Mayıs 2013 Enes BELADA A- A+
A- A+

Muhammed Emin Yıldırım ile Röportaj

Genç Adam’ın tanımasını ve takip etmesini istediğimiz isimlerden birisiniz. Bize kendinizden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

İnsanın kendinden bahsetmesi zordur. O yüzden hayatımı üçüncü bir şahıs olarak anlatacağım. M. Emin Yıldırım 1973 Erzurum doğumlu. Ortaokuldan sonra medrese tahsiline başladı. 89 gibi İstanbul’a geldi. 99’da Mısır’a İslâmî ilimler ve Arapça eğitimi için gitti. 2004’te döndü. 2004’ten itibaren de eğitim çalışmaları yapıyor. 2010’da Siyer Araştırmaları Merkezi’ni arkadaşlarıyla birlikte kurdu. Halen bu merkezde siyer ve sahabeyle ilgili çalışmalarını sürdürüyor. Yeni binamız “Uluslararası Siyer Eğitim ve Araştırma Enstitüsü” olarak istihdam edilecek ve 14 Nisan’da inşaallah hizmete girmiş olacak. Siyer ve sahabe alanındaki çalışmaları uluslar arası çabaya ulaştırma arzumuz var. Diğer taraftan yazı çalışmalarımız devam ediyor. Rabbimize ne kadar hamd etsek azdır; böyle güzel bir hizmetin içerisinde Peygamber (sav) ve sahabeyle birlikte bizleri istihdam ettiği için. Duam o ki (inşaallah siz de bu duaya gönülden âmin deyin) “Bu güzelliğin hakkını vermeyi Mevla bizlere nasip etsin. Âmin.” Bu bir nimettir.

Ahir zamanda “fetih” denince bunu nasıl anlamak gerekir?

Fetih ruhu bizim imanımızdan kaynaklanan bir şey. Biz Kur’ân-ı Kerîm’de geçmiş ümmetlerin kıssalarını, Peygamberlerin tevhit mücadelelerini, Peygamber (sav) ve sahabeyi okuduğumuz zaman böyle bir ruha ilk günden itibaren ulaştıklarını görüyoruz. Hepinizin çok iyi bildiği bir örnek var. Nübüvvetin ilk yıllarında işkenceler altında inleyen Habbab ibn Eret, Efendimiz’e (sav) gelip “Ya Rasulallah Allah’a dua et, bize bir çıkış yolu göstersin.” dediğinde, Efendimiz öncesinde bu işin tabiatını onlara öğretircesine ne demişti; “Sabredin. Çok acele ediyorsunuz. Sizden önceki ümmetlerin başlarına öyle şeyler geldi ki onlar yine sabırdan bir an geri durmadılar. Onlardan bazılarının bedenleri, etleri demir taraklarla taranırdı da yine de bu davadan vazgeçmezlerdi.” Efendimiz bu sabrı telkin ettikten sonra aslında bir de fetih mesajı ve müjde verdi o sözün devamında; “Yakın bir gelecekte Allah, Hire’den Hadramut’a (Yemen’den Irak’a yani Yemen medeniyetinden Bizans medeniyetine) kadar bütün topraklar inşaallah İslâm’ın olacak ve bir kadın tek başına hiçbir şeyden çekinmeden yolculuk edecek”.

Bizdeki fetih asla toprak fethiyle alakalı değildir. Elbette işin bir boyutu odur ama burada asıl olan şey gönüllerin fethidir. Gönüllere İslâm’ın ulaşmasıdır. Cihadın çok farklı tanımları yapılır ve o tanımlardan bir tanesi de şudur; “İslâm’la insan arasındaki engeli kaldırmak”. Yoksa asıl olan İslâm coğrafyasının yüz ölçümü olarak genişlemesi değil. Onun için de sahabe nereye giderse gitsin yaptıkları ilk iş insanların yüreklerini İslâm’a ısındırmak, yüreklerini kazanmak ve onlara İslâm’ın güzelliklerini örnek ve model olarak aktarmak oldu. Efendimiz (sav) sahabede böyle bir bilinç uyandırdı. Bu yönüyle onların dünyasında yürek fethinin çok önemli bir yeri vardı.

