Ramazan Kayan'la Röportaj
Şubat 2017 Muhammed Soner BAŞER A- A+
A- A+

Ramazan Kayan'la Röportaj

Kitabın adına dair kitapta bir bilgi yok. Mavi, denizi; kırmızı da kanı mı temsil ediyor? Niye Mavi Kırmızı?

‘Furkan’ ismini koymak aklımıza geldi ama kitapta anlatılan sadece Furkan değil. Geminin tamamını, anılarımızı anlatmaya çalışıyoruz. Bu konuyla ilgilenen arkadaşlarla istişare ettik. Mavi, Mavi Marmara’yı Kırmızı da şehitlerimizin kanını temsil etsin dedik.

Diğer yandan bu dönemde bir kitabın kapağı ve ismi çok önemli. Gençlerin ilgisini çekebilecek bir ismi nasıl bulabiliriz diye düşündük. İstişareler neticesinde günümüz gençliğinin dili ve tarzı bu gibi şeylere daha yatkın kanaati belirince böyle bir tercihe gittik. Çünkü gençlerin merakını uyandırmamız lazım. Meraklandırmadığın bir şeye ilgi duymayabiliyorlar. Şu an mevcut dünya sisteminde de ticari ürünlerde önce merak oluşturuluyor, sonra piyasaya sürme işi yapılıyor ve bilgi veriliyor. Biz ticari bir mantıkla yaklaşmadık ama bir mesaj vereceksek önce insanların dikkatini çekmemiz gerekiyor ki sonra mesaj araya gitmesin.

Kitabın adı Mavi Kırmızı olmasa ne olurdu? Kitap için düşündüğünüz alternatif isimlerden bazılarını öğrenebilir miyiz?

Kitap sadece İslami bilince sahip gençlere hitap etmekle sınırlı kalmasın istedik. Kitabın ismine ‘Mavi Marmara’ deseydik Mavi Marmara ile ilgilenen kesim belli… Önyargıları olanlar var… Veya ‘Şehit Furkan’ deseydik yine belli bir İslami altyapısı olanlar ilgi duyacak. Fakat ‘Mavi Kırmızı’ ile belki de şu ana kadar ilgi alanımıza girmeyen ama ulaşmamız gereken kesimlere bu isim biraz daha dikkat çekici olabilir diye düşündük.

“Furkan inşallah A’dan Z’ye bir şehittir.” diyorsunuz. A’dan Z’ye olmayan şehitlerde mi var?

Tabi. Mesela bazı şehitlerle ilgili insanın tereddütleri var. Bunu kendileri de son anlarında ‘acaba…’ diyerek hissediyorlar. Allah Resulü mesela Hz. Hamza’ya Seyyidü’ş Şüheda diyor, Şehitlerin Efendisi. Bunu diğer şehitleri hafife almak anlamında söylemiyor. Ama şu da bariz bir şeydir ki Hz. Hamza’nın, Hz. Hüseyin’in, Musab b. Umeyr’in şehadeti herkesin içinde farklı bir yer edinmiştir.

Diğer yandan şehitliğin çeşitleri var. Hükmî şehit, hukuki şehit, gerçek şehit… Mesela Allah Resulü bazı şehitlerle ilgili buyuruyor ki; “Kim Allah’tan samimiyetle şehitlik isterse o kimse yatakta ölse bile şehitlik mertebesine ulaşır.” Şimdi Allah Resulü’nün şehitlik payesini biçtiği yatağında ölen bir şehitle Uhud’da can veren bir şehidi aynı kefeye koymamız mümkün değil. Yine mesela suda doğulanın, enkaz altında kalanın şehit hükmünde olduğunu biliyoruz. Canını hemen teslim edenlerle bir müddet süre geçtikten sonra teslim eden şehitler de kendi içinde kategorilere ayrılıyorlar.

Kitapta ahir zaman gençlerine bakıp ahlar vahlarla hayıflandığınızı söylüyorsunuz. Kendimizi korumamıza yardımcı olabilmek için bize ahir zaman gençliği hakkında bilgi verir misiniz?

