MUHASEBE – İbrahim Cücük – Üç Hadis-i Şerif

1. “Amellerin Allah’a en sevimli olanı, az da olsa devamlı olanıdır.” (Buhârî, Îmân, 32, Rikâk, 18; Müslim, Müsâfirîn, 216-218.)
Şüphesiz bu hadis-i şerifte zikredilen ameller, nafile olan amellerdir. Zira farzlarda az-çok değil, ne emredilmişse odur.
Değerli bir şeyi elde etmek önemli, elde edileni devam ettirmek daha önemlidir.
Dünya ve âhiret mutluluğunu isteyen Müslüman’ın elbette öncelikle imanda, imanın gereği olan ibadette, sonra da Müslüman’ı kemale ulaştıran hayırda ve hayra hizmette devamlı olması yakışandır.
Bu devamlılık ne zamana kadardır?
İman, hava gibi daimîdir; ibadetin de niyeti daimîdir; uygulaması, zamanı geldikçedir; hayırda ve hayra hizmet de gücü yettikçedir.
Bütün bunlara kulluk diyoruz.
Kulluğun temeli imandır; kemali ise salih amellerdir, hakkı ve sabrı tavsiyedir.
Bununla ilgili Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Rabbine, sana ölüm gelinceye kadar kulluk et!” (Hicr sûresi, 15/99.)
Kalpte iman ve ihlas, bedende sünnete uygunluk olursa, her yapılan makbul olur.
Kıyamet günü makbul olan ameller, mizana konacaktır. Bu konuda Allah Teâlâ: “Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedî cehennemdedirler.” (Mü’minûn sûresi, 23/102-103.) buyurmuştur.
En büyük hayır, inandığı ve imanına göre uyguladığı İslâm’a davet hizmetidir.
Zaten davet hizmeti, bu ümmete Allah’ın verdiği bir görevdir. İşte ayet-i kerime: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.” (Âl-i imrân sûresi, 3/104.)
“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah’a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. (Aslında) onlardan iman edenler olmakla birlikte onların çoğu (dinden çıkmış) fasıklardır.” (Âl-i imrân sûresi, 3/110.)
Hayra doymayan mümin, her gün hayır yapmalı ve hatta hayırda yarış yapmalıdır. Bu konuda Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet kopuyorken de olsa elinde hurma fidanı bulunan kimse, dikmeye gücü yetiyorsa, onu hemen dikiversin.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 191.)
2. “Dua, ibadettir.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 3, 41, Deâvât, 1; Ebû Dâvûd, Vitir, 23; İbn Mâce, Duâ, 1.)
Diğer bir hadîs-i şerîfte Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Dua, ibadetin/kulluğun iliğidir.” (Tirmizî, Deavât, 2.)
Dua; bir yakarış, yardım isteme ve değer ifadesidir. Dua bir yakarıştır, yalvarmadır ve yardım istemektir.
Dua, kulun değerini ifade eder. Kul, kulluğunu bilir de kulluğun gereği olarak Allah’a kulluk eder, dua eder, yardım ister, her başarıyı da Allah’tan bilirse değerini ortaya koymuş olur.
Allah Teâlâ dua hakkında şöyle buyurmuştur: “De ki: Eğer duanız olmasaydı, Rabbimin yanında sizin ne değeriniz olurdu?” (Furkân Sûresi (25) 77.)
Değere değer verene değer verilir.
Duanın Maksadı
1. Kulu Allah’a yaklaştırmaktır.
Kulu, Allah’a en iyi yaklaştıran şeylerin başında dua gelmektedir. Zira Allah Teâlâ katında duanın çok üstün bir değeri vardır.
Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah katında, duadan daha üstün bir şey yoktur.” (Tirmizî, Deavât, 1.)
2. Kulu dünyada ve ahirette mutlu kılmaktır.
En yüce mutluluk olarak “Allah’a yakınlaşma” ve “dünyada-âhirette mutluluk” başta olmak üzere bütün hayırlar hiç şüphesiz Allah’ın elindedir. Zira her şeyin yaratıcısı Allah’tır. Hayrın yaratıcısı da Allah’tır.
Hayra ulaşmanın fiilî ve kavli yolu vardır. Fiilî yol önemlidir. Kavli yol olan dua ise daha önemlidir. Dua eden adeta şöyle demek istiyor: “Ben fiilî dua ettim ama fiilî dua yaratıcı değil, yaratıcı yalnızca Allah olduğuna göre ben Allah’a yalvarayım ki bu muradımı yaratsın da bu muradım hasıl olsun.”
Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bütün hayırlar senin elindedir. Şüphesiz sen, her şeye kâdirsin.” (Âl-i imrân sûresi (3) 26.)
3. Kulu muradına ulaştırmaktır.
Kulun duadan maksadı, muradına ulaşmasıdır. Allah Teâlâ’nın duadan maksadı ise kula ihsan etmesidir. İşte bundan dolayı, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Rabbiniz buyurdu ki: ‘Bana dua edin, ben de duanıza icabet edeyim/kabul edeyim.” (Mü’min sûresi, 40/60.)
Bu ayet-i kerimede Rabbimiz açık çek vermekte; ne isterseniz isteyin, çeke ne yazarsanız yazın! Çünkü Allah Teâlâ her şeye kâdirdir.
Kullar, vermeyi sevseler bile, isteyeni de alanı da sevmeyebilirler. Allah (c.c.) ise kendisinden isteyeni sever. Çünkü ihsan etmeyi sever. Zira bir ismi de “Muhsin”dir.
Duanın Kısımları
a) Fiilî dua,
b) Kavlî/sözlü dua.
a) Fiilî dua
Bir şeyin olması için gereken şartları yerine getirmektir. Buna sabır da diyebiliriz. Sabır, hedefe ulaşmada çekilen sıkıntılara tahammül etmek, katlanmak ve nefsi, hoşlanmadığı şeye hapsetmektir. Şu ayet-i kerimede belirtildiği gibi:
“Ey iman edenler! Allah’tan sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara sûresi (2), 153.)
Hasan-ı Basrî Hazretleri; “Bize dua edin!” diyenlere: “Siz Allah’ın emirlerini yerine getirin, yasaklarından sakının; dua etmeseniz bile, Allah sizin isteğinizi yerine getirir.” demiştir. Çünkü fiilî dua yerine gelmiştir.
Her konuda örnek olduğu gibi bu konuda da örnek olan Hz. Peygamber (s.a.s.) hem fiilî duaya hem de kavli/sözlü duaya önem vermiştir. Eğer sadece kavli dua ile yetinseydi; duası makbul olan Peygamber, ashabını Kâbe’nin önüne toplar: “Allah’ım! Kalpler fetholunsun, şehirler fetholunsun, kaleler fetholunsun! Âmin, amin, amin!” derdi, onlar da icabet ederlerdi. Ama en büyük sıkıntıyı Hz. Peygamber ve ashabı çekmişler hem fiilî dua hem kavli dua yapmışlar ve neticede de Allah’ın yardımıyla başarmışlardır. Böylece kalpler de şehirler de kaleler de fetholunmuştur.
b) Kavlî Dua
Özellikle ayet ve hadislerde geçen dualardır. Kavli dua; fiilî duanın ve sebeplerin, müsebbip/yaratıcı olmadığını ifade eder. Duaları yaparken dikkat edilecek husus, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yaptığı duaları en güzel şekilde yani O’nun yaptığı şekilde yapmaktır. Kavlî dua, fiilî duaya; fiilî dua da kavlî duaya engel değildir. Her ikisini yapmakla memuruz.
3. “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürüsü (idaresi altındakiler)den sorumludur. İnsanlar üzerinde olan (idareci) bir çobandır; o sürüsünden (halkından) sorumludur. Kişi aile fertlerine çobandır. O da onlardan sorumludur. Kadın kocasının evine ve çocuklarına çobandır. O da onlardan sorumludur. Köle, sahibinin malına çobandır, o da ondan sorumludur. Dikkat! Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürüsünden sorumludur.” (Müslim, İmâre, 20; Buhârî, Cum’a, 11, Cenâiz, 32, Nikâh, 81; Ahkâm, 1; Ebû Dâvûd, İmâre, 1, 13; Tirmizî, Cihâd, 27; Ahmed, II, 5, 54, 55, 108.)
Sorumlu kişi, sorumlu olduğu kişileri yanlış akideden, yanlış ahlaktan kurtarıp korumak, doğru olan imana ve amele sevk etmekle sorumludur.
