimenkul (ağırlıklı gayrimenkul) mirasları satıp her şeyini kaybeden tipler.

Her şeylerini, en önemlisi büyüklerden kalma itibarlarını da kaybeden bu tipler ömürlerini çok kötü noktalamışlardır. Boğaz’daki yalıların ismi hep “paşa”. 360 yalının sahiplerinden bazılarının isimleri, internetten aldığım bilgilere dayanarak Boğaziçi yalılarının değerleri en yüksek olanları arasında Hasip Paşa Yalısı,  Muhsinizade Yalısı, Ahmet Fethi Paşa Yalısı, Tophane Müşiri Zeki Paşa Yalısı,  Kıbrıslı Yalısı, Tahsin Bey Yalısı, Kont Ostrorog Yalısı, Şehzade Burhaneddin Efendi Yalısı, Zarif Mustafa Paşa Yalısı ve Nuri Paşa Yalısı, Esma Sultan Yalısı, Emine Valide Paşa Yalısı, Mısırlı Yusuf Ziya Paşa Yalısı, Ahmed Mithad Efendi Yalısı, Huber Yalısı vardır. Tabii adı değişen ama halen var olan birçok yalı ya da köşk de belirttiğimiz miraslar arasındadır.

Osmanlı’nın Rusya’ya benzer bir üst sınıfı olmamasına rağmen Batı’yla tanıştıktan sonra Batı ve özellikle Fransa sosyetesine hayran olan, onları taklit eden paşa ağırlıklı bir zengin kesimi oluşmuştu. Bunlara Osmanlı oligarkları desem ağır mı kaçar bilemiyorum (Oligark; 1990’lı yılların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonrası, özellikle Rusya ve Ukrayna’da ortaya çıkan, gelir kaynağı bilinmeyen, seçkin zümreye ait kişilere verilen isim). İstanbul’da bunlar kabukta kalan bir Batılılaşma anlayışıyla halktan kopuk bir yaşantıyı benimsemişlerdir. Ellerinde bastonları, gözlerinde tek camları, kontrolsüz saç ve sakalları, hatta giyimleri, dilleri (az sayıda Fransızca kelimeler) ile sadece tüketen bir kesim olarak ortaya çıkmışlardır. Tüketen, halktan kopmuş bir aydın ve yönetici sınıf. Paşalar, yöneticiler gittikleri yerlerde de benzer anlayışa sahip olmuşlardır.

Çocuklarını, hatta kızlarını Fransız, İtalyan, Amerikan okullarına vererek Batılılaşmalarını tamamladıklarına inanıyorlardı. O dönemde yaşayıp İslami özellik taşıyanlar da dahil aydın, yazar, sanatçı olarak vasıflandırılan kişilerin kılık kıyafet, ev düzeni, mobilyalar, kütüphanedeki eserler, köşklerin bahçe düzenlemesi Avrupa’yı (Fransa) taklit üzerine kurulmuştu. Fotoğraflarına bakın ve tespitin doğruluğunu görün. Mecelle sahibi ve döneminin en önemli, değerli idarecisi bile kızlarını rahibe okuluna vermekten çekinmemişlerdir. Robert Koleji’nin öğrencileri hep yabancı mıydı? II. Abdülhamid’in değişik zamanlarda bununla ilgili hem gönderen hem de giden çocuklarla ilgili raporlar istediğini biliyoruz. “Sultan II. Abdülhamid, 30 Aralık 1891’de tamim olarak çıkardığı bir iradeyle ruhsatsız gayrimüslim ve yabancı okulların ruhsata bağlanmasını istemişse de yabancı müdahalesi yine devreye girdiğinden girişim akîm kalmıştı.” Ruhsatsızları kapatamayan bir devlet ruhsatlılara ne yapabilir?

Padişaha verilen raporların çok vahim olduğunu görmekteyiz. Hatta bu araştırmayı yapan ve Sultan Abdülhamid’e bu raporu sunan Abdurrahim Efendi’nin “Madem gönderiyorsunuz hiç olmazsa öncesinde akaidi öğretin, öyle gönderin.” teklifi dikkatimi çekti. Durumun vahametini gösteren önemli bir husus.

