Ağustos 2018 Enes BELADA A- A+
A- A+

Laf Cambazı Sirki

“Yâ mukallibel kulûb, sebbit kalî alâ dînik.”

“Ey kalpleri evirip çeviren, kalbimi dinin üzere sabit kıl.”

Evvel zaman içinde, âtî bugün içinde, ışıklar binek olmuş, kurtlar çoban olmuş, kısmet arşta bekleye dursun cihan sultanı, beyler beyi, başkanlar başkanı bir şah varmış. Öyle bir ülkesi varmış ki Amerikanya’dan Çinya’ya, Sind’ten Hind’e, İslav ülkelerinden İslam ülkelerine, hatta Ay diyarından Merih diyarına kadar topraklara hükmeder, Süleyman Peygamberin cinlerinden gayrısına efendilik edermiş.

Bu şahın bir meclisi varmış. Meclisinde meşveretten gayri karar alınmaz, isabetten gayrısına rastlanmazmış. Bu başarının en önemli adamı da Merih diyarında doğan ilk bebek olan, şahın kendi mührünü verdiği, naip Mecrâhî imiş. Bu ismi ona şah vermiş zira kendisi şahı uzak mecrâlarda temsil eder, bir yerde edepsizlik peyda olacak olsa hemen en hızlı ışığına binip oranın halkına gider ve ilmiyle, belagatiyle, fesahatiyle bir konuşma yapıp durumun zavallılığına ve zilletine halkı ikna edip herkesleri kendisine âşık edermiş.

Günlerden bir gün tamahkâr vezirlerden birisi Mecrâhî’nin şah gözündeki değerini kıskanarak şaha gelmiş. Sonra da alabildiğine cerbezeli, yalaka bir tavırla başlamış konuşmaya.

Vezir:             Ey cihan-penah şahımız, ey devletlümüz, istikrarlı ülkeleri elinde tutan, dünyayı topaç gibi döndüren şahımız. Öncelikle ihsanlarınızla, yüce gönüllülüğünüzle ve mütevazılığınızla bizleri ve halkınızı Allah’ın izniyle ne kadar mesut kıldığınızı söylememe müsaade ediniz. Lakin şunu da söylemeliyim ki sizin sayenizde bizler ne kadar mükemmel bir şaha sahip kutlu bir halk isek de bir üzüntümüz ve hasretimiz vardır.

Şah:    Alicenaplık ediyorsun ey vezirim. Lakin sizin üzüntünüz beni de üzer,  hasretiniz benim de hasretimdir. Ne olur söyleyiniz ve bizi bu meraktan kurtarınız.

Vezir:             Şahlar şahı, Amerikanya’nın ve Merih’in sultanı efendim hazretleri… Üzüntümüz odur ki biz mesut bir halkız amma siz haşmetlimiz bir şah gibi yaşayamazsınız diye üzülürüz ve kederleniriz.

Şah:    Ey benim vezirim benim neyim eksik ki şahlığımı yaşayamıyor muşum? Evvela sizin gibi şükreden muttaki bir halka şah olmak en büyük bahtiyarlığımdır. Saniyen hiçbir şaha nasip olmayan hükümdarlık bana nasip olmuş ve benim sultanlığımdan başka sultanlık hüküm sürmemektedir. Daha Rabbimden ne isterim?

Vezir:             İşte sultanım tam da bu sebepten biz sizin için üzülürüz. Yani sizin her şeyiniz var ama uğraşacak, sultanlara yakışacak hiçbir derdiniz yoktur. Zira naibiniz Mecrâhî sayesinde sizin gitmediğiniz her yerde sıkıntılar giderilir, daha isyanlar başlamadan söner, halk sizin şahlığınızdan daha çok onun büyülü, tesirli sözlerine âşıktır.

Şah:    İyi ama ben Mecrâhî’yi nasıl olur da cezalandırır ve görevinden alırım? Bu ona haksızlık olmaz mı?

Vezir:             Olur mu şahım! Böyle bir şeyi yapmanıza ne hak razı olur ne ben razı olabilirim. Zira o işinde başarılı ve size de sadıktır. Fakat kendisi çok fazla gayret ettiğinden ve tüm mecralarda vazifeli olduğundan çok yorulmaktadır. Bizce öyle gerektir ki kendisine görevlerini sarayınızda yapmasını emir buyurursanız daha az yorulur. Hem böyle bir zâtı yanınızda bulundurarak başka diyarların işlerinden haberiniz olur ve şahlığınızı hissedersiniz. Böylece biz de üzüntü ve kederimizden kurtulup sizin bir ihsanınıza daha nail oluruz.

