KAPAK-Ahmet Belada – Tebliğde Usul

KAPAK-Ahmet Belada – Tebliğde Usul

Usul, temel olarak yöntem, esas, kural, temel ilke anlamlarına gelir. Kullanıldığı alana göre anlamı değişebilir.

Hukukta: Davaların nasıl yürütüleceğini belirleyen kurallar bütünü,

İlimde: Bir ilmin dayandığı temel prensipler,

Dini terminolojide: “Dini hükümlerin temelleri ve dini hayatın dayandığı ana kurallar.”2

Özetle usul, bir şeyin nasıl yapılacağını belirleyen temel yol ve kurallar demektir. “Her işin bir usulü var.” tabirinde olduğu gibi

Usul ve asl kelimelerinin tebliğ açısından izahına gelince; adına ister davet ister irşat ister tebliğ, ne denirse densin bu görev, yerine getirilmesi gereken en önemli vazifelerdendir. Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak, hadis-i şeriflerde Peygamber aleyhisselam bunun üzerinde çokça durmuş, bu iki temel kaynağı esas alan ulema da çok sayıda kitap yazmıştır.

Hemen her meselede olduğu gibi olay, mevzunun kaynaklarda olması değil, bunun esasına ve usulüne uygun yapılmasıdır. Bu hususta birkaç örnek vermek istiyorum.

Örnek 1: İmâm-ı Âzam, İmam Ebu Yusuf’a vasiyetinde şöyle demiştir: Sultandan ilme uygun olmayan bir şey gördüğün zaman, onu kendisine itaatinle beraber an. Çünkü onun eli senin elinden kuvvetlidir. Ona; “Size itaat ediciyim. Ancak gidişatında ilme uygun olmayan bir şey arz edeceğim”, dersin. Bunu sultanın yanında bir kere yaparsan yeterlidir. Zira üzerine düşer ve devam edersen belki sana kahreder. Bu da dinin yıkımı olur.

Şayet senin dininde ciddiliğini ve iyilikleri yapmadaki kararlılığını anlamak için onu bir kere söylediğinde yaparsa tamamdır. O hatayı tekrar yapması durumunda yanına yalnızca gir ve öğüt ver. Eğer bidat ehli (sapık mezhep sahibi) ise, sultan da olsa onunla tartış. Allah’ın kitabından ve Resulullah’ın sünnetinden bildiklerini söyle. Kabul ederse ne âlâ, etmezse artık seni ondan korumasını Allah Teâlâ’dan dile ve ölümü an.

Üstadın ve kendilerinden ilim aldığın kimseler için bağışlanmalarını dile ve Kur’an okumaya devam et, kabirleri, şeyhleri ve mübarek yerleri çok ziyaret et.”3

Örnek 2: Kelile ve Dimne4 kitabında geçen hikâyeye göre sorumlu bilge kimsenin davranışı şöyle izah ediliyor: Dönemin hükümdarı Debşelîm, millete zulmediyor, herkes ondan korkuyor ve endişe içinde yaşıyordu. Hiç kimse karşına çıkıp da yaptığı yanlışları söyleyemiyordu. Birilerinin söylemesi gerekiyor. “En büyük cihad, zalim hükümdara gerçeği söylemektir.” düsturundan hareketle, bilge Beydebâ talebelerine: “… Biz, -ülkemizde ve dünyada- nâhoş fiiller işlendiğinde onları uyarmak, kıblelerini/yönlerini adalete ve iyiliğe çevirmek için yetişmiş, kendimizi bu günler için hazırlamışızdır! İşlenen uygunsuz hallere göz yumar ve görevimizi yapmazsak halkın gözünde onlardan daha bayağı vaziyete düşeriz!” der. (…)

Durum kötü vaziyetteyken, vatanı terk edip gitmek, bana göre uygun bir karar olmaz. Onu, bu yanlış gidişat içinde bırakmak ve işlerine hiç karışmamak da hikmetimize yakışmaz. (…) Bilene yakışan, başa gelmesi muhtemel musibetlerden, bunların ağır neticelerinden korunmaktır. Diğer taraftan maksada ulaşmak için de korkulan şeyi bertaraf etmektir.” Beydebâ da bu gerçeklikten hareketle usulüne uygun vaziyette Debşelim’e giderek yaptığı yanlışları tek tek anlattı.

