KAPAK – Mustafa Yayla – Asrı Saadet İklimi
Asrı Saadet, insanlık için hidayet kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu, bütün insanlığa rahmet ve örnek olarak gönderilen Hazreti Peygamberin yaşadığı, Ashab-ı Kiram’ını terbiye edip yetiştirdiği, İslam’ın tebliğ edildiği ve tam anlamıyla hakim olup uygulandığı zaman dilimidir.
İslam dininin inanç, ibadet, muamelat ve ahlak ilkeleri Hazreti Peygamber önderliğinde bu dönemde hayata geçmiştir. Hazreti Peygamber, şirkin, küfrün ve zulmün karanlık atmosferi etrafında kümelenen insanları, İslam’ın aydınlığında, tevhid ilkesi etrafında toplamayı başardı.
Hazreti Peygamber döneminin Asrı Saadet olarak nitelenmesi, doğrudan doğruya O’nun varlığı ve zamanda yaşaması ile ilgilidir. Bir Müslüman için en büyük saadet, alemlere rahmet olarak gönderilen son Peygamberi bizzat görüp tanıyarak, doğrudan vahye muhatap olarak, bu en üstün insanın rehberlik ettiği, en saf şekliyle öğrendikleri hayat tarzını yaşayarak dünya ve ahiret mutluluğuna ulaşmak demektir.
Asrı Saadet, Hazreti Muhammed’in Peygamber olarak yaşadığı ve sonraki nesillere örnek olan kutlu dönemdir. Müslümanların özlem duydukları bu ilk neslin övülmesinin sebebi, en büyük ve en güzel ahlak üzere olan, alemlere rahmet ve örnek olarak gönderilen son Peygamberin terbiyesi altında yetişmeleriydi.
Onlar, en zor şartlar altında Hazreti Peygambere ilk desteği verenler ve İslami tebliğin insanlığa ulaştırılmasında canlarını feda etmeyi göze alan fedakar, örnek nesillerdi. Asrı Saadet Müslümanları olan Ashab-ı Kiram, atalarından tevarüs yoluyla kendilerine intikal eden her türlü dini, dünyevi, ictimai ve ailevi adetleri hiç tereddüt etmeden terk edip itaatin ve teslimiyetin adeta mana ve tarifi oluyorlardı.
Bu neslin özünü temsil eden Ensar ve Muhacirleri övgüyle yad eden Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Muhacirlerin ve Ensarın ilkleri ile onlara güzelce uyanlardan Allah razı ve hoşnut olmuştur. Onlar da O’ndan hoşnut ve razıdırlar. Onlara, sonsuza dek hep içinde kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Büyük bahtiyarlık işte budur” (Tevbe: 100)
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de bu örnek nesil hakkında şöyle buyurmuştur: “İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra, ondan sonra gelenler ve sonra da onlardan sonra gelenlerdir.” (Buhari Şehadat: 9)
“Ashabıma sövmeyin. Ashabıma dil uzatmayın. Allah’a yemin ederim ki sizden biriniz Uhud dağı kadar altın infak etmiş olsaydı, onlardan hiç birinin bir müdd sadakasına (iki avuç hurma kadar) veya yarısına bile erişemezdi.” (Müslim, Fedailussahabe: 221)
Hazreti Peygamber, Ashab-ı Kirama bir şey söylediği veya bir şey emrettiği zaman onlar şöyle karşılık veriyorlardı: “Fedake ümmi ve ebi ve ruhi Ya Rasullalah! / Anam, babam ve canım sana feda olsun Ya Rasulallah”
Fazilet ve kemal onlarındır ki, bu ümmetten hiç kimse bu hususlarda onlarla yarışamaz ve onlara yetişemez. Allah Teâlâ onlardan razı olmuş, hoşnut olmuş, onları övmüş, sevmiş ve rızasını tek tek onlara tebliğ etmiştir.
Hiç şüphe yok ki, bu ümmet, geçmiş kitaplarda övülmüş, tazimle anılmış ve Allah Teâlâ onların anısını, hatırasını, değerini, şerefini yüceltmiştir. Onların en büyükleri ve en üstünleri ise Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin Ashab-ı Güzinidir.
Hazreti Peygamber ve beraberindekiler bu dünyaya gelmezden önce zikredilmiş ve İncil’e kaydedilmiştir. Hazreti Muhammed’in ve Ashab-ı Kiramın geleceği İncil’de müjdelenmiştir.