Mesela Hayber’i hemen hatırlamamız gerekir. Hayber ki o gün Medine’nin karşısında çıbanbaşı olmuş, Yahudilerin Hicaz’da yoğun olarak yaşadığı bir merkez. Orada Efendimiz’e (sav) 20 küsur gün bir türlü fetih nasip olmamıştı. Efendimiz demişti ki “Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki Allah O’nu sever, O’da Allah’ı sever. Allah O’ndan razı, O’da Allah’tan razı. Allah O’nun eliyle fethi nasip edecek”. Herkes Efendimiz’in huzurunda sancağı almak için sıra beklerken Efendimiz, “Ali nerede?” diye sordu. “Gözleri rahatsız” dedikleri zaman, çağırttı. Mübarek ellerini gözlerine sürerek şifa için dua etti. Sonra sancağı Hz. Ali’ye verdi. Hz. Ali sancağı alınca savaş halinin verdiği coşkunlukla orada bir şiir okuyor. “Ben ki Haydar-ı Kerrar’ım, şöyle asarım şöyle keserim…” diye Hz. Ali kendisine özgü bazı şeyler söylediğinde Efendimiz orada diyor ki; “Ey Ali yavaş ol. Bir tek insanın hidayetine vesile olman üzerinde güneşin doğup battığı toprakların hepsinin fethinden daha hayırlıdır”. Sadece bu söz bile fethin ne demek olduğunu bize öğretiyor. Zaten toprağı kazanıp da yüreği kazanmazsanız, orada diktatörlük yapsanız, insanlara zorla İslâm’ı yaşatsanız onun bir anlamı yok. Yani yürek olmadıktan sonra bileğin yapabileceği bir şey yok.

Size göre fethin ön şartları nelerdir? Fiilî, ekonomik, kalbî…

Yürek fethiyle başlayacak bir süreci var bunun. Öncelikle insanlara İslâm’ın ne demek olduğunu anlatmak gerekir. Neyi kazanır İslâm’la, neyi kaybeder ona inanmadığı zaman? Bunları bilmeyen bir insanın İslâm’ın kıymetini de takdir etmesi mümkün değil. Bugün dünya nüfusu içerisinde Müslümanların %20’ye varan bir oranı var. 1 milyar 700 milyon Müslümandan bahsediliyor. Daha biz Müslümanlara bile fetih ruhunu tam olarak anlatamamışız. Bizim dışımızda kalan diğer kesimlere de işin ehemmiyetine dair mesajı tam anlamıyla yansıtamamışız. İslâm’ın o güzel ve dirilten mesajlarını onlara duyursak zaten hemen ardından diğer süreç gelecektir. Yüreklerde başlayan o fetih bir şekilde hayatlara intikal edecek, hayatlardan da toplumun tamamına ve diğer kesimlerine yansıyarak çok daha farklı bir noktaya gelecektir. Tebliğ ve davet dediğimiz şeyin hepimize namaz gibi farz olduğunu unutmamalıyız. Yine sahabenin hayatından öğrendiğimiz bir şey var ki onların tebliğleri dillerinden ziyade hallerindeydi. Halleriyle onlar insanları kazandılar, insanlığa İslâm’ın mesajını ulaştırdılar.

Müslümanların bulunduğu coğrafyalara bakın. Endonezya’ya, Tayland’a, Malezya’ya… Ta oralara hiçbir zaman asker göndermemişiz. Ancak bugün Endonezya’da Müslümanlar %70’leri zorluyor. Malezya’da bu miktar çok daha ileri seviyededir. Tayland’da biraz daha azdır. Uzakdoğu dedikleri o coğrafyalara İslâm nasıl ulaşmış diye baktığımız zaman buralara ticaret için giden Müslüman tüccarların halleri, ahlâkları, ticarî esaslarda takındıkları ilkeler insanlara en güzel tebliğ olmuş. Halimizle kazanmışız oraları. Tebliğ meselesinin temsile ait özelliklerini aklımızdan hiç çıkarmamalıyız.