Anlattı ama Kralın tekdir ve hakaretine maruz kaldı. Zindana atıldı… bir müddet sonra yaptığına nedamet duyan Debşelîm, Beydebâ’yı zindandan çıkardı. Pişmanlığını dile getirmekle de kalmayıp, sarayda ona çok güzel imtiyazlar tanıdı. Türk-İslam yapıtlarının en önemlilerinden Kelile ve Dimne, kralın isteğiyle Beydaba tarafından o zaman yazıldı.

Örnek 3: Ulema-Ümera: Bir toplumda alimler, eğilip bükülmeden inandıklarını yazıp söyleyebiliyorlarsa o toplumda, yöneten de yönetilen de güzel olur. Tersi olursa yöneten de yönetilende sıkıntılı olur. Böyle ortamlarda ulemaya çok iş düşmektedir. Bunun en güzel örneklerinden biri de Muaviye ile Ebu Müslim el-Havlânî arasında geçen şu olaydır.

İbn Teymiye anlatıyor: el-Havlânî, bir keresinde Emevî Halifesi Muaviye bin Ebu Süfyan’a; “Selam üzerine olsun, ey ücretli!” deyince saraydakiler onu uyararak, şöyle demesini istediler: “Selam üzerinize olsun, ey hükümdar/emir.” Fakat el-Havlânî, ısrarla el-ecir (ücretli) kelimesini üç defa tekrarladı.

Arabın dört dâhisinden birisi olarak kabul edilen, insanı iyi tanıyan Muaviye: “Ebu Müslim’i rahat bırakın. O söylediği şeyi en iyi bilendir.” dedi.

el-Havlânî: “Sen bir sürünün sahibi tarafından, onları gözetmek için ücretle tutuldun. Eğer uyuz olanları iyileştirip sıhhate kavuşturursan, hasta olanları iyileştirirsen ve onların en alttakilerini en üsttekilerine yeğlersen, bu sürünün sahibi sana hak ettiğin ödülü verecektir. Fakat eğer uyuzları iyileştiremezsen, hastaları tedavi etmezsen ya da onların en düşük derecede olanlarını en üstte olanlara yeğlemezsen, o zaman sürünün Efendisi seni cezalandıracaktır.” der.

Örneği veren İbn Teymiye, yöneticinin tebaasını gözetmek zorunda olduğunu, Allah’ın mahlukatının hakkını koruması için yöneticiler atadığını söyler. Şöyle bir de benzetmede bulunur; bu hal, bir ortağın diğeriyle olan ilişkisine benzer. Bu sebeple yöneticiler, hem koruyucu hem de vekil işlevlerine sahiptirler. Eğer bir koruyucu veya bir vekil, ticaret yapmak için ve mülk -almak ve satmak- için en uygun olmayan birini vekil olarak tayin ederse veya bir ticaret malını, ona daha yüksek bir ücret vermeye hazır biri varken birine daha düşük bir fiyattan satarsa, bu durumda o, ortağına (veya vekiline) ihanet etmiş olur. (…)

İbn Teymiye’ye göre hükümet etmek, dinin amaçlarına ulaşmanın bir aracı olarak veya Allah’a daha yakınlaşmak için kullanma vesilesi olmalıdır.

Muhammed İkbal; “güç ve dürüstlük, bir arada nadiren bulunur… Politik otorite dinden veya din politik otoriteden ayrıldığı zaman, insanların işleri fesada uğrar.” der. Bu yüzden politik gücün kendi başına gitmesine izin verilmemesi ve ahlaki bir yöne doğru yönlendirilmesi kesinlikle elzemdir.

Ulema bunun için vardır. Kendi çıkarları için bu görevini ifa edemeyen ulemanın sorumluluğu, ümeradan daha aşağı değildir.5

Abdülbaki Aydoğmuş; “Bir toplumda mesleği hakikat olanlar (ulema), mesleği siyaset/popülizm olanlara (ümera) tabi olursa, o toplumda Hak incinir, çürüme başlar.” demektedir.

