KAPAK-Dr. Yunus Keleş – Ahir Zaman Ümmetinin En Mühim Vasfı

KAPAK-Dr. Yunus Keleş – Ahir Zaman Ümmetinin En Mühim Vasfı

Bizden önceki ümmetlerden en fazla bahsedilen Yahudi ve Hıristiyanlar hakkında nazil olan ayet-i kerimeler çağımızla ilgili çok net yol haritaları ortaya koymaktadır. Bu önceki ümmetlerin halleri elbette hikaye olsun diye açıklanmış değildir. Bize çok mühim ikazlar ve irşadlar barındırmaktadır. Yani o ümmetlerin; Allah Teâlâ, peygamber ve vahiy ile olan münasebetleri nasıl olup ve ne ile sonuçlandığı açıklanırken bizden de buna göre intibaha gelmemiz, onların hallerini düşünmemiz, sakınıp ibret almamız istenmektedir. Şu halde, önceki ümmetlerin ibret olduğu hususları özetleyecek olursak;

a. Onlar gerek yöneticilerinin gerekse kendilerinin çıkar ve hevalarını tıkayan, onları terbiye etmek maksatlı gelen ayetleri inkar etmişler ya da ayetlere olmadık manalar yükleyip vahyin maksadını iptal ederek sapkın yorumlarla yoldan çıkmışlardır.

b. Onların bu saptırıcı yorum hal ve tavırlarına karşı Hakkı tebliğ eden ve sapmalarına karşı onları eleştirip açıkça karşı duran vahyin maksadını net ortaya koyarak hevalarına takoz koyan nice peygamberi ya öldürmüşler ya da o peygamberin etkisini kırmak, tesirini yıpratmak için çalışmışlardır. Artık temel sarsıldığı, hevalarının ve çıkarlarının önündeki engeller zayıflatıldığı için bu sefer pervasızca günahlara, isyanlara, zulme ve taşkınlığa dalmak onlar için kolay hale gelmiştir. (Âl-i İmran, 112)

c. Bu taşkınlıkla tuğyan hali, onların, vahyin hidayet ve nur yolundan mahrum kalmalarına, kesin delilleri görmeyip şüphelerin altına düşerek ifrat ya da tefritle hakkın hududunu çiğneyip ters yola girmelerine sebep olmuştur.

d. Öyle ki Hakk’tan sapınca ya iyice fısku fücurda pervasızlaşmışlar ya da aşırı bir tutum ve taassupla güya din adına boş istekler, hissilik ve önceki şirk kültüründen taşıdıkları tevhide aykırı dinci yapılanmalara yönelmişlerdir. (Maide, 78)

e. Bu durumdan endişe eden bir kesim ise, önceleri kötülük yapanları, iyiliğin aslını bozanları bu kötülükten vazgeçirmeye çalışmışlar, onun için onların yanına gitmişler ancak asıl vazifeleri vazgeçirmek iken onlarla yarenlik, ahbaplık yapmaya devam etmişlerdir. Bu kesim, uyardıkları hususlarda onlardan bir intibah, tövbe meyli, uyarılara karşı hata ve sapmalarına dair bir itiraf ve ıslah gayreti görmedikleri halde mümin duruşunun gerektirdiği Hakkın izzetini yansıtacak bir karakter göstermedikleri gibi gitgide o kötülüklerin ve sapmaların frekans alanına girerek duruşlarını, şahsiyetlerini ve izzetlerini yitirmişler, artık kötülüklerden vazgeçirme, Hakk’ı beyan etme dirayet ve şecaatini gösteremez olmuşlar ve hüsrana uğrayıp gitmişlerdir. (Ahmed İbni Hanbel, Müsned I, 391.)

f. Onlardan az bir kesim iman sözleşmesinin ardında durarak iyiliği hakim kılmayı kötülükten sakındırmayı sürdürmüşler, sebat etmişler ve sonuna kadar mücadele etmişlerdir. (Âl-i İmran, 199)

g. İşte bu sahih yoldan sapan taifenin durumu, onların Allah’ı, kitabı, peygamberi tümden reddettiği anlamında değildir. İşte Tevrat’la, İncil’le ya da Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman veya Hıristiyanlar için Hz. İsa ile nispet ve bağlarını hiçbir zaman reddetmemişlerdir. Ancak onlar bütün bu nispetleri toptan reddeden diğer paganist, deist veya firavuni otorite ve güçlerle düşüp kalkmak ve onlarla dayanışmaktan geri durmamışlardır. Bu zalim ekonomik güç ve muhitlerin değirmenlerine su taşımaktan çekilmemişlerdir. Evet kendileri de dinin bir kısım hüküm ve beyanlarını bozmuşlar ama en azından kitap ve peygamberle ilgili bağları sebebiyle yani ehl-i kitap olarak anılmışlardır. İşte bu diğer küfür ehlini İslam’ın davetine karşı tercih etmeleri, kendi dinlerinin sahih aslını açıklayan İslam’ın çağrısını duyup teslim olacak yere İslam’a düşmanlık beslemeye, Müslümanlara karşı kin geliştirmeye, Müslümanlara her türlü hile, fenalık ve entrika kurmaya ahdetmişlerdir. Müslümanların sıkıntısı onları ferahlatıyor, rahatlıkları ve muvaffakiyetleri ise hafakan gibi kinli kalplerine çöküyordu. Bu yüzden İslam tarihi boyunca dikkatlice inceleyecek olursak bu kin ve düşmanlığın nasıl her devirde yoğunlaşarak İslam dünyasına musallat olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bu nedenle onlar Allah’ın gazabına maruz kalmışlar ve dalalet yollarına kapılmışlar, elde ettikleri bir takım ekonomik, teknik imkan ve nimetleri de kendilerinin iyi bir durumda olduğuna işaret sayarak kendilerini aldatmışlardır. (Âl-i İmran, 120)

