İMBİK-Nuri Ercan – Bebek Sesi

İMBİK-Nuri Ercan – Bebek Sesi

Zekeriya artık sabahları daha erken uyanıyordu. Ama geceleri uyuyor mu, uyanık mı, bunun farkında değil gibiydi. Ev sessizdi; fakat bu sessizlik eskisi gibi boğucu değildi. Kamer’in gidişinin üzerinden aylar geçmişti. Zaman, acıyı azaltmamış; ona yeni bir şekil vermişti. Yoksunluğuna alışmıştı. Bazı hayatlar normal gibi görünse de düz başlamazdı; bunu anlamıştı.

Normal hayat neydi? Düz başlamak ne demekti? Alışkanlıkları tekrar etmek mi normaldi, heyecansız bir güne uyanmak mı? Belki de Hama’da yaşayan babası vefat ettiğinde, mülteci olmasından dolayı cenazeye gidemediği gün evin içinde onlarca tur atarken hissettiği tükenmişlik, düz başlamayan bir gün müydü? Eğri olan neydi? Beden değil, beklentilerdi belki de. Normal olmayan bu düşünce, onu ilk kez hafifletmişti.

Hazırladığı peynirli sandviçten bir ısırık aldı. Sonra eli, camları kırık telefonuna gitti. Mesajlara baktı. Yeni düşmüş bir mesajı okudu. Okudu mu, yoksa yazılar zihninin bir köşesinde donup kaldı mı, bilemedi. Gözlerini tavana kaldırdı, sonra indirdi. Karşı duvara bakarken “Kamer bir Suriyelinin ikinci eşi oldu.” cümlesi, gece sobasının üst deliğinden yansıyan hareketli ışığın tavanda oluşturduğu yuvarlak ekranda yayını durmuş bir alt yazı gibiydi.

Salonda gidip gelmeye başladı. Durdu. Mesajı bir de sesli okudu; genellikle mesajları böyle okurdu. Mesajı gönderen eski bacanağına öfkelendi. İçinden bir küfür savurdu.

“Başka yazacak bir haber bulamadın mı?” diye bağırdı.

Sesi duvardan hafifçe yankılandı. Ardından pişmanlık geldi. Peşinden, “Ne çabuk be Kamer, ne çabuk!” dedi ağlamaklı bir sesle. İçindeki son parça kopmuştu. Kıskançlık değildi bu; derin bir eksilme hissiydi. Yoksa kıskançlık mıydı? Bir zamanlar “biz” olan her şey artık başkasının ihtimaliydi. Kamer’e artık “Zekeriya’nın eşi” denilmeyecekti. “Eşi” kelimesinin başına başka bir isim gelmişti çoktan.

Oturdu. Bir sigara yaktı. Etrafa anlamsız bakışlar fırlattı. Ev aynı evdi, kapı aynı kapı. Kalktı, dışarı çıkmaya yeltendi. Ayakkabısını giydi. Kapıdan çıkarken eşiğe baktı. Eşiğin sağında solunda, rüzgârın bir araya yığdığı dökülmüş yapraklar vardı. Ruhundaki hazan yapraklarıysa tam tersine, her biri bir yana savrulmuştu.

Günlerdir süpürülmemişti eşik. Değişiklik yoktu. Nasıl yoktu? İşte eşik buradaydı. Kamer yoktu işte. Kamer olsaydı, bu yapraklar birikir miydi? Kamer gitti. Kar suyu gibi eridi gitti. Ben buradayım ama o yok… Evlenmiş.

Evlenmiş.

Kelime, içinde bir yere yuvarlanıp düştü. Demek bu kadar kolaymış. Demek zor olan bendim. Kalbim niye böyle hızlı atıyor? Utanıyor mu, yoksa öfkeleniyor mu, bilmiyorum. Başkası bilir mi benim bilmediğim bir gülüşünü?

Günlerdir, uykusuz geceler boyunca kendini suçlamıştı. Erkekliğini, bedenini, kaderini bir mahkeme salonuna çıkarıp yargılamıştı. Hâkim kararsızdı. İnşaatta çalışırken yoldan geçen Kamer’i ilk fark ettiği günü hatırladı. Bu bir fark edişten çok, hayatına giren bir canlılıktı. Her sabah üniversite tarafına gidecek dolmuşların durağına ulaşmak için inşaatın önünden salına salına geçen Kamer’i; “Bana bakar da görür de beğenir de gönlü düşer” diye bekleyerek tükettiği heyecanların bedelini hâkim nasıl hesaplayabilirdi? Kim öderdi bu bedeli?