Vezir sözlerini söyleyip şahın elini eteğini şapur şupur öpüp esfel-i zilletle iki büklüm salondan ayrılmış. Şah başta pek oralı olmamış ama vezirin büyülü sözleri şahın nefsini pek bir okşamış. Nefsiyle baş başa kaldığı her an bu sözler aklına geliyor ve şahlara yakışan hiçbir derdi olmadığını kendi kendine tekrar ediyormuş. Öyle bir gün olmuş ki şah bu derdi dert edinip yataklara düşmüş lakin Mecrâhî’ye bunu yapmak istemiyormuş. Onun hasta olduğunu duyan dünyalar diyarı da üzüntüye gark olmuş. O üzüldükçe halk üzülüyor, halk üzüldükçe şah daha da üzülüyormuş. Mecrâhî de halka şahlarının iyi olacağını söylese de şahı göremeyen halk bir türlü mutlu olamıyormuş. Vaktâ ki şah, vezirin söylediğini yapmadan bu dertten kurtulamayacağını anlamış. Nihayet bir mektup yazarak en hızlı bir ışıkla Mecrâhî’ye göndermiş. Demiş ki:

Ey benim muzaffer ve her ikrama layık naibim Mecrâhî;

Senin görevini layıkıyla yaptığını bildiğimden emin olabilirsin. Lakin sen her işi iyi yaptığından ben şahlığın o leziz tadına bir türlü eremiyorum. Bu hüzün hem beni hem halkımı çözemediğimiz bir derde sürüklemiş bulunuyor. Hem seni dinlendirmek hem de bilginden daha çok yararlanmak mutluluğuna ermek için en hızlı ışıkla hemen yanıma gelmeni emrediyorum.

Mecrâhî mektubu okuyunca şahın durumunu anlamış ama ne yapsın emir böyle. Şahın yanında olursa ona yakından yardım edebileceğini düşünerek emri yerine getirmiş. İlk başta şah biraz iyileştiğinde halk üzüntüsünü atmış, kutlamalar yapılmış, işler yoluna girmeye başlamış. Mecrâhî uzak mecralara gitmese de her işte şahına doğru tavsiyelerde bulunup ülkeyi tekrar istikrara kavuşturmuş. Fakat şahın yaşı iyiden iyiye kemale ermiş. Ahir ömründe vezirinin dediği şahlık lezzetinin merakı içini en haylaz bir fare gibi kemirmeye başlamış. Mecrâhî söz aldığında şah, veziriyle göz göze geliyor ve çaresizce her tavsiyeyi isabetli olduğu için uyguluyormuş. Bu zevke ermenin tek yolunun Mecrâhî’yi yanından uzaklaştırmak olduğunu bilen şah ne yaptıysa nefsini vaz geçirememiş. Ve sonunda Mecrâhî’ye bir açıklama bile yapmadan onu saraydan def etmiş.

Artık her sorunla doğrudan muhatap olan şah, meclisiyle kemal-i lezzetle istişare edip kararlar vermeye başlamış. Fakat artık bu zevk ona yetmiyormuş. Artık meclisi de dinlememeye başlamış. Kendisine tavsiye veren veziri ona vezirlerini değiştirmesi gerektiğini, madem kendisi dünyalar diyarının hükümdarlığını yapıyor öyleyse her mahlûkatın bu mecliste birer temsilcisi bulunması gerektiğini, söylemiş. Şah kendisine hak vermiş. Ve onu baş vezir yapmış. Hem cemadâttan hem nebatâttan hem hayvanâttan hem de insanâttan oluşan bir meclis kuracağını tellallarla Merih’ten Ay’a, Hint’ten Sind’e, bilâd-ı İslam’dan bilâd-ı İslavâ kadar tellallarla duyurmuş. Maymunlardan, kertenkelelerden, çınarlardan ve servilerden, hatta dağlardan ve nehirlerden, rüzgârlardan ve ışıklardan bile birer vezir edinmiş kendisine. Böylece hükmettiği diyarların dertlerini daha iyi çözeceğine inanıyormuş. Lakin daha ilk toplantıda bu mahlûkların ne dediklerini hiç anlamamış. Baş vezir kendisine demiş ki:

“Ey başkanlar başkanı, şahlar şahı; Amerikanya’nın ve Çinya’nın ve Hint’in ve Merih’in ve bilâd-ı İslâv’ın sultanı şahımız; artık size şah demek kâfi gelmez. Bundan sonra siz de uygun görürseniz size Padişah deyiverilsin. Ben de çok çalıştığım cemadat ve nebatat ve hayvanat lisanında sizin müterciminiz oluvereyim. Zira siz istediğinizde olmaz olmazdır efendim.”

Artık nefsinin esiri olan şah vezirin bu söylediklerini derhal kabul edip kendisini padişah-nâm hükümdar, Baş vezirini de mütercim-i âlem-cihân ilan etmiş. Artık mecliste yalnız vezir konuşur olmuş. Her mahlûkun derdini anladığını söyleyip padişaha her dediğini yaptırır olmuş ama bir farkla ki: padişahın her sözüne “evet şevketlüm, evet devletlüm en iyi kararı, en iyi hükmü verdiniz kıymet-penah efendimiz padişahımız” diyerek nefsini tatmin edermiş. Artık padişahın eski adaleti masallarda kalmış, nefsinin esiri, kibirli mi kibirli birisi olan padişahın ülkesinde savaşlar, kıyımların bini bir para olmuş. Ama ne kibirli padişahın bunlardan haberi varmış ne de ihtiraslarıyla devleti bu hale getiren tamahkâr vezir bunları padişaha söylemeye cesaret edebiliyormuş. Artık iş o hâle gelmiş ki halk açlıktan ve sefaletten kırılır olmuş. Ay diyarı dünyadan ayrılıp Merih’e uymaya karar vermiş.

