MEFKURE-Zeki Soyak – Toplumun Temel Dinamiklerinden Zekât

MEFKURE-Zeki Soyak – Toplumun Temel Dinamiklerinden Zekât

“Onların mallarından zekât al ki bununla onları (günahlardan) temizleyesin, onların (sevaplarını) artırıp yüceltesin. Ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir. Allah çok iyi işiten ve çok iyi bilendir.” (Tevbe 9/103)

Zekât, İslam’ın beş şartından biridir. Nisaba mâlik olan her Müslüman için farz-ı ayındır. Zekât, fakirlerin zenginler üzerindeki şer’î hakkıdır. Zekât malın mânevî kirlilikten arınmasıdır. Çünkü zekâtı verilmeyen bir mal şeriat nazarında kirlidir. Zekât mâlî bir ibadet ve Allah Teâlâ’nın verdiği nimete karşı bir şükürdür. Zekâtın lügat manasında çoğalma, bereket, temizlik vardır. Demek oluyor ki nisaba malik bir Müslüman yalnız Allah rızası için zekâtını verirse malı bereketlenir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“De ki, Rabbim kullarından dilediğine bol rızık verir ve dilediğinden de kısar. Siz Allah için ne infak ederseniz Allah onun yerine daha iyisini verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe 34/39)

Bu hususta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “Mallarınızı zekâtla koruyunuz. Hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz. Bela ve musibet dalgalarını da dua ve tazarru ile karşılayınız.”[1]

İnsanın tab’ında mal ve mülke, makam ve mevkie karşı bir meyil vardır. Kişi iyi terbiye edilmez, bu duyguları en güzel bir şekilde eğitilmezse, bu kötü duyguların zebunu haline gelir. Kazandıkça hırslanır, hırslandıkça tamahı artar, tamah ziyadeleştikçe cimrileşir. Makam ve mevki de öyledir.

Kişi bir makam elde eder ve o makama ısınırsa, koltuğunu kaybetmemek için tavizler verir, rakipleriyle mücadelelere girişir. Bu mücadeleler onu daha da hırslandırır, hırslandıkça hırçınlaşır ve dengesi bozulur, ölçüyü kaçırır. Makamı İslam’ın hizmetinde kullanacağı yerde kendisi makamın hizmetçisi haline gelir.

İnsandaki mala olan meyil ve hırsı gidermek için zekât bir fren, makam mevki hırs ve meylini kırmak için de makam ve mevkie talip olana onu vermemek prensibi bir mani teşkil eder. Böylece mal ve makam yönüne doğru akan muhabbet çağlayanları, Rabbulâlemin olan Allah Teâlâ’ya yönelir. Bu yöneliş yeni duyuşlar, buluşlar ve oluşlarla olgunlaşarak insanda İslâmî bir kimliğin kazanılmasını gerçekleştirir. Böylece insan ruhu bedenin kesafetinden, kötü duyguların hücumundan, maddenin kıskacından kurtularak, imanın aydınlığında, Kur’an’ın rehberliğinde, sünnetin akislerinde kişinin var oluşuna mana kazandıran değerlerle buluşur ve kemâle erer. İşte o anda, mal ve mülk, makam ve mevki, evladu iyal sevgisi ilâhî aşka, Peygamberi muhabbete dönüşür.

O bakımdan zekât hem fertlerin arınmasına hem de toplumun arınmasına vesile olur. Zengin ve fakirler arasındaki buz dağları erir. Zenginlerden coşup taşan cömertlik pınarları ile fakirlerde kaynaşan kanaat çeşmeleri kucaklaşarak İslam toplumunu kardeşlik, huzur ve sükûnun bahar ikliminde buluşturarak cennetî bir hayatın misalini sergilerler.

Netice itibarıyla toplumu içten içe kemiren, toplumsal patlamaları besleyen, körükleyen ve kışkırtan fitne ve fesat odaklarına faaliyet sahası bırakılmamış olur. Zekât zenginden alınıp fakir ve muhtaçlara dağıtılarak, ekonomik ve iktisadî bir adalet sağlanmış olur. İslam dışı düzenlerde görülen, fakir ve dar gelirli kişileri ağır vergi yükü altında ezme ve ezdirme şöyle dursun, bilakis malın belirli ellerde toplanmasına mani olunmuş olur.

Diğer bir husus da kadınların takındıkları altın ve gümüş eşyaları veya yastık altında, kasa ve keselerde atıl durumda bekleyen nakitleri de zekâta tabi kılarak, bu paraların atıl kalmasını önleyerek piyasanın sürekli canlı tutulmasını sağlamaya çalışır. Zekâtın İslam nizamındaki önemli yerine bakınız ki Halife Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh: “Namaz kılarız, fakat zekât vermeyiz.” diyerek irtidada yeltenen bedevîler için şu tavrı koymuştur:

“Vallahi namaz ile zekâtı birbirinden ayıran kimse ile hiç bakmam savaşırım. Çünkü namaz bedenî bir ibadet olduğu gibi zekât da malî bir haktır, ibadettir. Allah’a yemin ederim ki bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selleme vermekte oldukları deve yularını bile benden esirgeselerdi, bu yüzden onlara harp açardım.”[2]

Bugün İslam ülkelerinde mevcut olan insan gücü, petrol gücü ve diğer yer altı ve yer üstü kaynakları hovardaca israf ve hatta telef edildiği gibi, maalesef, zekât potansiyeli de büyük ölçüde telef edilmektedir. Birçok tali işlerde ve İslam’ın zekâtı farz kılmasındaki hikmetten uzak yerlerde sarf edilerek, özelliği bozulmaktadır.

İslam toplumunun dinamiği ilim adamlarıdır. İlmi ile âmil, muttaki ilim adamlarından mahrum toplumların ayakta durması mümkün değildir. Tarihe şöyle bir dönüp bakınız, hakkı üstün tutan, müstekbir hükümdarlar karşısında bile hakkı müdafaada yılgınlık göstermeyen, geçici dünya çıkarları için idarecilere yaltakçılık yapmayan, bilakis onları İslam’a aykırı her işlerinde uyaran âlimlerin bulunduğu toplumlar yücelmişler, ulaşılması çok güç medeniyetler kurmuşlar ve insanlığı adalet, huzur ve refaha doyurmuşlardır.

Zamanımızdaki İslam toplumunun çıkmazı, gerçek âlimlerin olmayışından veya çok az oluşundan yahut da susturulmalarından kaynaklanmaktadır. Bu gerçeği tespit ettikten sonra:

Zekât mükellefi bütün varlıklı Müslümanlar, zekâtlarını şeriat-ı garrâyı daru’l-erkam eğitimlerinde hakiki manada öğrenmeye çalışan ilim talebelerini bulup vererek en iyi bir şekilde değerlendirmelidirler.


[1] Taberânî, el-Mucemü’l-Kebir, 8/464, H. No:10044; el-Mucemü’l-Evsat, 4/496, H. No:2037; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, Cenâiz 14, H. No:6832

[2] Buhârî, Zekât 1, İstitâbetü’l-Mürteddîn 3; İ’tisam 2; Müslim, İman 32; Ebû Dâvud, Zekat 1; Tirmizî, İman 1

YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.