KAPAK-Halil Demirbaş – En Temel Karakterimiz : Hayra Davet

Ümmet-i Muhammed’in sahip olması gereken temel karakterin ne olması gerektiğini bize haber veren ayetler vardır; bu ayetlerden bir tanesi de tartışmasız Âl-i İmran suresinin 104. ayetidir. “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten nehyeden bir ümmet / bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenlerin ta kendileri onlardır.”
Hayr kelimesi, “dine ve dünyaya ait her türlü iyi, güzel ve faydalı olan şeyler” manasına gelir. Kur’an-ı Kerim’de genellikle bu kelime; Allah’ın rızasına uygun düşen, fert, aile ve toplumun faydasına olan, ahirette sevap kazandıran tutum ve davranışlar, fert ve toplum menfaatine olan servet, mülk, müessese ve düzenlemeler anlamında kullanılmıştır. Ayette zikredilen hayırdan maksat, öncelikle tevhid ve İslam’dır. İyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek de bunun en önemli kısmını teşkil eder. Bu bakımdan emredilmesi istenen “maruf” İslam’ın getirdiği, uygun gördüğü ve onayladığı her türlü iyiliktir. “Münker” de İslam’ın yasakladığı ve onaylamadığı her türlü kötülüktür. Şunu belirtmek gerekir ki iyiliği ve kötülüğü Allah’ın sapasağlam ipi olan İslam’dan başka bir ölçüyle ölçmeye kalkmak, tamamen nefse ait arzulara uymak anlamına gelip insanlığın tamamen aleyhine sonuçlar doğurmasına sebebiyet verecektir. Dolayısıyla bizim bu noktada tavrımız çok nettir; şeriatın güzel dediği güzel, çirkin dediği çirkindir.
Hayra davet, iyiliği emir ve kötülükten nehiy hususunda Efendimiz aleyhisselamın her daim hatırlamamız gereken çok önemli ikazları vardır. Bunlardan birkaç tanesini paylaşmak istiyoruz;
“Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar ve zalimin iki elini tutup onu doğruyu kabule zorlarsınız ya da bunu yapmadığınız takdirde Allah, sizin iyilerinizin kalplerini de kötülerinkine benzetir ve daha önce İsrailoğullarına lanet ettiği gibi size de lanet eder.” (Ebû Dâvud, Melahim 17)
“Sizden, kötülüğü gören birisi onu eliyle önlesin. Eğer buna gücü yetmezse diliyle karşı çıksın. Buna da gücü yetmeyen kalbiyle buğzetsin. Bu da imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman 78)
“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak orada duranlarla bu sınırı aşıp ihlal edenler, bir gemiye binmek üzere kura çeken topluluğa benzerler. Onlardan birisi geminin üst katına, bir kısmı da geminin alt katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar: ‘Hissemize düşen yerden bir delik açsak, üst katımızda oturanlara eziyet vermemiş oluruz.’ dediler. Şayet üst katta oturanlar, bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa, hepsi birden batar helak olurlar. Eğer ellerinden tutarak bunu önlerlerse, hem kendileri kurtulur hem de diğerleri kurtulmuş olur.” (Buhari, Şirket 6)
Hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten nehyeden bir ümmet olmamız efal-i mükellefin hükümleri çerçevesinde ifade edecek olursak müstehap kabilinden bir gereklilik değildir, en hafif ifadeyle vacip seviyesinde bir gerekliliktir. Vacip hükmünün neye karşılık geldiğini biliyorsak Ümmet-i Muhammed olarak bu konuda almamız gereken aksiyonunun hangi seviyede gerekli olduğunu da anlamışız demektir. Evet evvela davetin gerekliliğine ikna etmeliyiz kendimizi, daveti kıldığımız namaz gibi görmeliyiz, ihmal ettiğimiz takdirde bize bir faturanın çıkarılacağının farkında olmalıyız. Meseleye ancak böyle bakarsak daveti hayatın merkezine yerleştirebiliriz ve devamlı kılabiliriz, aksi takdirde hep başkalarının yerine getirmesi gereken, bizimle ilgisi olmayan ütopik bir görev olarak görürüz. Öyleyse yapmamız gereken bellidir; daveti vazgeçilmezimiz kılmak, daveti merkeze alan bir çalışma planı geliştirmek ve Ümmet-i Muhammed’i taşıyacak kabiliyette davetçi kadrolar yetiştirmek…
Yazımızı, Ahmed bin Hanbel’in -konumuza da dokunan- şu muhteşem tespitiyle bitirmek istiyoruz: “Dava vakit artınca yapılan iş değildir; vakti şekillendiren iştir.”
Sözlerimizin sonu, Alemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun…
