Fedakârlık Bekleyen Kudüs
Mayıs 2019 Bekir Talha SAATÇİOĞLU A- A+
A- A+

Fedakârlık Bekleyen Kudüs

Daha önce kaleme aldığım “Ümit içerisinde olduğum Filistin’e umut ile yolculuk” yazımı bilindiği üzere: “Geçtim ama ne yapacaktım. Sadece hayal edin…” şeklinde bitirmiştim. Sizlerin hayallerini karşılar mı ya da yaşadıklarım sadece hayaller de mi kalır bilemiyorum ancak yaşadıklarımın devamı niteliğinde ki bu yazımın sizlere ufuk açmasını temenni ediyorum.

Hayalimi ve hedefimi belirlemiştim. Başıma birçok problem gelse bile Kudüs’e gitmek istiyordum. Nitekim amacıma adım adım ulaşmak için çaba gösteriyordum. Tel Aviv havaalanına indikten sonra çok sıkıntı çekmeden geçişimi yaptım. İçimde büyük bir coşku vardı. Bu nedenle yerimde duramıyordum. Havaalanında, farklı kostümler içinde marşlar söyleyen çocuklar, üzerinde isimlerinin yazılı olduğu pankartlar ile gelecek kişileri bekleyenlerin arasında havaalanından sakin ama endişeli adımlarla dışarıya çıktım.

Kalabalıkların arasında hiç bu kadar yalnız ve çaresiz kaldığımı hatırlamıyorum. Etrafta sakallarını ve faullerini kıvrım kıvrım uzatmış, başlarında her Yahudi’nin kral olarak doğduğu inancını yansıtan, siyon tacını simgeleyen şapkaları ve takım elbiseleri olan insanlar vardı. Bir otobüs bularak onların Jerusalem bizim ise Kudüs dediğimiz şehre gitmek istiyordum. Havaalanının dış taraflarında bir İsrail bayan polis memuru beni durdurdu bir şeyler söyledi. Ona turist olduğumu söyledim. İbranice bilmiyordum ama o ısrarla bana bir şeyler söylüyordu. Dakikalar geçerken anlamadığım halde bayan polis memurunu dinliyordum. Elindeki telsizden anons yapınca endişelendim ve bende ona karşı Arapça bir şeyler söylemeye başladım. Ortam gerilmişti ve birbirimizi anlamadan O bana ben ise ona bağırıyordum. Bu olaydan sonra gidişatın farklı şekilleneceğini düşünürken annemin “Oğlum oralar tehlikelidir gitme” deyişi kulağımda yankılandı ama bir kere çıkmıştık yola.

Seslerimiz birbirimize karşı yükselince etraftaki insanlar bize bakmaya başlamıştı. Arapça konuştuğumu duyan birisi geldi ve bana sorunun ne olduğunu sordu. İki dile de hâkim olan o Müslüman, beni ve polisi yatıştırdı ve bineceğim otobüse kadar götürdü. Ona teşekkür ettikten sonra onun bana söylediği son cümle “Türkiye her zaman bizim arkamızda bize destek oluyor. Benim yaptığım sadece borcumuzun bir kısmını ödemek” dedi. Kucaklaşarak ondan ayrıldım ve servis şeklinde içerisindeki insanların hepsinin hasidik Yahudi olduğu araca bindim.

Tedirgin gözlerle araçta bulunan insanları süzdüm ve yerime oturdum. Hemen yanımda yaşlı bir amca onun yanında da yaşlı bir teyze vardı. Teyze benimle konuşmak istedi ama ben el hareketlerimle ve söylemlerimle onu anlamadığımı ifade ettim. Arkamda oturan geçler teyze ile konuşmaya başladılar. Gençlerin hareketlerinden benim onları anlamadığımı söylüyorlardı sanki. Teyze de onlara tamam dercesine kafa sallıyor ama bana anlatmaya devam ediyordu. Bir süre sonra bende anlıyor gibi teyzeyi dinlemeye hatta anladığımı ifade etmek için kafa sallamaya başlamıştım. Sorduğu sorulara cevap vermediğimi anlayan teyze ile amca yoruldular ve uyudular. Tedirgin olarak bindiğim araçta zaman geçtikçe tedirginlik yerini mutluluğa bırakıyordu.