Allah Resulü “Kıyamet kopmakta olsa da elinizdeki fidanı dikin” buyuruyor. Ahir zamanı bahane ederek kendimizi kenara çekip kenarda duramayız. Bu gençlik bizim imtihanımız, bu gençliğin beklentilerine cevap vereceğiz. Gençliğe de güveneceğiz. Her şeyi biz yapacağız diye bir şey de yok. Ben inanıyorum ki gençliğe fırsat verilirse hiç ummadığımız gençler güzel şeyler yapacak. Ama gençliğin tehditlerini ve tehlikelerini de bilmemiz lazım. Gençleri nerelere ikna etmemiz gerektiğini de iyi tespit etmemiz lazım. Şu ortamlara gençleri çekmemiz lazım. Çünkü dünyadaki mevcut ortam kirli ve karanlık. Şüphelerden kurtulmaları için gençliğe merhametle ulaşmamız lazım. Topyekûn gençliğin fıtratının bozulduğunu düşünmüyorum. Elbette bozulanlar vardır ama genelleme yapmamak lazım. Verdiğimiz emeklerin karşılığını Allah bize fazlasıyla verecektir. İnsana çalıştığının karşılığı vardır.

Gençler rol model arıyor. Niye Esma Biltaci dünyada bu kadar etkili oldu? Genç kızlarımız şehadet, diriliş, cihat diyor da önlerinde de somut bir rol model lazım. Neden Furkan’a bu kadar çok ilgi var? Çünkü kendileri gibi biri. Lisede okumuş, üniversite aşamasına gelmiş, İslam’a kendini adamış. Demek ki bu zamanda mümkün. Ama ben liselerde Mus’ab b. Umeyr’i anlattığımda gençler bana “o bize çok uzak, biz kim Mus’ab olmak kim…” diyorlar. Ama bu çağın Mus’ablarını anlattığım zaman gençlerin kaçacak yeri, mazereti kalmıyor.

“Gençlik Furkan aynasında kendini tanıyor, tartıyor.” derken kitabınızı böyle bir aynaya benzetebilir miyiz? Nedir Furkan Aynası?

Furkan bir semboldür aslında. Furkan Aynası dememin sebebi de bu. Bir şahıs olarak almıyorum. Nasıl ki sahabe gençliği dediğimizde aklımıza Mus’ab geliyorsa -yoksa Mus’ab gibi güzelliklere sahip başka genç sahabeler de var- günümüz gençliği arasında sembol olarak akla gelen isim de Furkan oluyor. Mesele biyografi öğrenmek değil. O aynada kendimizi gözden geçireceğiz, kusurlarımızı göreceğiz, tevbe edeceğiz. Ayna bu demektir. “Mü’min mü’minin aynasıdır” demiyor mu Rasulullah?

Furkan size Fetih 29 ve Bakara 138. ayetleri hatırlatmış. Yine O’nun için “yaşayan Kur’an olmanın bu çağdaki güzel bir numunesi” diyorsunuz. Furkan’ı görmeyen ve bu ifadelerinizi kendince abartılı bulanlara neler söylemek istersiniz?

Fetih ve Bakara’daki o ayetlerde Allah mü’minlerin özelliklerine işaret ediyor. Biri Allah’ın boyasıyla boyanmak, diğeri alnında secde izi. Yani bu pratikte olmasa Allah kitabında anlatır mı? Bu sadece sahabe nesliyle ilgili bir kitap değil ki. Allah’ın boyasını ve secde izini belki biraz daha açmamız gerekiyor. Mesela secde izi… Alındaki secde izinden tanınmak. Şimdiye kadar buna kafa yormamışız ama aslında olay şudur; secdenin bir ahlakı var, secdeyle gelen bir karakter var, huy var, erdem var, incelik ve güzellik var.

Bunları biraz açsak alındaki secde izini bizim de taşıdığımız daha rahat anlaşılacak. Bu secde seni haramlardan koruyorsa, işte secdeye giden bir alnın gözlerini haramlardan nasıl koruduğu secde izi olarak bu defa gündemimize girecek. Burada da olağanüstü bir durum arıyoruz. Mesela falan adamın yüzünde nur var diyor. O zaman siyah derili olanlar ne olacak, onları nasıl tarif edeceğiz? Bakıyorsun Furkan’da bir edep, merhamet, insaf ve ibadet hassasiyeti var. İşte bunlar bizim karşımıza secde kimliğini, secde karakterini çıkarıyor. Secde izi tabirine böyle bakacağız.