Sivil toplum kuruluşlarının (STK) kıtalar aşarak yaptığı faaliyetleri birer ön fetih olarak değerlendirebilir miyiz?

Elbette. Günümüz dünyasındaki imkânlar asr-ı saadet dediğimiz miladi 6. asırdaki şartlarla kıyas edilince birebir aynı değil. Şu anda daha güzel fırsatlar var. Şimdi bizim hayır adına attığımız adımlar bir yönüyle o yüreklere ekilecek tohumun da bir neticesidir. Mesela bizim STK’larımızın kurban organizasyonları var. İşte Afrika’nın bilinmedik bir yerine kurban bayramında Türkiye’den ekipler gidiyor ve orada kurbanlar kesiliyor. Belki yirmi, otuz tane büyükbaş hayvandan orada bir miktar insana et dağıtılabiliyor. Ancak meselenin sadece o olmadığını unutmamak lazım. Bizim oraya gitmemiz ve orada yürek coğrafyamızın sınırlarının misak-ı milli ile sınırlı olmadığını anlamamız ve karşımızdaki insanlara anlatmamız, bir hilafet devleti olan Osmanlı’nın bakiyesi olarak, halen o ruhu taşıyan insanlar olarak buradayız sözünü onlara fiili olarak göstermemiz inanın bizim tahayyül edemeyeceğimiz kadar ciddi bir etki oluşturuyor.

STK’ların hayırlı faaliyetleri ileride İslâm ümmetinin birliğine, dirliğine, şahlanışına çok farklı zeminler hazırlayacaktır. Çünkü vahdet dediğiniz hadise sadece sözle olacak bir şey değil. Böyle hayırlı adımlarla kuvvetlendirilmesi gerekiyor. Bugün siz oraya gittiniz yetimhane yaptınız, okul açtınız, cami açtınız… ve orada varlığınızı hissettirdiniz. O insanları unutulmadıklarının farkına vardırdınız. Bunlar geleceğimiz açısından çok önemli şeylerdir. Onun için bu meseleleri uzun vadeli olarak düşünmek lazım ve İslâm ümmetinin birliği adına bu gibi şeyleri önemsemek lazım. Kesinlikle küçümseyemeyiz ve bundan bir şey olmaz gibi bir ümitsizliğe kapılmamalıyız. Bu yapılan iş çok önemli bir iştir ve bugünün cihat noktasındaki imkânları ve vesilelerindendir. Her dönemin cihadı farklı olabilir. Kullanılan malzeme farklı olur. Atılan adım farklı olur. 21. asırda tebliğ yolunda İslâm ümmeti arasındaki birliği, vahdeti sağlamak açısından imkânların kullanılmasında böyle bir alanın da önemli bir gündem olduğunu hiçbir zaman unutamayız.

Bu dönemde niçin fetihler yoktur? Buna ulus devlet anlayışı vb faktörler mi engel oluyor?

Ne yazık ki İslâm ümmeti hilafet dediğimiz siyasi birliğini kaybettikten sonra herkes kendi ırkını, kavmini kendisi için belirlenen sınırlar çerçevesinde koruma gayretine girdi. Osmanlı’nın yıkılışıyla birlikte bizler Batı’nın cetvellerle çizdiği sınırlara mahkûm olduk. Batı giderken hepimizi de birbirimize düşürerek, düşman ederek gitti. Suudi Arabistan’ın Yemen’le; Libya’nın Mısır’la; Cezayir’in Tunus’la problemi vardır. Bizim de yıllardır Suriye ve Irak’la sahte düşmanlık üzerinden sorunlarımız var. Aslında bu biraz da ümmet olma şuurunu kaybetmemizden kaynaklanıyor. Yeniden bir daha ümmet olma şuurunu kazansak ve bizim sınırlarımızın egemenlerin bize çizdikleriyle bir olmadığının farkına varsak; ümmet olmayı ulus olmaya tercih etsek ve hiçbir zaman ulus olmayı yeterli görmesek, böyle bir dayatmayı da kabul etmesek; yüreğimizdeki coğrafi sınırları geniş tutsak, İstanbul ne kadar bizimse Şam’da o kadar bizimdir, bizim için Erzurum’la Kahire’nin, Haleb’in ya da Darfur’un ve Açe’nin bir farkı yoktur diyebilsek; böyle bir şuura ersek işte o zaman seviye kazanmış oluruz.

