Kasım 2015 Fatih Muhammed ÇAKMAK A- A+
A- A+

Batılı’nın Orta Doğu’ya Bakış Açısını Deşifre Etmek

Batı/lı Ortadoğu’yu nasıl bilir? Buraya ne gözle bakar? Hemen ifade etmek gerekirse Batı, hem sosyo-kültürel hayat bakımından hem coğrafi açıdan hem de ‘öteki’ dediği ile bir arada yaşama tecrübesi bağlamında Ortadoğu’yu ‘iyi’ bilir. Fitne ve zulüm sevdalısı bir Batılı düşünüldüğünde ise ‘kötü’ bileni de vardır. Buna bağlı olarak Ortadoğu’ya bakış da aynı şekilde çift kutupludur: bir taraf doğduğu topraklarda ayrıştırıcı olmaktan uzakken bir taraf zulme ve adaletsizliğe meyillidir.

Ortadoğu topraklarında yaşamayan Batılılar için de biliş ve bakış yine benzer bir şekilde çift kutupludur. Ek olarak bir tarafta tarih boyunca devam eden ilişkilerde bölge halkını barbar/insan dışı görme ve dolayısıyla da demokrasi ile özgürlük getirme gerekçesi ile her türlü zulmü bu insanlara mubah görme eğilimi hâkimken; diğer yanda Ortadoğu halklarına bu zulmü reva görenlere karşı sesini yükselten, zulme uğrayan mazlumların yanında saf tutan Batılılar vardır.

‘Batı’ ve ‘Ortadoğu’ nitelemelerini konuşmalıyız. Neye göre Batı, kime göre Ortadoğu? Şark neresi, Garp neresi? Doğu-Batı ikilemi nereden çıkmıştır? Medeniyet bağlamında baktığımızda yön ifade eden böyle bir ayırım yapılamaz. Zira medeniyet mekansızdır. Hatta bir millete de mal edilemez. Çünkü medeniyet bir birikim sonucu ortaya çıkar. İnsanlığın ortak mirasıdır. Bu ortak mirastan yararlanarak kendi rengi, kendi mayası ile edebiyat, düşünce, sanat ve yine bunların etkisiyle geliştirilen teknik özgünlüğü yakalayan toplumlar bir medeniyet ortaya koyarlar.

Müslümanlar metot ve temel olarak Kur’an ve sünnet ölçülerini esas alarak özgün bir medeniyeti meydana getirmişlerdir. Bu medeniyet de Arap yarımadasından Avrupa’ya ve Asya’ya kadar uzanmıştır. Medeniyet bağlamında Batı ise, dünyanın en doğusundan batısına, en kuzeyinden güneyine kadar uzanan; pagan ve hıristiyan kültürü etrafında şekillenmiş, daha sonra Rönesans ve Reform hareketleriyle ortaya konulan tecrübenin genel adı olmuştur. Zihinsel, sosyal ve ekonomik algı ile eğilimleri itibariyle zıt kutuplar olarak görülen Amerika, Rusya, hatta Çin bu çatı altında yer almaktadır.

Batı medeniyetinin mahiyeti de ayrıca tartışma konusudur ve mutlak anlamda bir medeniyet sayılıp sayılamayacağı henüz açıklığa kavuşmamıştır. Fakat tarihi süreç içerisinde yaşanan bu hareketlenmelerin etkisi hemen her coğrafyayı yakından etkilemiştir. İbrahim Kalın’ın ifadesi ile Batı dediğimiz şey, artık Londra yahut New York sokaklarıyla sınırlı değildir. Batıyı İstanbul sokaklarında, Tahran caddelerinde, Delhi meydanlarında, Tokyo metrosunda da görmek mümkündür.

Doğu-Batı şeklinde bir ayırımı sömürge paylaşımını kolaylaştırmak adına ilk olarak emperyal/sömürgeci devletler yapmıştır. Belirleyici olan irade sömürgeci iradedir. Güneşin doğduğu yön doğu, battığı yön batıdır, demek gibi masum bir yön tayini değildir bu tayin. Haksızlık, zulüm, kargaşa, savaşlar doğurmuştur. “Batılı” iyi yaşamayı, zenginlik ve refahı hak eden medeni toplum ailesinin bir parçası iken “doğulu” ise ilaç ve silah deneylerinde kobay olarak kullanılan, insan yerine dahi konulmayan, en rezil hayat şartlarında yaşamak zorunda bırakılan bir varlığa dönüştürülmüştür.

