İMBİK – İndik Pazara / Nuri Ercan

İnsan hayatı, doğum ile başlayıp ölüm ile sona eren kaçınılmaz bir yolculuktur. Belki yolculuk, belki ucu-sonu belli olmayan bir seferin mola anıdır. Bu süreç, bazen büyük sevinçlerle bazen de derin acılarla doludur. Dünya hayatıdır bu.
İnsan, hayatta pek çok şey elde etmek için ölümüne çabalar; eğitim alır, meslek edinir, mal biriktirir ve geleceğini planlar. Ancak, ecel gelip çattığında, tüm bu birikimler geride kalır. Selası verilir verilmez insanın hiç giymek istemediği ama giydiğinde asla göremeyeceği bir libas geçirilir sırtına. Beyaz elbiseyi almak için de mal mülk sahibi olmaya gerek yoktur. Arkamızdan bir garip öldü deseler de vücudumuzu saracak elbiseyi mutlaka birisi temin eder.
O halde dünyada sermaye olarak sarıldığımız hiçbir şey bizim yarenimiz olamaz. Değmez, kahrolup kendimizi telef etmeye. Bu bağlamda, hayat yatırım yapmak için kurulan bir pazar yeridir. İnsan ana karnından pazara iner. İnmesine iner ama insanın sermaye biriktirmeye yarayacak ne bir kesesi ne de para koyacağı bir cüzdanı vardır.
Velâkin çevresi hemen ona alışveriş öğretmekten asla geri durmaz. Bebeklikten itibaren insan, kendisine sunulanlarla bir alışveriş içindedir. Aile, akraba, çoluk çocuk, eğitim, arkadaşlıklar, iş hayatı ve nihayetinde elde ettiği mal-mülk, bu alışverişin unsurlarıdır. Ancak, ne kadar kazanç elde edersek edelim, hepsini son durakta bırakır gideriz.
Daima bir geçicilik hissederek kalıcılığa doğru yol almak için didinip duran âdemoğlu biriktirmekten hiç vazgeçmez. Yaşar ama gece gündüz içine akan ebedilik hissine bir beğeni atayım demez. Yaşamak geçmektir. Geçmek tükenmektir. Tükenmek gerçekten tükenmek midir, yoksa kafesin yok olması mıdır, bir türlü idrak etmeye yanaşmayız.
Etrafımızda çevremizde nice kuşların kafeslerden uçup gittiğini, kuşsuz kalan kafeslerin eriyip toprak olduğunu görürüz. Ne var ki bir türlü içimizdeki kuşun da bir gün kafesinden uçup gideceğini kabul edemeyiz.
Hayatın geçiciliği, insana ne tür bir miras bırakması gerektiğini de düşündürmeli değil midir? Yaşamak için dünyevi çabalar elbette önemlidir, ancak insanın asıl bırakacağı miras, yaptığı iyilikler, insanlara kattığı değerler ve geride kalanlara bıraktığı güzel anılardır. Çünkü ölüm, kuşu kafesten ayırmaktan başka bir şey değildir. Beden bu dünyadan kalır. Ruh uçma serüvenine devam eder.
Yunus Emre’nin Kur’an’dan süzerek oluşturduğu düşüncesinde sıkça vurgulanan sevgi, hoşgörü ve paylaşım, insanın dünya hayatında bir yol haritası belirlemesi için yeter de artar bile. Sevgi, hoşgörü ve paylaşım iyi olmanın temel ilkeleridir. Eğer insan bu ilkelere rağmen hayatını sadece mal-mülk biriktirmek üzerine kurarsa, sonunda yapayalnız ortada kalacak demektir.
İş bu söze Hak tanıktır,
Bu can gövdeye konuktur.
Bir gün çıkar, gider evden,
Kervan gibi, konar-göçer.
Kuş kafesten ayrılırken müflis tüccarlar gibi yalın yalbırdak göçecektir. Bu göç son göçtür; yolda dizilmez.
Biz de oyalandık, biriktirdik, mal sahibi olduk. Kalıcı olmayacağımızı bile bile biriktirdiğimiz her şeyi gümrükten geçirebilecek miyiz?
Dünya hayatı, ahiret hayatına hazırlık sürecidir. Bize sunulan tarlayı ekip dikip otomatikman ahirete geçip orada bize destek olacak ürünler yetiştirmek yerine, tarlayı kimin ekip dikeceğini bilmeden nadasa bıraktı isek sermayeyi kediye yükleyen acemi çiftçi gibi ortada kalırız.
Ya da tarlaya ekilmesi yasak olan ürünler ekip sahibini kızdırırsak tarlanın icarını ödemek için ağır bir yükün altına gireriz. Hesaplaşırken ödeme yapmak için taksit yok, tek çekimli temassız kart da olmayacak elimizde.
Düştük ana rahminden pazara
Kefen aldık döndük mezara.
Yunus Emre