Batılılar bilinçli bir şekilde bizi buna mahkûm ettiler ve böldüler, parçaladılar. Önce yaralar oluşturdular. Şimdi de o yaraları kaşıyarak bir taraflarda sıkıntıların ortaya çıkmasına ve bu yaraların daha da büyümesine neden oldular. Ümmet şuurunu bir an önce yeniden kazanmamız gerekiyor. “Lâ ilahe illallah Muhammedun Resullullah” diyen insanları eğer bir vücudun azaları gibi görmezsek; parmağımız, kaşımız, gözümüz, ayağımız mesabesinde meseleye yaklaşmazsak daha fazla bölünmeler olacak. Bugün İslâm coğrafyasında en büyük tehlike mezhep savaşlarıdır. Suriye’deki sıkıntının altında yatan şey de o. Bahreyn’de şu anda o sıkıntıyı en üst düzeyde yaşıyoruz. Irak’ta sıklıkla nükseden bir sıkıntıyla baş başayız. Ümmetin içindeki sağduyulu adamların adımlarıyla bu ümmet böyle bir savaşın zeminini büyütmüyor. Ama düşman her zaman o yarayı kaşımak için fırsat kolluyor. Biz hep teyakkuz halinde olmalıyız ve asla yaralarımızı onlara kaşıtmamalıyız. Bazı şeyleri, bazı şeyler oluşana kadar ertelemeliyiz ve sıralamayı iyi tespit ederek ümmet olma şuurunu unutmadan hareket etmeliyiz ki bir zafiyet ortaya çıkıp da var olan parçalanmışlığı daha da derinleştirmesin.

Sizce İslâm tarihindeki en önemli ve büyük fetih hangisidir?

Hudeybiye çok önemlidir. Sahabenin büyük bir kısmının bir yönüyle sıkıntılı olarak değerlendirdiği, hatta Hz. Ömer’i hatırlayın “bu mu fetih?” deyip itiraz noktasına sözü getirdiği yere Kur’ân “büyük fetih” diyor. Hudeybiye barış anlaşmasına kadar Müslüman olanların sayısı ne kadarsa, sağlanan sulh ortamıyla birlikte gelen iki senede on katı daha insan İslâm’la tanışmıştır. Fetih anlayışının ne olduğunu burada daha iyi anlıyoruz. Bir âdemin bir âleme denk olarak görülmesi meselesini çok daha iyi görebiliyoruz. Dolayısıyla en büyük fetih nedir diye bir sorunun cevabı kesinlikle Hudeybiye’dir. Ancak Kur’ân’ın “yevmul furkan” dediği Bedir ve Bedir galibiyetinin sağladığı fetih zeminini de unutmamalıyız. İslâm tarihindeki fetihlerin her biri kendi açısından önemlidir. Ama İslâm tarihinin en büyük fethi hiç şüphesiz Hudeybiye’dir.

Peki, Fetih deyince Genç Adam’ın hangi sahabeyi hatırlaması gerekiyor?