Nizamülmülk ve İmam Gazali başta olmak üzere birçok siyasetçi ve alim üzerinde derin etki bırakan el-Fârmedî; “Ey er, ne çağrılmaktan dolayı sevin, hoşlan ne de mahrumiyete düşmekten, kovulup sürülmekten dertlen, tasalan. Seni kabul ederlerse, bunu ganimet sayma; sürerlerse de bozguna uğrama sakın. Bir soluk bile nimete aldanmazsın o vakit, belaya düşünce de gam seni alçaltmaz.”6

Ne düşündüğünü ne söylediğini bilenin, Hakk’ın savunuculuğunu ilke edineninin tabasbusçuluğa ihtiyacı yoktur. O er, kınayanın kınamasından korkmadan, hâsid’in hasedinden çekinmeden, usule ve esasa riayet ederek kulluğunun gereğini yerine getirir/getirmelidir.

Hakkı Tavsiye

Hakk’a sarf edilmeyen her şey batıldır, hasarlıdır.

Hak, doğru olanı yapmayı, hak üzere birleşmeyi, hep Hakk’a davet etmeyi, hak ve doğruluk üzere hareketi tavsiyedir.

Hak, her ne pahasına olursa olsun, usulüne ve esasına uygun olmak koşuluyla gerçeği söylemekten vazgeçmemektir. Bu yolda muhtemel sıkıntılara sabretmektir. Sabır, nefsin iyi bir şey yapmak veya kötülüklerden kaçınmak için acıya, meşakkate tahammül kuvvetidir. Bu da iki türlü tezahür eder.

  1. Elem ve külfete sabırdır ki bununla itaatin, mücahedenin ve güzel amellerin meşakkatlerine katlanmak suretiyle yüksek himmet ve gayret sahiplerinin ulaştıkları başarılara erişmektir. Cenab-ı Hak; “Namazı kıl, iyiliği emret, kötülüğü yasakla, sana isabet edene sabret, kuşkusuz bunlar (Allah’ın yapmanı emrettiği) kesin işlerdendir.” buyuruyor.7
  2. Diğer bir sabır da lezzet ve şehevî isteklere sabırdır. Bununla da haramdan, yasaklardan ve hoş görünüp de sonu fena olan aldatıcı, tehlikeli, maddi veya manevi zarar verici şeylerin zararlarından sakınmaktır.

Efendimiz;“Cennet zorluklarla; cehennem ise aşırı arzularla çevrilmiştir.”buyuruyor.

Övülen ve tavsiye edilen sabır, iman ve güzel amel ile hak ve hayır yolunda gösterilen sabırdır. Yoksa sabır; her kötülüğe katlanmak, her aşağılığa boyun eğmek, pislikler içine düşüp de her ne pahasına olursa olsun, ondan çıkmaya, kurtulmaya çalışmamak, çabalamamak, batılda fenalıkta saplanıp kalmak ve şerre rıza göstermek demek olan tembellik, zillet ve miskinlik ile düşüklükten ibaret bulunan duygusuzluk değildir.8

Elçi Seçimi

Davetçinin, sadece kendisinin donanımlı olması kâfi değil. Muhatabını da bütün yönleriyle tanıması gerekir. Anlatacağı konuyu güzel anlatmasının yanı sıra nezaket kurallarına da riayet etmelidir. Yeterli olmadığı konuda ehlinden faydalanmayı da bilmelidir. (Hz. Musa’nın anlatmada kendisinden daha mahir olan kardeşi Hz. Harun’u Allah’tan yardımcı istemesi gibi)

Cenab-ı Hakk’ın resullerini, Hz. Peygamber’in (as) İslam davetçilerini belirleme konusundaki tutumu bizler için temel ölçüdür. Zira yapılacak olan vazife en ulvi işlerden olduğundan seçilecek davetçilere ziyade dikkat edilmelidir. Efendimiz de bu hassasiyeti bildiğinden gönderdiği davetçilerin hiçbirini rastgele “Sen şuraya, sen şuraya git.” dememiştir. Aksine, tespit edilen her bir davetçi, gideceği yerin dinini, dilini bilmenin yanı sıra, gideceği ülkenin/bölgenin yöneticisi hakkında da bilgi sahibiydi. Ayrıca diplomatik dile, öz güvene, temsil kabiliyetine ve yüz güzelliğine de sahiplerdi.9

Konudan biraz uzak gibi olsa da irtibatının olduğunu düşündüğüm şu iki örneği vermek istiyorum. Bir fabrikatör, imalatını yaptığı makinelerin satılması için pazarlamacısını gönderir. Pazarlamacı, gitmeden önce gideceği insanın hobilerini, fobilerini, yeme içme ve giyim zevki dahil hemen her durumunu öğrenir ve vakti geldiğinde yola çıkar.