Bir zamanlar cihanlar vezirliği yapan, sultanın mührünü taşıyan naip Mecrâhî, bu olanlara çok üzülüyor ve bir çare arıyormuş. Padişaha dertlerini izah için ulaşamayacağını bildiğinden zevk ve sefa içindeki padişaha bir eğlence davetiyesi göndermiş. Lakin padişahın halkın sefaletini görememesi için sarayda zevkin esiri edildiğini tahmin ettiğinden davetiyeye şunları yazdırmış:

LAF CAMBAZI SİRK’i gururla sunar;

Türlü hayvanata acayip gösteriler yaptırılacak olup padişahlar padişahının bile görmediği bir mahlûk bu gösteride olacaktır.

Bu mektubu alan padişah nasıl olur da görmediği bir mahlûkat olur diyerek meraklanır. Baş vezir her ne kadar dışarı çıkmasının iyi olmayacağını söylese de padişaha mani olamaz ve gün geldiğinde padişah sirk’e vasıl olur. Maymun kılığına giren Mecrâhî, hayvanlara türlü gösterileri yaptırdıktan sonra nihayet gösterinin can alıcı kısmının geldiğini ilan ettirir ve maymun kılığında olduğu halde ortaya çıkar. Padişah da herkes gibi meraktadır. Şöyle birkaç maymunluk yaptıktan sonra sahnenin ortasına gelerek birden insan gibi doğrulup konuşmaya başlar. Herkesin ağzı açık kalmıştır. Nasıl olur da bunu yapabildiğini soran padişaha der ki:

“Ey padişahım; ben nice vakit yaşadım. En başta çamurda yaşayan bir solucan idim. Binlerce sene bu halde bölünüp çoğaldım ve nihayet sürüne sürüne kollarım bacaklarım çıktı. Türlü yılan ve kertenkele cisminde yaşadıktan sonra artık ayaklandım ve maymun cisminde bin yıllar yaşadım. İşte bugün o gündür ki lisanınızı çözdüm ve insan olmaya karar verdim. Ama henüz familyam benim gibi bir saadete erişememiş ve lisanınızı çözememiştir. Lakin eğer isterseniz size maymun dilini öğretebilirim.”

Hayvan dilini yıllarca tercüman vasıtasıyla dinlediğini ve bundan çok sıkıldığını söyleyen padişah teklifi kabul eder. Baş vezir kızarıp bozarmaktadır fakat yapacak bir şeyi kalmamıştır. Padişaha kendi diliyle verdiği ucub/kibir zehri artık hükmedilemez bir zamandadır. Mecrâhî padişahı sahneye davet eder. Kendisini bir maymunla göz göze getireceğini söyleyerek diğer maymunların ürkmemesi için ona bir maymun kostümü giydirir. Sonra bir maymun gibi çömelerek bir iki tur sahnede gezdirir. Bir maymunla göz göze gelmeden önce böyle maymunluklar yapmak lazım geldiğini söyleyerek padişahın utancını giderir. Artık amacına ulaşmak için halkın huzurunda her türlü utanmazlığı yapmaya ikna olan padişahı son birkaç hareketten sonra nihayet baş vezir ile göz göze geleceği bir halde sahnenin ortasına getirir. Ve artık maymun dilini anlayabileceğini söyleyip kendisini konuşmaya davet eder. Ancak padişah sinirlenerek bağırır.

Padişah:         Ben hangi maymunla konuşacağım! Alay mı ediyorsun benimle. Burada ikimizden başka bir maymun yok, görmez misin?

Mecrâhî:        (kostümünü oracıkta çıkarıp) Ben bütün bunları görür ve bilirim ama yazık sana ki cihana hükmettiğini sanırsın da nefsine hükmedemezsin. Tamah vezirini öyle bir hâle çevirmiştir ki yıllardır bitki, hayvan dillerini çevirdiğini söyleyen aşağılık bir yalancı olmuştur. Kibir de seni öyle bir hale çevirmiştir ki bütün bu utanmazlıkları kendi kerametin gibi görürsün. En yakınındaki felaketleri görmeyen gözün, ışıklar uzaklığındaki naibini gördü de kıskandı. Şimdi ne istikrarlı bir ülken kalmıştır ne hükümdarlığın… Zavallı bir maymun olup nefis sirkinde gönlünü eğlendirmektesin.

İşte padişahlar padişahının bile göremediği mahlûk…

İşte nefis sirkinin maymunu…

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ağustos 2018

Sayı: 22

Genç Adam Arşiv