Bir papazdan bahisle “onun gemiye dersini çalışarak bindiğini, sizinse apar topar geldiğinizi” söylüyorsunuz. İkinci bir yolculuk olsa tekrar gemiye binmeden önce nasıl bir hazırlık yapardınız?

Yeni bir sefer olursa yapacağımız şunlar; dünyayı daha iyi gözlemlememiz lazım. Bu yabancı dil meselesini gençlerimizin kısa sürede halletmesi lazım. Çünkü orada en çok dil meselesinden sorun yaşadık. Tercümanlar vardı zorlanmadık ama ben bu vesileyle kardeşlerimize şunu tavsiye ediyorum; mutlaka yurt dışı gezilerini gündemlerinize almanız lazım. Batılılar bu konuda bizden çok ileri. Onlar para kazanırlar, gezmeye çıkarlar, dünyayı tanırlar… Biz? Gayrimenkul ya da menkul alma derdine düşmüşüz. Bir zaafımızdan bahsediyorum. Seyahat kültürünün biz de oluşması lazım. Allah Teâlâ “Gezin, dolaşın, sizden öncekilerin halini görün, ibret alın” buyuruyor. ‘Gezin’ emrini biz il içi veya misak-ı milli sınırları içinde algılamışız. Bu sınırları aşmamız lazım. Dünya imtihan yerimiz. Bunu ben gemide birebir yaşadım ve dile getirdim.

Bizim kuşak dil meselesini yeterince çözmedi ama gençlerimizin buna mutlaka el atmanız lazım. O zaman dünyayla iletişim kurduğunuzda birçok kapı size açılıyor. Afrika, Avrupa ve Uzakdoğu seyahatlerimde bununla çokça karşılaştım. Dokunacak o kadar çok yürek bizi bekliyor ki… Seni senden tanımazsa İslam’la ilgili önyargıları nasıl kaldıracağız? Sen kendini ifade etmezsen algı operasyonuyla İslam’ı terörize edecekler. Fundamentalizm üzerinden yolunu kesecekler. Öcüleştirdikleri bir şeye karşı da İslamofobi’yi sürekli ısıtma yoluna gidecekler. Bunu yönüyle evrensel bakış noktasında gemi yolculuğu bize çok şey kattı.

Gemiye saldırı olduğunda “hangi amelimi Rabbime arz edecektim?” diye bir düşünceniz var. “Ellerim boş kaldı” diyorsunuz. Bu konuya dair şimdi söylemek istediğiniz bir şey var mı?

O anda öyle bir heyecan var ki, insanın dili tutuluyor. Sakın korkudan sanmayın. Allah korkuyu almıştı. Sekine denen şeyi orada anladım. Dilim tutuldu derken şunu kast ediyorum; mesela Kâbe’ye hacca ve umreye gidenlere “Kâbe’yi ilk gördüğünüzde yapacağınız dua çok önemli. Duanızı iyi seçin” diyorum. Kaç arkadaştan “hocam odaklandım ama Kâbe’yi görünce dilim tutuldu, hiçbir dua yapamadım.” diye duydum. En iyi dua o işte dedim. Orada kelimeler yetersiz kalmış. Sen öyle bir kilitlenmiş ve odaklanmışsın ki… Benim de tam olarak kast ettiğim o yani. Hiç müsterih olmuyorsun. O an da sanki öyle bir şey yaşadım. Ve en sonunda dedim ki, şu an Rabbimize takdim edeceğimiz şey Allah için akıttığımız gözyaşlarımız, dökeceğimiz kan ve ter.

Şehit ve yaralılarımız oldu. Onların bereketini sonradan gördük. Esas kurtuluşun orada o adanmışlığı göstermek olduğunu, yaralı ve şehitlere sahip olmak olduğunu geç fark ettik. İlk etapta üzüldük ama meğer kazanan onlarmış, kaybeden bizmişiz.

Musab bize çok uzak. Biz kim, Musab olmak kim? Fakat Furkan bize çok yakın, Furkan olabiliriz.” diyen gençler varmış. Böyle bir şey söylemek ne kadar doğru? Sahabenin bize yani günümüze olan uzaklığı kronolojik bir durumdan ibaret değil mi?