Zekeriya, mabedin taşlarına sinmiş sessizliği yıllardır tanırdı. Her sabah bastonunu avuçlarına alır, ağır adımlarla mihrap tarafına yürürdü. Saçı sakalı bembeyaz olmuştu ama kalbindeki bekleyiş hiç yaşlanmamıştı. İnsanlar onu “salih bir kul” diye bilirdi. O ise kendini, içinde hiç susmayan bir boşlukla tanırdı.

Bir çocuk… Ne mal, ne makam, ne uzun ömür… Sadece adını fısıldayabileceği bir evlat.

Eşi de kendisi gibi yaşlanmıştı. Gençliklerinde içlerine gömdükleri umut, zamanla sessiz bir sızıya dönüşmüştü. Geceleri dua ederken sesini alçaltırdı Zekeriya; başkaları duymasın diye değil, kalbi incinmesin diye. Ama bir gün, Meryem’in mihrabında gördüğü rızık, kalbinde kilitli kalan kapıyı araladı.

“Bu sana nereden?” diye sorduğunda aldığı cevap, kaderini titretti:

“Allah katından.”

O an anladı. İmkânsız dediği şey, Allah katında bir kelime kadardı. Ellerini kaldırdı. Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı ama duası göklerde yankılandı:

“Rabbim… Kemiklerim zayıfladı, saçım ağardı. Ama Sana ettiğim dua hiç karşılıksız kalmadı. Bana katından tertemiz bir nesil ver…”

Bu bir isyan değildi. Yıllarca sabretmiş bir kalbin incelikli yakarışıydı. Ve bir gün, mabedin sessizliği bir müjdeyle yarıldı.

Zekeriya da hep dua makamında olduğunu düşündü. Beşinci çöp konteynerinin yanında durmak için frene bastığında, düşüncelerinden sıyrılıp arkaya baktı. Elektrikli, üç tekerlekli atık toplama aracının kasası bomboştu. Evden çıkalı yarım saat olmuştu ama uğradığı dört konteynerden de hiçbir şey almamıştı. Ne yapmıştı Zekeriya? Şimdi beşincinin önündeydi.

Kamer’in içindeki mücadeleyi sonradan anlamıştı. Ankara’daki son doktor ziyaretinde öğrenilen imkânsızlıkların, Kamer’in ruhunda neleri değiştirdiğini o zaman fark edememişti. Altı yıldır sevgilerinde, muhabbetlerinde, bağlılıklarında hiçbir eksilme olmamıştı çünkü. Onun annelik arzusunu, kalmakla gitmek arasında her gün yeniden verdiği mücadeleyi şimdi şimdi düşünüyordu. Kamer, Zekeriya’dan vazgeçmemişti; ama hiç doğmamış bir çocuktan da vazgeçememişti. Bu düşünce öfkesini değil, hüznünü büyüttü. Gereksiz tartışmalarla Kamer’in ruhunu karartan biri mi olmuştu? Kendini suçladı.

Bir anda havanın ne kadar rüzgârlı olduğunu fark etti. Kış, ayazını olabildiğince hâkim kılmaya çalışıyor; ara sıra patlayan fırtınalarla her şeyi birbirine katıyordu. Böyle bir günde karton toplamaya çıkmak zorunda olduğunu düşünerek aracın kontağına dokundu, gaza bastı. Suriyeli ve Afganlı karton toplayıcılarla yapılan anlaşma sonucu kendisine ayrılan caddedeki tüm konteynerleri dolaştı.

Dimdik caddeden eve dönmek için manevra yaparken kasanın dolduğunu fark etti.

“Elhamdülillah, bugün de zar zor rızkımızı topladık.” diye mırıldandı.

İstikametini eve çevirdi. Elektrikli aracın gazına bastı. Arkasından rüzgâr vuruyordu; sanki uçuyordu. Yolun yarısına geldiğinde kulağına yeni doğmuş bir bebek ağlaması çalındı. Ses kesilmiyordu. Bebek ağlamaya devam ediyordu.

Zekeriya’nın her yanını buz gibi bir hüzün kapladı.

YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.