İş yerine vardığında, hoşbeşin ardından; “Ne içersiniz?” sualine çok az kimsenin içeceği farklı bir şey isteyerek cevap verir. Bu durum adamın dikkatini çeker. “İlginç! Demek ki, onu sadece ben sevmiyormuşum.” der. Böylece konuşabilecekleri ortak bir nokta bulunur. Muhabbet ilerleyince pazarlamacı bir yolunu bulup, adamın en hassas olduğu av bahsini açar. Avcıların mübalağalı konuşmalarını da dikkate alacak olursak, anlattıkça anlatırlar mevzu bir hayli ilerler. En sonunda geliş maksadını açıklar ve makinelerini övmeye, anlatmaya başlar. Belki bir ya da hiç almayacak adam birçok makine alır.

Hakeza! Kundura imalatçısı bir adam, pazarlamacılarını araştırma yapmak üzere Afrika’ya gönderir. Elemanları döndüğünde iş veren, oralarda nasıl bir pazarın olduğunu sorar. Birisi, “Efendim onlar ayakkabı giymiyor, yalın ayak geziyorlar, orada satış olmaz.” der. Diğeri, “Efendim, ayaklarında hiç ayakkabı yok. Onlara çokça ayakkabı satabiliriz.” der. Tek olay, iki farklı yorum! Mesele işin ne derece sahiplenildiği ve nereden bakıldığıyla alakalı. Davetçi de Alev Alatlı’nın deyimiyle davetini “mış” gibi değil de inanarak ve ibadet anlayışıyla yaparsa birçok insana gerçeği anlatabilir.

Bu açıklamalardan sonra tebliğcilere şu hususlar tavsiye edilebilir/edebilirim;

  1. Tebliğ ederken, muhataplarımıza, samimi takdirlerde bulunarak başlamalıyız!
  2.          //                     hatalarını doğrudan ve özellikle insanların içinde söylemeliyiz!
  3.          //                     önce kendi hatalarınızdan bahsetmeliyiz!
  4.          //                     emir verici ve yasaklayıcı olmaktan ziyade sorular sormalıyız!
  5.         //                      muhatabınızın gururunu incitmemeye dikkat etmeliyiz!
  6.         //                      takdir edecek söz ve hareketlerini bulmaya çalışmalıyız!
  7.        //                       ona değer ve kıymet verdiğinizi belirtmeliyiz!
  8.       //                        teşvik edin, hatalardan kurtulmanın kolaylığını anlatmalıyız!
  9.       //                        yapmasını istediklerinizi sevdiriniz, zorlamalıyız!10

Kaynakça

  1. Ahmet Özel (Hazırlayan), Dinî Terimler Sözlüğü (…) İSAM Yay. İst.2023
  2. Bekir Topaloğlu-İlyas Çelebi, Kelam Terimleri Sözlüğü, İSAM ya. İst. 2019
  3. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Yay. İst. 1971, C. 9, s.6051
  4. Kelile ve Dimne, hayvan hikâyeleri aracılığıyla ahlâkî ve siyasî öğütler veren klasik bir nasihat (siyasetnâme) eseridir.
  5. İslam’da İhya ve Reform, Fazlur Rahman, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2022, S.224-25
  6. Ebû Ali el-Fârmedî, DİA
  7. Lokman, 31/17
  8. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Asr Suresi
  9. İbrahim Halil Er, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mektupları, PTT Kültür Yay. 2017
  10. Dale Carnegie -Ömer Rıza Doğrul- Dost Kazanmak ve İnsanlar Üzerinde Tesir Yapmak, Cevat Şen Yay. İst. 1976
YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.