Küresel ölçekte yön tayin eden egemen güçler için en yalın ifade ile durum böyleyken yukarıda zikrettiğimiz üzere her türlü algı ve yönlendirmelere rağmen fıtrattan gelen insanlık damarını diri tutanlar Avrupa ve muhtelif köşelerde varlıklarını sürdürmektedir. Bugün Batının vicdanını bu insanlar temsil etmektedir. Bu bakımdan birinci grupta yer alan Batılılar için Ortadoğu sömürü ve kirli emeller merkezidir. İkinci grup içinse kirli emellerin ortadan kalkması adına insan hakları mücadelesi verilen bir yerdir. Kavramsal çerçevenin dışında genel olarak Batının Ortadoğu’ya ve Müslümanlara bakışı irdelendiğinde Batılıların bilinçaltında Martin Luther’in düşüncelerinin esintileri ve Viyana kuşatmasının etkileri bulunmaktadır.

Luther zamanından bugüne çizilen Müslüman imajı sorunludur. Luther’e göre Müslümanlık Türklerin dinidir ve bir Müslüman bir Türk’e eş değerdir. İslamiyet’i; yahudilik, hıristiyanlık ve diğer dinlerden alınan öğretilerden oluşan sapık bir din olarak görür. Türkler ise savaşçı, acımasız ve barbar bir millettir. Bu anlayışa göre şekillenen Müslümanlık algısı Batı toplumlarında hem Müslümanlara yönelik hem de Ortadoğu özelinde bölge halkına dair kötü bir imajın beslenmesine yol açmıştır. Bu algıya göre şekillenen düşünce yapısından “oryantalizm/şarkiyatçılık” doğmuştur. İslam ve Müslümanlıkta eksiklik, hata, yanlış arama çabaları böyle bir kavramsal çerçevede akademik zemine taşınmıştır. Kelime olarak “İslam korkusu” anlamına gelen “İslamofobi” aynı şekilde planlı bir halde yürürlüğe konarak Batı toplumlarında travmatik bir vakıaya dönüştürülmüştür. Bu algıya hizmet eden olaylarda seçilen aktörler ve oluşturulan örgütler Ortadoğu ülkelerinde yaşayanlardan seçilmiştir. Böylelikle Batı ile Ortadoğu arasına aşılmaz bir duvar örülmüştür.

Viyana kuşatmaları; ilki 1529’da, ikincisi 1683’te gerçekleşen fetih hareketi Avrupa’da ciddi bir tedirginliğe yol açmıştır. Osmanlı Devleti bir yandan fetih politikası gereği hareket etmiş diğer yandan da Avusturya’nın hıristiyanlığın farklı mezheplerine yönelik haksızlıklarını engellemeye çalışmıştır. Bu iki kuşatmayla, Avrupa’da İslam’ın hâkim olacağı korkusu yaşanmıştır. İkinci kuşatmada Müslümanların başarısız olması üzerine ise cihana hükmeden Osmanlı’nın da yenilebileceği düşüncesi ile ve Avrupa’da Osmanlı hâkimiyetinin söz konusu olabileceği ihtimaline ilişkin yaklaşık bir asır sonra “Kutsal İttifak” denen Haçlı birliği oluşturulmuştur. Dolayısıyla Müslüman algısı Türkler üzerinden şekillenen Batı toplumlarında İslam’a ilişkin bakış; yanlış algı, korku, egemenlik mücadelesi ve endişeye dayalıdır diyebiliriz.
Bu algı salt bir bölgesel bakış değil; Ortaçağ’dan itibaren oluşan Müslüman imajı üzerine bina edilmiştir. Etkileri kan, gözyaşı, haksızlık ve zulüm olarak devam etmektedir. Bugün hapishane edebiyatının Ortadoğu’da hızla yükselişi, kıyıya vuran bebek cesetleri bu etkinin sadece birkaç yansımasıdır. Adaletin hüküm sürdüğü günler Doğu-Batı ayrışmasının en aza indiği günler olarak tarihe geçmiştir. Kudüs’ün yeniden fethi genel anlamda yeryüzündeki adaletsizliğin, özelde ise Ortadoğu-Batı ayrışmasının ortadan kalkması için kilit rol oynamaktadır. Hırsız elbette suçludur; kabahatlidir; ancak Doğu-Batı ikileminin sorunlu bir hal almasında ev sahiplerinin iki yüzyıllık asli görevlerini terk etmelerinin daha etkili olduğu bir başka gerçekliktir.

İleri Okuma İçin Kitap Önerileri

  • İbrahim KALIN - İslam ve Batı
  • John L. ESPOSITO, İbrahim KALIN - İslamofobi
  • Bernard LEWIS - Ortadoğu
  • Bernard LEWIS, Ortadoğu: Hıristiyanlığın Doğuşundan Günümüze 2000 Yıllık Tarihi
  • Bernard LEWIS, Çatışan Kültürler - Keşifler Çağında Hıristiyanlar, Müslümanlar, Yahudiler
  • Edward SAİD, Oryantalizm
  • Mehmet ÖZDEMİR, Endülüs Müslümanları
  • Roger GARAUDY, Endülüs’te İslam
  • Mahir KAYNAK, Yeni Ortadoğu Haritası

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Kasım 2015

Sayı: 11

Genç Adam Arşiv