Kasım 2019 Fatih Kemal YEGİN A- A+
A- A+

İran’a Yolculuk

Uzun yol insanın düşünmesine ve tefekkür etmesine yardımcı olur. Kaçak sigara satmaya çalışan insanlar, çantaları para dolu insanların sınırdan geçen turistleri dolandırma çabaları, bu tefekkürün bir parçasıdır aslında. 16 Nisan salı günü Ankara’dan Van’a doğru yola çıktık. İki kişiyiz. İkimiz de acayip bir şekilde hastayız. Halsizlik var, başımız ağrıyor yani sizin anlayacağınız iki yürüyen tabut İran’ a gidiyor. Van’dan Tebriz’e otobüs bileti aldık. Saat 9 da kalkması gereken araç saat 9.30 gibi hareket etti. Otellerdeki yolcularını aldı ve benim anladığım kadarıyla İran’dan buraya getirilen kaçak mazotla beraber sınıra olan yolculuk başladı.

İran’a geçerken kısmi olarak Van’ı da görme şansımız oldu. Sınıra geldik şoförümüz araçtan inmemizi, bizi sınırın diğer tarafında bekleyeceğini söyledi. Tam bir güven ortamı var belki de yok ama korkuyla ümit arasında yaşıyor oluşumuz bize ciddi anlamda bir güç veriyordu. Bu düşüncelerle sınır koridorunda yürürken birden karşı tepede dalgalanan İran bayrağını gördüm ve kendi kendime “üniversiteye başladığım günden beri hayalini kurduğum İran’a yaklaşıyorum herhalde”. Bizim sınırımızda yapılan işlemler gayet modern şartlar altında yapılıyordu.

Pasaport kontrol işlemi bittikten sonra uzun bir koridora geldik. Koridor sonunda herhangi bir vasfa sahip olmayan bir kişi sürekli olarak bize tek sıra olmamızı söyleyip duruyordu. Yalnız kendisini dikkate alan kimsecikler bulunmuyordu. Bu vasıfsız arkadaş kapıların açılmasıyla sınırı geçmek adına koşmaya başladı. Ondan sonra biz bu arkadaşın yaptığı bütün tantanayı kendisini ön saflara geçirmek için olduğunu anladık.

Artık Türkiye topraklarında değildik. İran sınırına gelince ilk hayal kırıklığını yaşadık. İran sınırı birkaç eski barakadan oluşan bir yapıydı. Türkiye sınırında yapılan işlemlerin aynısı tekrarladıktan sonra tam anlamıyla İran topraklarındaydık.

Aracımız bizi bekliyordu. Araca yöneldik. Bu arada para bozdurmak isteyen seyyar dövizciler etrafımızı sardı yalnız biz temkinli gittiğimiz için seyyar dövizcilere kulak asmadık. Araç hareket etti, istikamet Tebriz’di. 3 saat süren bir yolculuktan sonra Tebriz’e ulaştık 3 milyondan fazla bir nüfusa sahip olmasına rağmen şehir şu anda bulunduğundan daha iyi bir halde olabilirdi. İlk gözümüze çarpan şeylerden birisi İran inkılabının sahibi İmam Humeyni’nin resimleri oldu.

Tebriz’e ulaşınca şoför bize ne yapacağımızı sordu. Biz de “sen nereye biz oraya” dedik ve şoförün kaldığı otele doğru yöneldik. Şehrin büyük çoğunluğu Türkçe bildiği için Tebriz’de dil sorunu yaşamadık diyebiliriz. Otelde yaptığımız ufak bir pazarlıktan sonra odamıza yerleştik ve internete ulaşmaya çalıştık ailelerimize hala hayatta olduğumuzu haber verdikten sonra Tebriz çarşısına gitmeye karar verdik.

İran’da her araba taksidir bunu unutmayın. Hangi arabaya el kaldırırsanız sizi gideceğiniz yere ulaştırır, ücreti mukabilinde tabi ki. Üzerinde herhangi bir ifade olmayan sivil bir araç yanımızda durdu ve nereye gideceğimizi sordu. Biz de Tebriz pazarı dedik ve 7000 tümen karşılığında bizi çarşıya götürdü. Tebriz çarşısı çok büyük bir kapalı çarşı onlarca giriş ve çıkışı var kaybolmamak elde değil.

Çarşıdan ayrıldıktan sonraki hedefimiz Şah döneminde yapılmış olan Şah gölüne gitmek oldu. İnkılaptan sonra buranın ismi “El gölü” olarak değiştirilmiş. Burası yapay bir göl aslında. Gölün etrafı ağaçlandırılmış ve güzel bir piknik alanı haline getirilmiş. Türkiye’de alışık olmadığımız bir manzara ile karşılaştık. Çadır kültürü İran’da baya yaygın. Çok büyük parklar var ve bu parklar geceleri bir nevi çadır kentlere dönüşüyor. El gölünden dönerken bir mescit de durduk akşam namazı için. İlk defa Şia mezhebine mensup bir mollayla karşılaştık, namaz sonrası cemaate vaaz ediyordu. Biz akşam namazını kıldıktan sonra cami cemaati ve molla bizle tanışmak istedi herkesle tokalaştıktan sonra molla bizi evine yemeğe çağırdı. Biz otele geçmek zorunda olduğumuzdan bu nazik teklifi reddetmek zorunda kaldık.

Otelde iyi bir dinlenme sürecinden sonra sabah ilk istikametimiz Tebriz sokakları oldu. Sabah namazından sonra Tebriz sokaklarında dolaştık. İnsanların ellerinde sıcak çörekler ve evlerine gitmeye çalışıyorlardı. Otelde kahvaltı yaptıktan sonra istikametimiz Eynalı dağı oldu. Bir yere kadar kendi aracımızla ondan sonra dağ aracıyla Eynalı’ya çıktık. Bütün Tebriz ayaklarımız altındaydı, bol bol resim çektik.

Eynalı’dan sonraki istikametimiz Kendovan denilen bir köye gitmek oldu. Kendovan tam anlamıyla bize sanki Nevşehir’deki peri bacalarındaymışız hissini verdi. Yalnız bizdekinden farkı, insanlar taşların içinde yaşıyorlar evlerin bir kısmını dükkân yapmışlar kendi ürettikleri gıda ve süs eşyalarını satıyorlar. Kalan kısmında ise yaşamlarını devam ettiriyorlar. İran sokaklarında dolaşırken zamanda sanki bir 20 yıl gerideymiş hissi olmasına rağmen gidilmesi ve görülmesi gereken bir yer...

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Kasım 2019

Sayı: 27

Genç Adam Arşiv