Kesinlikle Musab ibn Umeyr’den kapıyı açması gerekir. Musab ibn Umeyr, Yesrib’leşen coğrafyaları Medine kılan bir davetçidir. Efendimiz (sav) O’nu gencecik yaşta Mekke’den Yesrib’e gönderdiği zaman bir sene içerisinde Musab ibn Umeyr o tatlı diliyle, güler yüzüyle, İslâm’ın özünü anlayan güzel aklıyla Yesrib’de öyle bir davet çalışması başlatmıştı ki orada imanın girmediği ev kalmamıştı. Kaynaklardan öğrendiğimize göre o gün için Yesrib on bin kişiden oluşuyordu. Gidişinin üzerinden bir yıl geçmeden Musab ibn Umeyr yetmiş beş kişiyle (ikisi kadın) Akabe’ye geldi. Efendimiz’in huzuruna çıktığında Efendimiz O’na “Yesrib’de ne var ne yok?” diye sorunca cevabı şu oldu; “Ya Resulullah Yesrib’de imanın girmediği ev kalmadı”. Efendimiz orada Musab ibn Umeyr’e “Sen Musab ibn Umeyr değilsin; Musabül Hayr’sın, Hayırlı Musab’sın. Allah senin elinle desene Yesrib’e hayrı ulaştırmış” dedi. Öyle bir insan ve böyle bir duruş özellikle bu çağın gençlerine çok önemli şeyler söyler.

Genç Adam dediğimiz portrenin (sizin derginizin adı da o, çok da güzel bir isim) karşısına “sahabe” yazabilirsiniz. Çünkü sahabe dediğimiz neslin (birkaç tane elbette yaşları olgun olanlar var) hepsi İslâm’ın ilk günlerinde Efendimiz’den küçüktüler. Efendimizin yaşı kırk, Hz. Ebubekir’in otuz sekiz. Hz. Ali on; Zübeyr bin Avvam on altı; Zeyd bin Harise on altı; Sad bin Ebi Vakkas on yedi; Erkam ibn Ebil Erkam on yedi yaşında. Yaşı yirmi beşin üzerinde olan çok az kimse vardır. İslâm davası gençlerin sırtında yükseldi. Yesrib’in kapılarını imana açanlar da gençti. Esad ibn Zürare yirmi beş yaşlarındaydı. İlk iman eden beş Medineli ise yirmi beşin altındaydı. Başkaları nefsinin, dünyevi hırslarının peşindeyken o Genç Adamlar enerjilerini imanın hizmetine verdiler. Böylece Genç Adamlar olarak bir çağ açacak, bir medeniyet kuracak birikimin temellerini attılar. O yüzden biz Genç Adam der demez aklımıza hemen sahabe gelmeli. Ama aklımıza gelen ilk isim kesinlikle Musab ibn Umeyr olmalı.

Varsa fetih içerikli bir hatıranızı paylaşır mısınız?

Efendimiz (sav) sahabenin hepsinin önlerine fetih noktasında çok önemli işaretler koyuyordu. Efendimiz (sav) rüyalar görüyordu, onlar da hedeflere dönüşüyordu. Fetih meselesindeki en büyük hatıra komşusu olmakla iftihar ettiğimiz Eba Eyub el-Ensari’nin ta buralarda olmasıdır. 92-93 yaşlarında O’nu buraya getiren şey işte o fetih ruhudur. Bugün biz, onların hayatında olan o fethi doğru anladığımız zaman meseleyi daha iyi kavramış olacağız. Yaşadığımız şu topraklar Efendimiz’in (sav) bir rüyasıydı. Kıbrıs için bir rüya gördü, Ümmü Haram anamız 86 yaşında oralara gitti. İstanbul için bir rüya gördü, Eba Eyub el-Ensari 93 yaşında buralara geldi.