Şu son asırda dünya tarihinde hiç görülmemiş bir surette dünyayı felaket, savaşlar ve ekonomik soygunlara sürükleyen bu taifeye karşı ümmet-i Muhammed olarak şu çok mühim esaslara sımsıkı yapışmamız gerekmektedir. Ayet-i kerimelerden çıkardığımız uyarılar şöyledir;

A. Bu ümmetin en büyük vasfı Âl-i İmran 110. ayet-i kerimesinde belirtildiği üzere iyiliği emredip hakim kılmak, kötülüğün önüne geçip onu akim kılmak olunca bu vasfı yok etmeye veya savrultmaya veyahut zayıflatıp işlevsiz hale getirmeye çalışanlar, her ne olursa olsun çok net ve keskin bir mukavemeti hak etmektedir.

B. Ümmetin bu en önemli vasfına halel getiren ister politik bir manevra ister kanuni bir düzenleme ister ilmi-fikri çaba olarak kendini sunan düşünce ve akımlar, ne olursa olsun fark etmez, eğer ümmet-i Muhammed olduğumuzu teyit ediyor ve onun şerefiyle nasiplenmiş olduğumuzu söylüyorsak bunun gereği odur ki bu en büyük vasfın işlevini iptal eden hiçbir şeye müsamaha gösterilmemelidir. Tabii ki tatbikatta kötülüğü engelleme, kimlere veya hangi kurumlara nasıl ve hangi şartlarda vazife düştüğü ayrı bir konudur, bu yazıya sığmaz. Bu durumda eğer sabır kuşağını kuşanmakla beraber İslami hassasiyet ve karakterin net duruşunu ortaya koyar, hiçbir kınayışa aldırış etmez, iman sözleşmesinin gereği her alanda mücadele azmini sürdürürsek onlar bize savaş veya ekonomik birtakım yıpratmalar dışında zarar veremezler. Çünkü mutlak güç ve kudret sahibi Allah Teâlâ, onların her yaptığını bilmekte ve onları kendi plan ve faaliyetleriyle kuşatarak ummadıkları yerden darbe hazırlamaktadır (Âl-i İmran, 120). Onlar, Hakk’ın nurunu asla söndüremezler ve bu nurun yeryüzüne hakim olmasına karşı kahrolmaktan başka ellerine bir şey geçmez. Hafazanallah eğer biz bu en mühim vasıfları ihlal eder, tencere-tava ya da çıkar hesaplarıyla gardımızı düşürüp, mücadeleyi bırakırsak bu sefer ibret olma tehlikesi bizi bulur. Ancak bu ümmetten bu vasfı ve vazifeyi hakkıyla yerine getiren kesimler kurtulabilir. Yine öncekilerin düştüğü dinin içini boşaltma, bu külli ve en mühim ümmet vasfını söndürmeye sebep olan modernist, tarihselci veya seküler yorumlarla yolumuzu şaşırırsak veya din adına dincilik yaparak güya din gayreti görüntüsüyle kötülükle mücadele vehmi veren modern Harici (Boko Haram, DAEŞ tarzı) ve modern Batıni (FETÖ tarzı) akımlara kapılırsak bu sefer de Kur’an bize hidayet ve nur rehberi olmaz, maazallah ehl-i kitabın haline düşer, fasıklık ve dalâlet damgası ile hüsrana uğrarız.

C. Aynen bunun gibi ümmetin bu en mühim vasfını yok sayan veya bunu tıkayan her tür uluslararası sözleşme ve yükümlülüklerden ve bunu yansıtan dahili düzenlemelerden de bir an önce yakamızı kurtarmak en büyük ve acil farzlardandır. Aksi halde ayakların kayması işten bile değildir. Âdeta öncekilerin yaptığı şekilde Peygamberi öldürme veya işlevsiz bırakma gibi bir pozisyona düşme tehlikesi söz konusudur. Zaten Gazze olayından sonra bu arsız, küstah, ukala ve kibir abidesi taifenin cici bici hukuk, adalet, insanlık söylemlerinin boş ve kof olduğu hamdolsun şüphe götürmez şekilde zahir olmuştur. O halde böyle asılsız bir seraba fidan dikip ürün bekleme şaşkınlığından bir an önce çıkmazsak vahyin bereketinden ve izzetinden mahrum kalır, birbirimizi yiyip bitirerek âdeta Cenâb-ı Hakk’ın gözünden düşeriz. Deccaliyet çağına adım attığımız bu dünyanın kerâhet vaktinde daha fazla oyalanma lüksümüz yoktur.

YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.