Sorumlu kişinin önce Hakk’ı tanıtması, Hakk’a iman etmeye, yaratıp besleyen Rabb’e itaate davet etmesi gerekir. Özetle, sürüsünü tehlikelerden, tehlike şüphesi bulunan şeylerden koruyan çoban gibi korumalı, doğru ve yararlı yerlerde faydalandırmalı, ebedî azaptan koruyup ebedî rahmet yeri olan cennete yöneltmeye gayret etmelidir.
Kişinin sorumluluğu hem Hakk’a hem halka karşı devam ederse, Hak’tan da halktan da yardım görür ve bu başarısı devamlı olur.
Sorumluluk, Hakk’a karşı da halka karşı da doğru olmayı gerektirir. Sorumlu kişi, doğru olursa, haklı da olur. Ancak her türlü şartta doğru olmalıdır. Zira doğruluk devam ederse kalıcı başarı elde edilir.
Sorumlu kişi, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmanın gereği, mes’ûl olduğu her işte kendi üst kadrosu ile önce ideal ile realiteyi gözeterek plan ve program yapmalıdır.
En büyük idareciden en alt idareciye kadar herkesin önceden plan yapması gerekir. Allah’ın ahlakıyla ahlaklanan başarılı olur. Allah (c.c.) ilk olarak kaderi yani planı tespit etmiştir.
Plan elbette bir idealle yapılmalıdır. Ancak insan, zaman ve imkân realitesi mutlaka gözetilmelidir. Plan yapılırken ideal unutulmamalı, realite inkâr edilmemelidir.
İşte hadis-i şerif: “Şüphesiz Allah’ın yarattığı şeyin ilki kalemdir. (Allah Teâlâ, kaleme): Yaz! Buyurdu. (Kalem): Ne yazayım, dedi. Allah Teâlâ: Kaderi yaz; olanı ve ebede dek olacak her şeyi yaz, buyurdu.” (Tirmizî, Kader, 17.)
Sorumlu kişi her konuda fikir alışverişi yapar, toplum ile ilgili meseleleri şura ile istişare eder, daha özel/şahsî meseleleri ise ilminden, tecrübesinden ve takvasından razı olduğu danışman veya ilim ve irfan sahibi kişilerle istişare eder.
İstişare, Allah’ın emri, Hz. Peygamber aleyhisselâm’ın çok önem verip uyguladığı sünneti ve Allah’ın övdüğü Sahabe’nin özelliklerinden birisidir: “…Onlarla iş hakkında istişare et! Bir kere de azmettin mi artık Allah’a tevekkül et (güvenip dayan). Şüphesiz Allah, kendine tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân sûresi 3/159.)
“…Bunların işleri aralarında müşavere iledir.” (Şûrâ sûresi 42/38.)
İstişare eden, Allah’ın (c.c.) Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ve Hz. Peygamber’in şahsında her bir mümine olan emrini yerine getirmiş olur.
“Müşavere eden, önünü gördüğü gibi arkasını da görür.” II. Abdulhamid
Allah Teâlâ, emrini yerine getirene -istişare adabını yerine getiren mümine- ilham eder, o da konunun önünü arkasını, gerisini ilerisini görür de o işi yapmaya azmeder.
Mümin, azmetmeden önce yapacağı şeyi bilir, bilince neyi nasıl yapacağını tefekkür eder, niçin yapması gerektiğini düşünür, sonra bütün yapacağı işleri ayrıntısına kadar tasavvur eder, şekillendirir, ardından kasteder, yapacağı şeye inâbe eder yani o işe kalbiyle yönelir, daha sonra azmeder. Azmedince iradesiyle fiile yönelir ve yapar.
İşte burada mümin azmedince aklına, gücüne değil Allah’a tevekkül eder, dayanır ve Allah’ın da yardımını görür. Çünkü mümin Allah’a tevekkül edince, Allah tevekkül eden mümini sever, sevince ikram eder, ihsan eder, ilham eder. Bu farklılığı gören mümin, başarıyı Allah’a nispet eder ve “elhamdülillâh” der. Bu da dilin şükrü olur. Şükreden kula Allah Teâlâ nimetini artırır, tevfikini refik eder.
“Eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre (ehl-i ilme) sorun.” (Enbiya sûresi 21/7.)
İlme müracaat, ilim ehline müracaatla olur. İlim ehlinin dediği ile amel edilmesinin üç şartı vardır:
1) İlim ehlinin Müslüman olması,
2) Sahasında uzman olması,
3) İslam’ın o konudaki hükmünü bilmesi.