Allah Teâlâ tarafından, Ashab-ı Kiramın şerefli kılındıkları açıktır. Kafirlere karşı tavizsiz ve çetindir. İçlerinde babaları, kardeşleri, çocukları, eşleri, dostları ve yakınları olmasına rağmen onlara karşı şiddetlidirler. Çünkü onlar, bütün temel bağları küfür ve şirk nedeniyle koparmışlardır.
Kendi aralarında merhametlidirler. Çünkü sadece din kardeşidirler. Şu halde onların şiddeti ve merhameti Allah içindir. Sevgi ve buğzları Allah içindir. Allah için sever ve yine Allah için kızarlar. Hamiyetleri Allah içindir. Müsamahaları akideleri içindir. İnançlarına düşman olanlara karşı çetin davranmakta ve inanan kardeşlerine karşı ise yumuşak hareket etmektedirler.
Bunlar müminlerin sıfatıdır, kimliğidir ve şahsiyetidir. Çünkü onlar, Allah’ın kendilerini sevdiği, onların da O’nu sevdikleri, müminlere karşı alçak gönüllü ve kafirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplumdur. (Maide: 54) Hatta onların, kafirlere karşı sertliği o dereceye ulaşmıştır ki, “Müşrikler necistir.” (Tevbe, 128) prensibinden hareketle kafirlerin elbiselerinin bile kendi bedenlerine değmesinden sakınırlardı.
Bedir, Uhud ve Hendek, akrabaların birbiriyle yaptıkları savaşlardır. Bu ne büyük ve ne ulvi bir dava ya Rab. Anneler oğullarına, oğullar babalarına, babalar kardeşlerine, dayı ve amcalar yeğenlerine karşı savaşıyorlardı. Çünkü onlar, Allah’ı ve Rasulünü ve onların yolunda cihadı, her şeyden ve herkesten daha çok seviyorlardı. Onların, Allah’a ve Rasulüne bağlılıkları böyleydi.
Onlar, Allah ve Rasulullah sevgisini bütün sevgilerin üstünde tutarlar ve onların sevgisi ile hareket ederler ve onların yolunda yürürlerdi. Zira onlar Mücadele Suresi yirmi ikinci ayet-i kerimesinde ifadesini bulan imanlarının gereğini yerine getiriyorlardı.
Onlar, Allahtan yana ve O’ndan taraf olanlardır.
Onlar, Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorlardı.
Onlar, Allah’a ve Rasulüne itaat ediyorlardı.
Onlar, Allah erleri olan Rabbanilerdir.
Allah’ın kendilerine rahmet ettiği cemaatidir onlar.
Onlar, Allah ve Rasulü sevgisi ile hareket ederler ve onların yolunda yürürler.
Onlar, en yakın akrabaları dahi olsalar, Allah’a ve Rasulüne düşman oldukları için onları dost edinmiyor ve onları sevmiyorlardı. (Mücadele: 22)
Ashabı Kiram, Allah’a ve Rasulüne dostluğun, onları sevmenin ve onların düşmanlarına düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Vehb Bin Kebşe’yi Çin’e İslam’ı tebliğ hizmetinde bulunmak üzere görevlendirmiştir. O zamanın şartlarında Çin yolu bir yıllık mesafededir. Medine-i Münevvere ile Çin arası 7205 kilometredir.
Bu mübarek sahabi, Çin’e kadar gidip uzun bir müddet İslami tebliğde bulunduktan sonra gönlünü kavuran Rasulullah sevgisini ve hasretini bir nebze dindirebilmek ümidiyle Medine yollarına düşmüştür. Bir yıl süren çileli bir yolculuğun ardından Medine’ye ulaşmış fakat ne yazık ki Rasulullah vefat ettiği için O’nu görememiştir. Hasreti bir kat daha artmış olarak Hazreti Peygamberin kendisine emrettiği hizmetin kudsiyeti içinde tekrar Çin’e dönmüş ve bu görevde iken ruhunu teslim etmiştir.
İşte sahabe. İşte itaat. İşte sevgi ve aşk. İşte hizmet anlayışı. İşte fedakarlık örneği.
“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile, onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir” (Haşr Suresi: 9)
Medineli Ensar, Mekkeli Muhacirleri, Medine-i Münevvere’ye daha ilk geldikleri gün, evlerine indirmek, onları misafir etmek, onları ağırlamak için birbirleriyle yarışa girmişler, anlaşamadıkları, onları paylaşamadıkları için kura çekilmedikçe Muhacirlerden hiçbirisi Ensardan birisinin evine inmemişti.