Peki, Efendimiz bizim için de bir rüya gördü mü? Yani “biz 21. asırda yaşayan Genç Adamlar olarak Peygamber aleyhissalatu vesselamdan fetih adına ne alabiliriz?” sorusunu sorduğumuz zaman aklımıza çok önemli bir hatıra gelir. O hatıranın üzerinden alalım biz bu mesajı. Hayber sonrası Efendimiz (sav) Medine’ye döndüğü zaman Hz. Fatıma annemizle bir buluşması var. Efendimiz Medine dışına çıkmış ve geri dönmek nasip olmuşsa önce Mescid-i Nebevi’ye uğrar, iki rekât şükür namazı kılar. Ardından hücre-i saadete çekilmeden önce kızı Fatıma’yı görürdü. Hayber sonrası da bunu yaptı. Hz. Fatıma’nın yanına gittiği zaman Fatıma annemiz de günlerdir babasını görmemiş, özlemiş. Efendimiz’in yolculuktan dolayı üstü başı toz halindeyken baba-kız birbirlerine sarılmışlar, ağlamaya başlamışlar. Hz. Fatıma annemiz babasının üzerindeki toz toprağı temizlerken bir taraftan da şunu söylüyor “Baba bitmeyecek mi bu kadar sıkıntı ve acı. Sen hiç bu dünyada rahat yüzü görmeyecek misin?” Efendimiz de duygulanıyor. Hem kendi gözyaşlarını hem de Hz. Fatıma’nın gözlerindeki yaşı siliyor ve orada bir şey söylüyor; “Üzülme kızım. Yakın bir gelecekte Allah, babanın adını yeryüzündeki kıldan tüydün yapılmış her çadıra, kerpiçten kiremitten yapılmış her eve ya izzetle ya zilletle sokacaktır”.

Efendimizin söylediği şey aslında fetih adına bizim dünyamız açısından konmuş bir hedef. Ne demiş oldu Efendimiz? Dünyanın her tarafına O’nun adı, ‘Muhammedun Resulullah’ inşaallah girecek. Ya izzetle ya zilletle… Ne demek bu? Ya isteyerek girecek oranın halkı ya da istemeden teslim olacaklar. Bu olacak. Bunun bizimle alakası ne? Bunu kim yapacak! Biz yapacağız. Bu manada atacağımız adımlar inşaallah Efendimiz’in verdiği bu müjdenin tahakkukuna zemin olacak ve bizler de sorumluluğumuzu yerine getirmiş olacağız.

Son olarak Genç Adam’a “fetih nesli” hakkında neler söylemek istersiniz?

Genç Adam gençliğinin kıymetini çok iyi bilmelidir. Biz, hepimiz imanımızın ve heyecanımızın ilk günkü tazelikte olmasına gayret etmeli ve bizden hizmet bekleyen binlerin, milyonların olduğunu hiç unutmamalıyız. Efendimiz’in (sav) veda haccında sahabeye söylediği sözleri hatırlayalım; “Şahit misiniz size tebliğ ettiğime?” dediğinde “şahidiz” dediler. Efendimiz mübarek elini semaya kaldırdı ve üç kez “şahit ol ya Rabb” dedi. Oradaki o ızdırabı Efendimiz (sav) çok iyi anlamıştı. Allah soracak bunun hesabını.

Onlar görevlerini yerine getirdiler. Nesillerden nesillere şimdi iş bize geldi. Allah korusun bir zafiyet gösterirsek, görevlerimizi yapmazsak ve insanlık imansızlıktan kırılırsa, her geçen gün imansızlık farklı bir biçimde toplum içinde yayılırsa, ahlakî çözülme her geçen gün farklı şekillerde tahribat yaparken biz neme lazımcılığa kapıyı açar da bunları görmezsek yarın Allah’a söyleyeceğimiz hiçbir şey olmaz. Bu davayı bize emanet eden sahabenin ve Efendimiz’in yüzüne bakamayız. 21. asrın teknolojik imkânlarıyla iletişimin daha da kolaylaştığı şu dünyada bizim sorumluluğumuzun çok daha farklı olduğunun bilincinde olmalıyız. Bu aziz dine ne kadar hizmetkâr olursak o kadar izzet kazanırız. Allah o izzeti her daim hepimizin zineti, elbisesi kılsın inşaallah. Âmin.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Mayıs 2013

Sayı: 1

Genç Adam Arşiv