Artık az kalmıştı yıllarca beklediğim hatta düşlediğim veya eylemler yapıp sloganlar attığım Kudüs’e ulaşacaktım. Daha önce kalacağımız otelin ismini öğrenmiştim. Sora sora Bağdat bulunur mu bilmem ama ben otelimi bulmuştum. Resepsiyon da bulunan kişi ile konuştuğumda buraya Türkiye’den gelen bir kafilenin olmadığını söyledi. Yapacağım başka bir şey yoktu mecburen burada beklemek zorundaydım. Eşyalarımı bir kenara bıraktıktan sonra Mescid-i Aksa’ya nasıl gideceğimi öğrendim. Artık hiçbir kaygım kalmamıştı. Etrafı seyrederek yavaş yavaş yürüyorum mescide. Zannımca karakol olan, kapısında silahlı askerlerin beklediği, her tarafında İsrail bayraklarının olduğu bir binanın önünden geçtim. Tarife göre karşılaştığım surların içerisine girmem gerekiyordu. Tam teçhizatlı olan İsrail askerleri surların girişinde bekliyorlardı. Bölgede dolaşan küçük çocuklara mescide gitmek istediğimi ama girişte askerlerin olduğunu söyledim. Çocuklar çok rahat bir şekilde “hiçbir şey yapamazlar oradan gir” demeleri bana cesaret vermişti. Yürüyüşüm değişmiş, gururlu ve sert bakışlarımla askerlere doğru yürüyordum. Tam yanlarından geçerken beni durdurdular. Kim olduğumu nereye gittiğimi sordular ve pasaport istediler. Biraz önce vakarlı yürüyüşe sahip olan ben kendi mescidime girerken bir İsrail polisinin kontrolüne maruz kaldığımdan dolayı ezildim yerle bir oldum sanki. Kontrolden geçtikten sonra öfkem artmış, ama yapabilecek hiçbir şey bulamıyordum. Yüksek, dar ve uzun sokaklarında yol alırken kafamda binlerce şey dönüyordu. Kalın duvarların üzerinde anlayamadığım Arapça yazılar, yıkık dökük duvarların altında kalarak tozlanmış bir sürü hayat vardı sanki. O dar sokaklarda hayat devam ediyor, çocuklar koşuşturarak oyunlar oynuyor esnaflar dükkânlarında işler yapıyordu. Giderken herkese selam veriyordum. Ben kendimle alakalı hiçbir şey söylemediğim halde verilen cevaplar beni çok mutlu ediyordu. Aleyküm selam turkiyaa…

Herkes halinden çok memnun normal bir hayat sürüyordu. Mescid-i Aksa’nın bahçesine çıkacak kapıya gelmiştim artık. Bahçe tarafında üzerinde polis olduğuna dair hiçbir şey bulunmayan sıradan bir vatandaş gibi gözüken Filistin askeri, dış tarafında ise yeniden kontrolden geçiren İsrail askerleri vardı. Bu kadar acı bir halde girmiştim bahçeye. Bahçede kimsecikler yoktu. Çok sakindi nasıl olsun ki… Kudüs şehrindeki Müslümanlar hariç diğer şehirlerdekiler sadece Cuma namazını burada kılabiliyorlardı. Cuma namazı için farklı şehirlerden gelecekler için de bazı şartlar vardı ki bunların başında elli yaşını aşmak gerekiyordu.

Kudüs Müslümanların ilk kıblesi, Yahudilerin ebedi kıblesi ve hac yapabilecekleri tek mekândır. Hristiyanlara ve Yahudilere göre yeryüzünün en kutsal şehri, İsa’nın çarmıha gerildiği, Meryem’in büyüdüğü, Ağlama duvarının ve Süleyman mabedinin bulunduğu, vaftizci Yahya’nın yaşadığı, Mehdi’nin geleceği şehirdir Kudüs. Kudüs denilince aklımıza ilk gelen rengiyle ihtişam saçan Kubbet-üs Sahra vakur ve büyük bir heybetiyle karşımda duruyordu. İçeriye doğru adımlarımı atarken acizliğimizi ve Müslümanların Aksa için ne kadar fedakârlık yaptığını veya yap(a)madığını düşünüyordum. Etrafı, duvarları ve insanları inceledim namaz kılıp dua etmeden önce. Müslümanların tefekkür etmesini, dersler çıkarıp çalışmasını sağlayacak çok farklı bir atmosferdi orası.

Bu kadar ayrılık yeter mi bilmiyorum ama kafilem ile artık buluşma vakti gelmişti sanki. Otele doğru yol almıştım. Otelin kapısından girip resepsiyonda bulunan kişi ile konuşmaya başlayacaktım ki daha önce görmediğim birisi yanıma gelerek üstelik Türkçe: “sen Bekir değil misin?” sorusu aklımın başına gelmesine hatta beynimin derinliklerinde yankıya neden olan soruyu “Sen nasıl geldin? Buraya gelebileceğine hiç ihtimal vermiyordum.” şeklinde sonlandırdı. Bize eşsiz bir Kudüs tanıtımı yapacak olan rehberimiz olduğunu öğrendiğim bu kişinin, duygularını tam olarak kestiremiyorum ancak aklımdaki sorulara rağmen sorularıyla aydınlatması o an için beni kendime getirmişti.