Ensar, bu kadarla da kalmadılar:
“Ya Rasulallah! Hurmalıklarımızı Muhacir kardeşlerimizle bölüştür, paylaştır.” dediler.
Hazreti Peygamber: “Hayır. Mülkün aslını vermek uygun olmaz.” dedi. Bunun üzerine Ensar, Muhacirlere: “Öyle ise ağaçlarımızın bakım ve sulama zahmetini siz üzerinize alınız da sizi hurma mahsulüne ortak yapalım.” dediler. Hazreti Peygamber bu teklifi uygun gördü. İki taraf da: “İşittik ve itaat ettik” diyerek Allah’ın Rasulünün bu tensibine razı oldular.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Bahreyn arazisini parça parça ayırmış ve dağıtmak üzere Medinelileri çağırmıştı. Ensar: “Muhacir kardeşlerimize de bunun aynısını vermedikçe olmaz, biz bu dağıtıma razı değiliz” dediler. Bunun üzerine Hazreti Peygamber Efendimiz memnun olmuş bir halde: “Siz mademki olmaz dediniz, Muhacir kardeşlerinizi kendinize tercih ettiniz. O halde Kevser havuzunda bana kavuşuncaya kadar sabrediniz.” buyurarak onları cennetle müjdeledi.
Asrı Saadetten İslam kardeşliğinin zirve noktada yaşandığı bir örnek ve göz yaşartan bir tablo.
Hazreti Huzeyfe anlatıyor: “Hicretin on üçüncü yılı, Yermük savaşının olduğu gündü. Savaş bütün şiddetiyle devam etmiş, akşamüzeri biraz yavaşlamıştı. Bu arada ben amcamın oğlu Haris’i bulmak için yaralılar arasında dolaşmaya başladım. Biraz sonra onu buldum. Haris yaralanmış, kanlar içinde yerde yatıyordu. Ancak kaş göz işaretiyle konuşabiliyorduk. Hararetten ve susuzluktan dudakları kavrulmuştu.
Su istiyor musun, dedim. Göz işaretiyle su istediğini, suya ihtiyacı olduğunu bildirdi. Ben su kabımın ağzını açtım. Tam suyu verecektim ki biraz ileriden Ashabı Kiramdan Hişam’ın sesi duyuldu. Su, su diye inliyordu. Amcamın oğlu Haris bu feryadı duyar duymaz su içmekten vazgeçti. Göz işaretiyle suyu arkadaşına götürmemi istedi. Ben koşarak onun yanına gittim. Suyu ona uzattım. Elini uzattı ve suyu aldı. Ağzına götürdü ve tam içeceği sırada biraz ileriden bir başka ses duyuldu. Ne olur bir damla su verin. Allah rızası için bir damla su, yandım, diye feryat ediyordu. Bu, sahabeden Hazreti İyaş’ın sesiydi.
Feryadı duyan Hişam elini geri çekerek suyu içmedi. Ateşler içinde yanmasına rağmen ve çok ağır yaralı olmasına rağmen, o da arkadaşının kendinden daha ağır yaralı olduğunu düşünerek suyu ona götürmemi istedi. Ben Hazreti Hişam’ın yanından Hazreti İyaş’a doğru koşarak ayrıldım. Yanına vardığım zaman kendisinin ancak son kelimesini işittim. Kelime-i Şehadeti söylüyordu. Şehadet şerbeti içiyordu.
Hemen geri döndüm ve koşarak Hişam’ın yanına geldim. Gördüm ki, o da şehit olmuş. Onun yanından da ayrıldım. Amcamın oğlu Haris’e koştum. Ne çare ki yetişemedim. Ruhunu Rahman’a teslim etmişti. O da diğerleri gibi şehit olmuş, kızgın kumlar üzerinde, kanlar içinde, aslanlar gibi yatıyordu. Radiyallahu anhum.
Allah hepsinden razı olsun. İşte İslam nizamının yetiştirdiği insan böyle olurdu. İşte gerçek İslam kardeşliği. İşte Asrı Saadet Müslümanı. Son nefesinde, suya en fazla muhtaç olduğu bir anda bile, Müslüman kardeşini kendi nefsine tercih edebilen bir iman, kardeşlik ve ruh yüceliği. Allah Teâlâ, bizi Hazreti Peygamberin ve Ashabı Kiramın ahlakıyla rızıklandırsın. Bizi onların yolunda daim eylesin.