Kaynak: Yabancı Okullarda Eğitim Gören Osmanlı’nın Müslüman Çocukları (1865-1908), Ercan Uyanık 2017, DİYALEKTOLOG.

Demem o ki, Anadolu insanı şimdi olduğu gibi, çocuklarını devlet okullarına gönderirken Osmanlı’nın kelli felli paşaları zenginleri yabancı hatta misyoner okullarına göndermişlerdir. İşte bu çocuklar “mirasyedi” olmuşlar ve aile miraslarını har vurup harman savurmuşlardır. Paranın nasıl kazanıldığını, kazanma zorluğunu bilmeyenler o paranın bitmeyeceğini zannederek harcarlar ve harcama kalemlerinde ahlakilik yoktur. Tanzimat ve sonrasındaki mirasyediler böyledir. Bunlar kendi felaketlerini hazırladıkları gibi ailesinin, milletin, devletin başına da bela olmuşlardır.

Şimdi ise yeni nesil türedi zenginler var. Ensesi kalın, kısa saçlı, siyah gömleğinin iki düğmesi açık, biraz kilolu, en lüks arabaya binen, ne iş yaptığı bilinmeyen, eğlence mekânlarından çıkmayan, uçkuruna düşkün, ahlaksız, sorumsuz, devlete vergi vermeyen, vatan millet laflarını çokça eden, (durum ve mekâna göre) muhafazakâr gibi görünen bir tip var. “Ne oldum delisi olan” tipler. Toplumun, özellikle gençlerin ahlakını bozan, yeni yetme genç kızları parayla aldatan ve sömüren tipler. İstekleri yerine getirilmeyince kişi ve grup bazında tehditler savuran, ortalığı karıştıran, gencecik insanları ve çocukları kullanan kişiler.

Bu ülkede kısa zamanda çok kazanan bir yapı var. Harama, yasallığa önem verilmediği zaman kazanmak kolaylaşıyor. Çünkü kimseye bu kadar kısa zamanda bu kadar varlığı nasıl elde ettin diye devlet de dahil kimse sormuyor. “Nereden buldun?” diye sorulursa o zaman ak kara ortaya çıkar. Son zamanlarda MASAK ve savcılar iyi iş yapıyorlar. Kara para aklamanın en serbest ülkesi haline gelen Türkiye’de çok fazla “türedi” zengin var. Çalışmadan, vergi kaçırarak, çeşitli kumar oyunları, sahtekârlıkla, devleti soyarak, tehditle haraç alan, hiçbir ahlaki değeri olmayan kişi ve çeteler, namıdiğer mafya… Bu türedi zenginleri kapsıyor.

Güzellik merkezleri, oto alım satıcıları, emlak komisyoncuları, ithalat ihracat işleriyle komisyoncular… vs. dürüst olanları istisna ederek söylüyorum, bu tür paraların döndüğü, işlerin yapıldığı yerler olarak gözüküyor. Devlet malının yenilmesine göz yumulduğu böyle bir dönem yaşanmamıştır. Belirttiğim kişiler her yerde bunları yaparken tepki gösterilmiyor. Kamuyu talan normalleşiyor. Sonra şu cümle kuruluyor haklı olarak: “KOKUŞMUŞLUK HER YERDE.” Nereye el atsak elimize geliyor.

Sözün azı, özü efdal. Bu gidişattan en üstten en alta herkes sorumludur. Ama üsttekilerin sorumluluğu, yetki ve imza ellerinde olduğu için çok çok fazla. Onlara yetki verenlerin veballeri de onların boynunda.

Bakınız Tanzimat ve sonrasının anlı şanlı paşalarının, zenginlerin çocuklarının durumunu ortaya koyduk. Şimdi sorumluk ve yetki sahibi kişi ve makamlar iyi düşünsünler. MASAK ve savcılara, bu pisliklerin üzerine korkmadan, kanunla gittikleri için teşekkür ediyor ve devamını diliyorum.

Kalın sağlıcakla.

YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.