Yol mu önce gelir yoldaş mı? Konya’dan beraber yola çıktığımız orada da beraber ziyaretler yapıp gezilere katıldığımız oda arkadaşım Muhammed Sevim benim Kudüs hatıralarıma neredeyse aynen ortaktır. Gün içerisinde kafile ile birlikte ziyaretler yapıyor, yatsı namazını Mescid’de kılıyorduk. Namaz sonrası Aksa’nın bahçesinde Filistinli çocuklarla futbol maçı yapıyor daha sonrasında orada tanıştığımız Amer Elhot ve Hamza ile buluşarak Filistin’in iğde kokan havasında muhabbete dalıyorduk saatlerce. Rehberimiz geceleri dışarıda çok dolaşmamızın tehlikeli olabileceğini söylese de sokaklarda bulunan kameralara yakalanmadan surların üzerine çıkmış İsrail karakoluna karşı çayımızı yudumluyorduk. Filistinli ailelerin evlerini yakından görme fırsatı bulduk. Düğünlerine katıldık ikram edilen hurma suyunu içip künefelerini yedik. Çok fazla Filistinli ile tanıştık, konuştuk dertlerini dinledik. Hepsinin ortak olarak söylediği şey aynıydı aslında. Burası Türkiye’nin yani sizin gelip topraklarınıza sahip olacağınız günleri bekliyor. 70 yaşında konuşmalarını zorla anlayabildiğimiz bir amca; bize burayı ilk fetheden Hz Ömer r anh sonrasında Selahaddin Eyyubi buraları fethetti. İkisinin de ortak gayesi Müslümanların kutsalını korumaktı. Buraları fethederek buralara adalet getirdiler. Şimdi burada biz zulüm altındayız burayı fethedecek tek bir kale kaldı. O kaleye sahip çıkın. O kale sağlam olduğu sürece bizde sağlam oluruz dedi gözyaşları ile bizden ayrılırken. Bunları Abdullah Özdal’dan dinlemek bir ayrı zaten.

Kudüs’de bulunuşumuzun son günü Cuma namazını kılmak için Mescid-i Aksa’ya gelmiş Kıble Mescidinde Cuma namazını kılıyorduk. Namaz bitmek üzereydi ki birden mescid’in dört bir tarafına İsrail askerleri tarafından sis ve ses bombaları atılmaya başlanmıştı. Ortalık bir anda karıştı. Ne olduğunu anlayamadan en önde oturan Hamas’lı gençler üzerlerinde bulunan tişörtleri çıkartıp yüzlerini kapattıktan sonra, mescidin içerisine sakladıkları havai fişekleri İsrail askerlerine doğru patlatarak karşılık vermeye başladılar. Hayatımda ilk defa bombalara bu kadar yaklaşmıştım. Hemen yanıma düşen ses bombası yıllarca bu olaya maruz kalan insanların zorluğunu anlamama yardımcı oldu. Olayların içine dâhil olmaya çalıştığımızda Filistinli insanlar size bir zarar gelmesin biz başa çıkarız siz misafirsiniz diye bizi ön saflara almadılar. Olay sonucunda bir şehit, yaralılar ve bu olaya seyirci kalan birçok Müslüman vardı…

Hep böyle mi şekillenecekti. Sürekli televizyonun karşısında Filistin’de yaşanan olayları izleyip sadece seyirci mi kalacaktık. Buna bir çözüm sunulması gerekmez mi? Ya da acaba şimdiye kadar sunulan çözümler yetersiz mi kaldı?

Biterken…

Sanki salıversek hıçkırıklara boğulacak bir yaramız var ortada. Konuşmadığımızda, unutup üzerini sardığımızda acısının geçtiğini düşündüğümüz ama sessizlik içinde çığlık atan bir yara bu. İlah-i adalet huzurunda davacı olacak bir yara. Gün geçtikçe Filistin’in toprak kaybedip, İsrail’in haritasını genişletmesine bağışıklık kazanılacak kadar büyük bir yara. Her şey unutulur belki. Bombalara karşı taş atan okul çağındaki çocuklar unutulur. Şehit veren gözü yaşlı anneler unutulur. Uğrunda geçen zaman, giden para ve canlar unutulur. Ama asla Kudüs davası unutulmaz!

Gelin, bir şeylerden fedakârlık yapalım. Belki az uyuyalım, az konuşalım belki de çok çalışıp çok koşturalım bilemem ama fedakârlık yapalım.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Mayıs 2019

Sayı: 25

Genç Adam Arşiv