Gençliğin dünyasında durum böyle. Yoksa sahabe bize uzak olduğundan değil. Günümüz gençlerinin sahabeyi oturttukları yeri vermekte bu ifadeyi kullanıyorum. Bunu biri okulda çıkıp söylediği için birebir onu naklettim. Mesela birisi de çıkıp diyor ki “biz kim peygamber gibi yaşamak kim, biz kim Kur’an’ı anlamak kim …” Bunlar makul şeyler değil ama bizim gerçeğimiz. Bir kısım insanımızın sahabe algısı, Kur’an algısı, peygamber algısı böyle. Kur’an’ın tefsirini, mealini bile okumaktan çekinenler var. Bu beni aşar, ben Kur’an’ı anlayamam diyor. Biz bu anlayışı düzelteceğiz.

Biz 1400 sene öncesinin Mus’ab’ı olamasak bile bugünün Mus’ab’ı, sahabesi olabiliriz. Referansımız orası. O referanstan hareketle bunu güncelleyeceğiz yani. Onlar da etten, kemikten oluşan insanlar. Fedakârlık göstermişler, Allah onlara dereceler nasip etmiş. Aynı yolu izlediğimiz zaman aynı güzellikler ve aynı cennet bizim için de var. Bu da İslam’ın sürdürülebilir olduğunu, anlaşılabilir olduğunu ve bugünkü hayatta karşılığının olduğunu bizlere gösteriyor.

Biz kim Mus’ab olmak kim diyen genci ben çok iyi anlıyorum. Çünkü bazı hocalar daha önce Mus’ab’ı anlatırken ulaşılmaz model olarak anlatmışlar. İnsanüstü biriymiş gibi olağanüstü özelliklerle bezemişler. Bunu da anlatımlarımız daha etkili olsun diye yapmışlar. Ama önce onun da bizim gibi nefis sahibi olduğunu, dünyalık istek ve arzularının olduğunu, beşeri özellikleriyle birlikte bu imtihanı verdiğini anlatsak daha gerçekçi olur. Abartılar maalesef sahabeyi, peygamberi, kitabı ulaşılmaz kılıyor. Bariyerleri kaldıracağız ve bunu gençler yıkacak.

“Gençler, Furkan’ın şehadetinden evvel yaşadığı hayata özenmelidir” diyen babası adeta kitabı ve Furkan’dan alınacak dersi özetliyor. Son söz veya özet niyetine kitap ya da Furkan hakkında neler söylemek istersiniz?

Kitabın sadece bir anı, hatıra kitabı olarak kalmaması lazım. Furkan bilincinin gençlerimizde yayılması lazım. Furkan örnekliği üzerinden gençlerimiz tevbe ederlerse, kendilerini toparlarlarsa ve Furkanca bir duruşu kazanırlarsa Furkanca dokunuşlar ve dirilişler inşallah Furkanca doğuşların vesilesi olacaktır. Elhamdülillah gelen yüzlerce mektup, faks ve e-posta bunu bize gösterdi. Kocaeli Derince İmam Hatip’ten bir kız kitabı sekiz defa okuduğunu söyledi. O an çok duygulandım. Bu çocuğa bunu yaptıran şey işte şehitlerin bereketi. Artık kendime “kitap yazarken dikkat et, kime yazıyorsun, ne yazman lazım, fikrî ve ilmî kitaplar tamam, olsun da gençliğe dokunacak şeyler de düşün” demeye başladım. Benim yazmak ve yazarlıkla ilgili düşüncelerim de alt üst oldu. Benim temennilerimden biri de gemideki diğer şehitleri de birilerinin yazması lazım.

Siz gençlerin de zorlaması lazım. Çünkü yazı işi zor ve stresli bir iş. Konuşmak kolay. Konuşup geçiyorsun. Ama yazmak yoğunlaşmayı gerektiriyor. Bir de duyguları yazıya dökmek kolay değil. Bu konuda söz daha rahat. Yazı geleneğimiz de maalesef hala zayıf. Birebir yaşadığımız olayları bile yazmıyoruz. 12 Eylül’ü yaşadık, yazmadık. 28 Şubat’ı yaşadık, neler çektik, yazmadık. Yaş ilerleyince de unutulup gidecek bunlar. Geriye bir şey kalıyor; sizin gibi gençler bizi zorlayacak, konuşturacak, kayıtları yazıya dönüştürecekler. O zaman belki işimiz kolaylaşır.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Şubat 2017

Sayı: 16

Genç Adam Arşiv